Pelin Esmer: “Yaptığımız Her Filmin Bir Köşesine Bizi Andıran Şeyler Yerleşir”

Pelin Esmer: “Yaptığımız Her Filmin Bir Köşesine Bizi Andıran Şeyler Yerleşir”

Share Button

Sinemaya tür olarak belgesel ile adım atmış bir yönetmen olarak, İşe Yarar Bir Şey’e (2017) kadar geçen süreçte sinema dilinizde ne gibi değişiklikler olduğunu söyleyebilirsiniz? Gerçeklikten kurmacaya geçerken neler değişti?

Benim için belgeselle kurmaca arasındaki temel fark oyuncu yönetimiyle ilgili. Bir de prodüksiyonları farklı tabii. Belgeselde oyuncu yönetimi yok; karakterini iyi tanıyıp onunla kurduğun özel ilişki çerçevesinde onun hayatına misafir olma durumu var, o seni hayatına dahil ettiği kadar… Orada karakterle yönetmen göz hizasında. Yönetmenin hem gözleyen hem de gözlenen durumunda olduğu bir ortam var. Karakterle kurduğu ilişki sebebiyle yönetmeni sürece daha çok dahil eden bir türdür belgesel. Kurmacaya gelince, hayal ettiğin bir karakteri hayal ettiğine en yakın şekilde canlandırması için bir oyuncuyu o karaktere doğru itiyorsun. Orada da oyuncuyu tanımak, onun kendinden o karaktere getirebileceği şeyleri önceden sezmek de çok önemli; ama bu bonus, şart değil. Kurmacada belgeseldeki gibi bir göz hizası durumu yok. Oyuncuyu ve kurduğun dünyayı az öteden izlemek durumundasın.

İşe Yarar Bir Şey; duygu ve zaaflara, içsel ve bireysel olana eğilirken, öte yandan 11’e 10 Kala’da (2009) ve Gözetleme Kulesi’nde (2012) olduğu gibi bir “savaşı” bu filmde de yine birden fazla kişi sırtlanıyor. Karakter odaklı sinemanızda, tesadüfler ve kesişen hayatlar nasıl bir yer tutuyor?

Tesadüfler bazen hayatta olduğu kadar var, bazen hayatta olmasa da. Kurmacanın heyecanlı tarafı, bazen hayatta olmasını hayal etmekte zorlanacağımız bazı tesadüfleri kurduğunuz hayat içinde var etmek. Bir anlamda “velev ki” demek benim için kurmaca. Canan, Leyla ve Yavuz’u bir araya getirmek gibi. Gerçek hayatta olması imkânsız olmasa da belki her gün karşılaşmayacağımız bazı durumları hayal edip o birlikteliğin ve tesadüfün peşinden gitmek…

İşe Yarar Bir Şey’in şiirsel gerçekçiliğinde önemli bir yer tutan tren yolculuğu fikrinin mümkün kıldığı anlatı tekniği, senaryoyu birlikte yazdığınız Barış Bıçakçı’nın üslubu ile de mecazen eşleşiyor. Nasıl ortaya çıktı tren yolculuğu fikri?

Trenin içinden dışarıda akıp giden hayata göz atmak yazmak istediğimiz senaryoya çok uygundu. Biz dururken de hareket eden bir yer tren. Gözümüzün önünden hayat parçacıklarının aktığı bir ortam. Yolları sevenler için, hele de bir şair için çok cazip bir mekân. Dolayısıyla hem bir sinemacıyı hem de bir edebiyatçıyı benzer ve farklı sebeplerle heyecanlandırabilecek bir araç.

Sinemada şiirsel gerçekçilik deyince sizin için öne çıkan filmler ve yönetmenler hangileri?

Tarkovski’nin Ayna’sı (Zerkalo, 1975), Bergman’ın Yaban Çilekleri (Smultronstället, 1957), Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün’ü (Mia aioniotita kai mia mera, 1998), Chang-dong Lee’nin Şiir’i (Shi, 2010) ve daha niceleri…

Gözetleme Kulesi’nde ağırlıkla uçsuz bucaksız bir doğada çekim yaparken İşe Yarar Bir Şey’de bir trende kısıtlı kalmak nasıl bir deneyimdi?

Uçsuz bucaksızlık duygusunu daracık bir alanda da hissettirebilmek mümkün olduğu için sinemayı bu kadar seviyorum. Trenin içi dar, yolcular oraya sıkışmış; ama tren camının arkasından baktığınız an sanki çerçevesi olmayan, akışkan, sürekli değişen bir resme bakıp çok geniş bir duyguya kapılabilirsiniz.

Bu filmde gerek Öykü Karayel’in canlandırdığı Canan karakteri, gerekse trendeki yan karakterler üzerinden yakalanan kaliteli bir komedi oyunculuğu da var diyebilir miyiz?

Hem Canan’ı hem de diğer karakterleri yazarken yer yer çok neşelendik. Bazı hareketlerine, söylediklerine çok güldük. İstanbul Film Festivali’nde ilk kez seyirciyle izlediğimde seyircinin bizimle aynı yerlerde güldüğü görmek mutlu etti, “Seyirciyle bir şekilde bir iletişim kurabildik demek,” dedim.

Başak Köklükaya’nın hayat verdiği Leyla ile Pelin Esmer’in ortak noktaları var mıdır?

Vardır elbet. Yaptığımız her filmin bir köşesine bizi andıran bazı şeyler yerleşir. Ama henüz bir otobiyografi çekmedim. Onun en güzelini Agnès Varda yaptı, Agnès’in Plajları’yla (Les plages d’Agnès, 2008)…

İşe Yarar Bir Şey’de lirizmin de ön plana çıktığı fikrine katılır mısınız?

İşe Yarar Bir Şey’in lirik bir film olduğunu düşünmüyorum. Lirizmde acı vardır, gözyaşı vardır, sızı vardır… Duygular çok daha coşkulu ve dramatik şekilde dışarıya aktarılır. Bu filmde bunlar yok. Ben olsam lirik film değil; şiiri andıran bir film derdim.

Not: Bu söyleşi ilk defa Rabarba Şenlik sinema dergisinin Kasım 2017 tarihli, 9. sayısında yayımlanmıştır.

,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir