Serdar Kökçeoğlu: “Belgesel yapın, ama kendi belgeselinizi yapın’’

Serdar Kökçeoğlu: “Belgesel yapın, ama kendi belgeselinizi yapın’’

Share Button

Mimaroğlu (2020) son yıllarda izlediğim en özgün belgesellerden biri. Hayatın karmaşıklığını inkar edip mükemmelliğin saflığına kaptırmamış kendini. Yani hakiki biyografi yazarının yapması gereken işi yapmış. Bizde biyografi yazarlığı hep kötü yapılan bir şeydir. İster kurmaca olsun, ister belgesel ya da düzyazı yahut yıldönümü anması, genelde yapılan, anlatılan kişiyi putlaştırmaktır. Mükemmelliği dayatıp insanî kusura tahammül edemiyoruz. Bir put yaratıp ona katî iman bekliyoruz. Sağcı, solcu, muhafazakar, devrimci hiç fark etmez, istisnalar dışında hep yapılan şey budur. İnsanî zaaflar, kusurlar, hatalar hasıraltı edilir. Ölünün arkasından kötü konuşulmaz, denir.

Bu yüzden şahsen biyografik filmlerin yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü başta ailesi olmak üzere takipçileri ve sevenleri hayali biri yarattıkları için kafalarında, ne anlatsan olmuyor, o putu bir kez de senin yapman bekleniyor. İşte Mimaroğlu, bu yüzden güzel ve örnek bir iş. Yönetmen, İlhan Mimaroğlu’nun büyüsüne kapılıp gitmemiş, farklı bakış açılarını filme dahil etmiş, çelişkilerini, kusurlarını, zaaflarını en az ulvî özellikleri kadar anlatmış. Kol kırılsın yen içinde kalsın denmemiş. Hal böyle olunca ortaya gerçek bir biyografik anlatı çıkmış. Mimaroğlu’nu özgün kılan bir diğer nokta da onun estetik başkalığı. Klasik belgesel anlatıcılığına kurban edilmemiş metin. Konuşan kafalar, uzun uzun, baygın bir ses tonuyla metin okuyan bir dış ses ve kötü canlandırmalar yok. Mimaroğlu’nun yapıtlarıyla uyumlu bir film var karşımızda. Sakin, ne yaptığını bilen, kendine güvenen bir anlatı var.

Filmin yönetmeni Serdar Kökçeoğlu ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Film güzel olunca konuşacak çok şey oluyor. Elbette konuştuğumuz her şeyi yazıya dökemedik ve birçok şeyi de konuşamadık. Üzerine daha çok konuşulması gereken bir film olduğunu düşündüğüm Mimaroğlu’nun MUBİ’de yayınlanıyor olması da sevindirici. Tüm film ekibini kutluyor, keyifli okumalar ve izlemeler diliyorum.   

Kimdir İlhan Mimaroğlu?

Bir müzik, görsel sanatlar ve yazı insanı. Ama önce müzik geliyor tabii. O da kendi içinde birkaç bölüme ayrılıyor. Öncelikle bir müzik tarihçisi. Memleketin ilk elektronik müzik ve jazz kitaplarını yazmış. Çok erken kitaplar bunlar. Zamanının ve de Ankara’nın önemli sanat buluşmalarından Helikon Derneği bünyesinde bulunmuş. 50’lerde radyocu ve müzik eleştirmeni. 59 yılında önce kendi New York’a yerleşiyor, ardından hayat arkadaşı Güngör Mimaroğlu.

İlhan Bey elektronik müzik henüz kocaman aletlerden binbir uğraşla çıkan bir ses, hayal gücünü zorlayan yeni bir imkân iken elektronik müzik stüdyosunda görev alıyor. 60’ların başındaki besteleri türün ilk örnekleri arasında.

Zamanla aslında ilk göz ağrısı olan jazza dönüyor ve Charles Mingus gibi çalışması zor, zihni açık müzisyenlerin efsanevi prodüktörü oluyor. Zamanla müzikten kısmen uzaklaşıyor, arka sokaklarda çekimler yapıyor, sokak sanatı fotoğrafları çekiyor ama müzikal üretimi çoktan Zappa, Fellini gibi isimleri etkilemiş. Fellini onun bir müziğini Satyrcon filminde kullanıyor. Fellini benzersiz, dünya dışı bir atmosfer kurmak için İlhan Bey’in müziğine başvuruyor.

Özetle bu topraklardan çıkıp dünya müziği üzerinde en çok etkili olmuş isimlerden biri. Gerçek bir avangard. Hayata ve sanata bakışı, sanatsal üretimi hepsi çok uyumlu. Hayat arkadaşı Güngör Mimaroğlu ise daima onun yanında, ilham kaynağı, ama o da eşsiz bir hayat sürüyor Amerika’da son derece insancıl bir aktivist olarak. İlhan Bey’in müziğinin politik açıdan radikalleşmesinde son derece önemli bir yeri var. Çok bilinmiyor, bunu filmde öne çıkardık.

Geçen yıl Beşir Ayvazoğlu’nun Fikret biyografisini okurken şöyle düşündüm: Bir yazar, merak ettiği için mi birinin hayatını anlatmak ister yoksa zamanla elinde o kadar malzeme birikir ki ben bunu herkese anlatmalıyım mı der?

Benim elim boştu, galiba öncelikle merak ettim. O yaşam deneyimine, hikayelere yaklaşmak istedim. Malzemeyi bulmak, keşfetmek, toparlamak istedim. Mimaroğlu eşyalarına dokunmak istedim. Şanslıydım Güngör Hanım’ın oğlu Rüstem Bey de benimle elindekileri paylaştı.

Buralardan, bu kültürden bir avangard çıkması fikri beni dürttü. Anlamaya çalıştım. Tabii temelinde benim işitsel serüvenlere olan, eskilere dayanan bir ilgim var. Bana ilham verdiler hem İlhan Bey hem de Güngör Hanım. Ben de ilham vermek istedim. Umut vermek istedim şu garip zamanlarda.

Yeniyi düşünmek, aramak, keşfetmek ve paylaşmak güzeldir. Mimaroğlu belgeseli yeni olanı arayışın ve bu sürecin zevkleri ve sıkıntıları üzerine. 20. yüzyılın ikinci yarısındaki devrimci ruhun çok yönlü bir incelemesi denebilir belki. Hayatları eksiksiz anlatamazsınız, oradan hikayeler seçer ve ortaya koyarsınız. Ben de İlhan Bey’in etkileyici ve elektrikli müzik mücadelesini ve Güngör Hanım’ın başka bir ülkede yeniden doğuşunu anlatmak istedim.

Mimaroğlu biçimsel olarak da farklı bir belgesel. Bu açıdan Türk sineması için de yenilikçi denebilecek bir tarzı var. Belgeselin tarzı nasıl çıktı ortaya?

Film yapmayı kafama koyduğumda kendi yönümü, dilimi bulmaya da karar verdim. Kaybedecek bir şeyim yoktu. Bu yaştan sonra ne güvenli bir kariyer ne de ödüller peşindeyim. Sinema yazarı ve araştırmacı ruhumu asla geride bırakmadım, zaten terk etmez bence insanı. Film çekerken de yanımdaydı. Yeni şeyler yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle bir yenilikçinin bir avangardın belgeselini yaparken loş yollara girme fırsatını kaçırmak istemedim. Yıllardır “sinemacılar risk almıyor, güvenli yollardan gidiyor”, der dururum. Kendim aynı hataya düşmek istemiyorum. Sinemayı seviyorum, neredeyse müzik kadar. Sinemaya bir borcum varsa, bunu yenilikçi şeyler yaparak ödeyebilirim. Öte yandan bu iş kurmaca çekerken bir parça daha zor. Orada ödül getiren güvenli yollardan sapmak, ‘yoldan çıkmak’ o kadar kolay değil. Ben bilerek ve isteyerek yoldan çıktım ama Mimaroğlu’nun arkasında müthiş bir ekip var, her karar saatlerce tartışılmıştır.

Bu “yenilikçi şeyler” meselesini biraz açalım istiyorum. Sizin için anlatılan hikaye kadar onun nasıl anlatıldığı da önemli zannediyorum. Özellikle Mimaroğlu’nda bu daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Belgeseli izledikten sonra sanki Mimaroğlu başka bir şekilde de anlatılamazmış gibi geldi bana. Ne dersiniz?

Filme dair en sevdiğim yorumlar; filmi Mimaroğlu’nun ruhuna ve müziğine yakın bulanlar. Mimaroğlu’nu yaptığımız üç yıllık süreçte yüzlerce müzik belgeseli izlemişimdir. Gerçekten etkilendiğim çok çok az iş oldu ama klasik olanlarından da çok şey öğrendim. Mesela besteci John Cage üzerine sayısız belgesel var, içlerinde önemli arşiv belgeleri ve bilgiler var ama bunların sadece müzik tarihi açısından bir değeri var. Ben hem müzik hem sinema, belki hem çağdaş sanat açısından kıymetli olabilecek bir şey yapmak istedim. Bu nedenle farklı alanların sahip çıktığı bir belgesel oldu. Film festivallerine de, müzik derslerine de, çağdaş sanat konuşmalarına da konu oluyor.

Yani hem çifti anlatma hem de sinema yapma derdim vardı ve İlhan Bey ile Güngör Hanım’ın yenilikçi, cesur tavırları benim de yeni şeyler deneyebilmemi sağladı. Belgeselin iki türlü ilham verici olmasını isterdim: İlki film ve müzik alanında çalışanların inatla, usanmadan yeni şeyler denemeleri için. Özellikle müzik alanında bitmeyen bir 20. yüzyıl nostaljisi var. Çok sevdiğim düşünür Mark Fisher bunu çok kez inceledi.

Bir yandan da biyografi çalışanlara ilham vermesini isterim tabii. Altyazı dergisi belgeselin biyografi türüne olan farklı yaklaşımını da önemsemişti. Bir hayatı ve hayatları anlatırken, farklı bakış açılarıyla, bilinmeyeni, anlatılamayanı da dışarıda bırakmadan, izleyiciye düşünme alanı bırakarak anlatmak gerek.

Belgesel görüntüden ziyade sese odaklanıyor. Filmin büyüleyici bir ses kuşağı var. Bu ses kuşağının inşasında Mimaroğlu’nun besteleri ne kadar etkili oldu?

Ses ve müzik, en az görsellik kadar önemsediğim bir konu. Özellikle ses dışarıdan, pek de üzerime vazife olmadan devamlı araştırdığım ve düşündüğüm bir konu. Bu konuda filmin danışmanı, çok eski arkadaşım Murat Güneş’in evinde biriken elektronik müziği ve ses sanatına yoğunlaşan kütüphanesinin de müdavimiyim. Akademi dışında bu işlere kafa yoran azdır herhalde. “Mimaroğlu filminin akademiden gelmemesi ilginç” denmişti projenin ilk zamanlarında. Ben biraz otodidakt bir yol izledim, filmin öncesinde “Ses Kitabı” diye bir dizi müzik albümünün küratörlüğünü üstlendim. Memleketin en serüvenci plak şirketlerinden Müzik Hayvanı’ndan minik bir albüm çıkardım. Şimdi de metinlerimle konuk olacağım bir müzik projesinin hazırlığı içindeyim. Konuşmalı, hayli geveze bir ‘tekno’ albümü.

Sinemada seslerin bizde genellikle dışarıda bırakıldığını, müziğin ise yanlış kullanıldığını düşünüyorum. Mimaroğlu’nun seslerinde benim kadar kurgucu Eytan İpeker’in de katkısı var. Berlin’de kurgu yaptığımız evin komşularıyla tanışma imkanım olmadı ama muhtemelen bizi müzisyen sanmışlardır. Ulaşabildiğimiz müzikleri defalarca, farklı ortamlarda dinledik. Filmde esprili bir yeri olan Mozart bestesi ve finaldeki Grup Ses’in Mimar bestesi dışında sadece Mimaroğlu dinliyoruz. Ama pek çok yerde müzikler ses tasarımıyla iç içe.

İzleyeni içine alan, ama onu kaybetmeyen ve bir düşünce alanına çeken, biraz ‘’hipnotize edici’’ bir film yapma arzum vardı. Burada Jonas Mekas’dan Grant Gee’ye onlarca yönetmene selam olsun. Ana yapımcı Dilek Aydın’la bunu çok tartıştık ama konuşmayıp göstermek gerekiyordu, bu açıdan ilk 10 dakikayı kurgulayıp Dilek, Esin ve Buse ile, harika yapım ekibimle üzerine tartıştık. Herkes durumdan memnun kalınca kurgucu Eytan İpeker ile uçuşa geçtik. Filmin kendi dünyasını yaratması için eski film parçaları kadar müzik ve sesler de bize yardımcı oldu.

Klasik belgesellerde özellikle portre, biyografi anlatımlarında  görmeye alışık olduğumuz röportajlar, canlandırmalar Mimaroğlu’nda kullanılmamış. Röportajlar var ama ses olarak duyuyoruz sadece. Bu tarza nasıl karar verdiniz?

Bu tercih kendime koyduğum bir kural ve hatta sert bir engeldi. Üstelik bu kararı aldığımda henüz arşiv de önümüzde değildi. Riskli bir karardı hatta Dilek yaratıcı tercihime saygı duydu ama özellikle Amerika’da röportajları çekmemizi istedi. Küçük bir tartışma konusudur aramızda ama ben iyi ki inat edip sadece sesleri kullanmışım diyorum, iyi ki Dilek de röportajları çekmiş çünkü şimdi onları arşiv sitemizde fotoğraf olarak kullanacağız.

Kadınlardan oluşan yapım ekibimle yaptığım tartışmalar inanılmaz önemliydi. Sete gelip yumruğunu masaya koyan, estiren, kimseyi dinlemeyen tanrı-yönetmen anlayışını sevmiyorum. Özellikle yeni, orijinal bir şey yapmak istiyorsanız bol bol tartışacaksınız. Sinema karmaşık duygular kadar bir düşünce işi.

Hayat izin verirse, sinemayı karıştırmaya devam edeceğim. Erling Kagge’nin nefis Gürültü Çağında Sessizlik kitabını okuyorum. Çok şey borçlu olduğum John Cage’den bir alıntı yapmış: Debussy dermiş ki; ‘’Var olan bütün tonları alıyor, kullanmak istemediklerimi dışarıda bırakıyor ve geride kalanların hepsini kullanıyorum.’’ Çok sevdim bunu. Ben de başlangıçta galiba ne istemediğimi biliyorum, film tekniklerinden hangilerini dışarıda bırakacağımı biliyorum. Sonra elimde kalanlarla yeni bir şey örmeye çalışıyorum.

Filmde Mimaroğlu’nun çektiği videoları da kullanmışsınız ve sizin çektiğiniz planların da bu özel çekimlerle bir şekilde dil birliği var. Nasıl bir çekim planınız vardı ve bazı şeylere yolda mı karar verdiniz?

Amerika’da çekimleri yapmadan önce İlhan Bey’in bütün arşivini izledim. Hatta bazılarını Güngör Hanım’la beraber izledik. Ondan hikayelerini dinledim hep. Araştırmacı Elif Dizdaroğlu ile aylarca her hafta sonu onu ziyarete gittik. İnanılmaz hikayeler dinledik. Sonra görüntü yönetmenimiz Levent Türkan’la yolculuk öncesi bir masabaşı çalışması yaptık. Örnek filmler izledik. Özellikle şehri görüntülemek konusuna kafa yorduk. Levent sinema okulundan arkadaşım ve 1997’den beri sinema konuştuğumuz  için birbirimizi çok iyi tanıyoruz. New York’ta bazen çekim yaptık, bazen gezdik. Harlem’de, stüdyonun etrafında, müzik dükkanlarında gezdik. Gezerken sokakta denk geldiğimiz bir görüntü filmin en çok akılda kalan karelerinden biri oldu. Belgeselin bu yanını çok seviyorum. Çektiklerimizi akşam film izler gibi izlerdik, bu da yardımcı oldu.

Siz Altın Portakal’da aslında iki ödül aldınız. Mimaroğlu’nun yanında dizi projenizle BluTV ödülünü de kazandınız. Bu projeden ve sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Berlinist bir kısa dizi projesi. Platformların özgürlüğü düşünülerek yazılmış bir iş. Pandeminin başında yönetmen Levent Çetin’le beraber oluşturduk. Kadıköy’de yaşayan, bağımsız müzik sahnesinde menajer, radyocu ve müzik yazarı olarak çalışmış, maddi problemleri nedeniyle Berlin’e erkek arkadaşının yanına taşınmakla mücadeleye devam etmek arasında kalan genç bir kadının, İpek’in hikayesi. Beyaz yakalı bir ev arkadaşı ve yeni işi sebebiyle hayatı biraz değişiyor ama bu yeni hayatı ona dayanışma ve umut getiriyor. Müzik aşkı sayesinde ayakta durabilenlerin, şimdi sayısı giderek azalan müzik dükkanlarının hikayesi. BluTV için bir teaser hazırlıyoruz. Hayata geçerse sahici bir müzik sahnesi hikayesi olacak. Müzik çevresi zaten sıkıntılar yaşıyordu, pandemiden sonra durum çok daha karanlık. Sahneden müziklere yer veren, çıkış yolları arayan bir hikaye yazdım. Mimaroğlu’na stylist olarak katılan ama araştırmaları da yürüten Elif Dizdaroğlu bir kez daha çevreyi araştırıyor. Mimaroğlu gibi değil tabii ama yine müzik ön planda ve uzun sürenin avantajıyla bir karakteri sahici bir şekilde ele alma imkanı verecek. Senaryo Elif ve bende. Yönetmen koltuğu Levent’te. Bu ekip olarak hazırladığımız projelerden biri. Bakalım bakalım.

Son olarak Türkiye’de belgesel yapmak ile ilgili sorunlardan bahsetmenizi rica edeceğim. Genç belgeselcilere yapım pratiğinizle ilgili belki birkaç tüyo vermek istersiniz.

Mimaroğlu belgesel mi yoksa deneysel bir film mi?” gibi sorular geliyor. Mimaroğlu aslında denemelere çok açık, yaratıcı bir tür olan belgeselin klasik olmayan bir örneği bence. Türkiye’deki üretimlere kıyasla biraz deneysel kalabilir. Belgesel görsel ve işitsel olarak her türlü malzemeyi tek başına veya bir arada kullanabileceğiniz bir tür. Bence yeni şeyler denemek için çok uygun, müthiş bir alan. Son yıllarda güncel sanatçıların da ilgisini çekiyor hatta. Türkiye’de özellikle belgesel alanında zihin açıcı, yeni fikirlerle dolu yaratıcı bir belgesel patlaması yaşanacağına inanıyorum.

Gerçeklerden ilham almanız ve bir meselenizin olması yeterli. Ailenizin tatil görüntülerini de kullanabilirsiniz, telifsiz YouTube arşivini de. Çekim yapılamayan pandemi döneminde buluntu filmler bir çıkış yolu da olabilir. Cep telefonuyla rastgele çekilen görüntüleri de bunlara ekleyebilirsiniz. Bir metin eklenebilir de, eklenmeyebilir de. Belgeselde olasılıklar sonsuz. Yeter ki bir amacınız, sözünüz olsun ve bir anlam yaratsın. Levent’le arada kısa film üzerine workshop’lar yapıyoruz. Bir lise öğrencisinin ders için yaptığı ama ödüller alan bir kısa film çıkmıştı karşımıza. Genç yönetmen sokakları çekip üstüne konuşmuş. Müthiş gerçek ve aynı zamanda şiirseldi. Chris Marker’ı hatırlatmıştı.

Belleksiz, unutkan bir toplumda her tür belgecilik önemli ama sinema duygusu amaçlayanların konuşan kafa-romantik müzikten oluşan ve kendi fikrini dayatan klasik belgeselcilikten uzaklaşmasında fayda var. Finalde biraz ipucu vereyim ben Chantal Akerman gibi kalbimi avuçlarına alan, hem sosyolojik hem kişisel düşünen ve ayrıca Mekas gibi cool 8mm denemeler yapan bir film düşledim. Belgeseller genellikle ciddidir, ki bunu Türkiye’de ilk defa kısa filmciler kırdı. Ben mizahı, sürprizi olan, arkasında bir yönetmen olduğunu hissettiren bir belgesel düşledim. Belgesel yapın, ama kendi belgeselinizi yapın. Son sözüm bu olsun…

, , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir