12 Years a Slave (2013): Yan Roller Işığında Parlayan Film

12 Years a Slave (2013): Yan Roller Işığında Parlayan Film

Share Button

“I don’t want to survive. I want to live.”

Tarihinin en bilindik suçu olan köle tacirliği, “Kutsal Amerika”nın utanç kaynağı bir konu. Sinema aracılığıyla defalarca ısıtılarak izleyiciye sunulan, konu sıkıntısı yaşanan anlarda can simidi olarak görülen ve bir klişe haline gelen bu utanç belgesi yönetmen Steve McQueen’in elinde yeniden biçimlenerek hayat bulmuş.

Gerçek bir öyküden yola çıkılarak çekilen “12 Years A Slave”, yılın belki de en abartılmış filmi olduğu konusunda aşırıya kaçmayacağımız ve aynı zamanda Amerikalıların kölelik konusunda atalarının günahlarını çıkarma seansı olarak görebileceğimiz bir film. Hollywood’un pek sevdiği işlerdir bunlar ne de olsa. Bu bağlamda 86. Oscar Ödülleri’nin de favori adayları arasında gösteriliyor.

McQueen, bilindik tarzına ilişkin, konusu itibariyle yine vurucu olmayı hedeflediği bir film yapmış, ancak, filmi işleme konusunda ve senaryoda zaman zaman boşluklara düştüğü de görülüyor. Öncelikle, film, beyaz adamların siyah adamları malları olarak görüp onları köle olarak kullanmasını anlatmakta. Başrolde izlediğimiz Solomon Northup (Chiwetel Ejiofor), sirkte kemancı olarak çalıştırılmak vaadiyle (kendisi müzisyendir) özgürlük hüviyeti bulunmasına rağmen kaçırılıp zengin beyaz adamlara satılan “hayatta kalmayı değil yaşamayı isteyen” bir adamdır. McQueen, Solomon’un özgürken nasıl biri olduğunu flashbackler yardımıyla kısa kısa anlatmayı tercih etmiş. Zaman zaman yaşanan kopukluklar da buralarda kendini göstermekte. 12 yılı kapsayan bir serüvende karakterin onca zulme rağmen yaşlanmaması, dişleri başta olmak üzere temiz olması ise ayrı bir konu (Filmin sonunda rastladığım bir nokta var ki filmi izlemeyenlere haksızlık olmasın diye söyleyemiyorum malesef). Ayrıca, McQueen’in filmlerinden alışık olduğumuz uzun sahne sekanslarına bu filmde de rastlamaktayız. Ki bu sekanslar adeta McQueen’in imzası gibidir.

Solomon Northup, kendi özgür yaşantısındayken kaçırılıp köle edilen siyahî bir adamdır. Fakat McQueen, Solomon’un kaçırılmadan önceki hayatıyla ilgili flashbackleri verirken hakkında önemli detayları da sunmaktan çekinmemiştir. Solomon, köle olmadan önce köleliği bilmeyen bir adam; kendi hür hayatından başka, ailesinden başka, kemanından başka bir şeyle ilgilenmez. Kendi halkından olanlar için mücadele etmek bir yana onların varlığını bile önemsemez. Bu bağlamda Solomon’un köle olarak satılması son derece ironik bir yaklaşım olarak resmedilmiş.

Filmi “yan rollerin ışıldaması” olarak görebiliriz. Özellikle Michael Fassbender filmde Edwin Epps karakteri ile filmin yıldızı haline gelmiş. Ve bu kategoride aday olduğu Oscar Ödülleri’nin en güçlü adayı diyebiliriz. Fassbender’ın filmde oyunculuğu ile adeta devleştiğini söylemek abartı olmaz. Mr. Epps’e öyle bir hayat veriyor ki filmin anlatmak istediği yönde izleyenlerin ondan nefret etmesini, ona öfke duymasını sağlıyor. Açıkçası Fassbender’ın yanında Chiwetel Ejiofor’un canlandırdığı Solomon Nortup karakteri sönük kalıyor.

Filmde dikkatimi çeken noktalar arasında, insan olarak bile görülmeyen siyah adamlardan daha vahim durumda olanlar varsa onların da siyah kadınlar olarak resmedilmiş olması. Kadınlar için “zencilerin arasında bir zenci” diye niteleme yapmak çok da yanlış olmasa gerek. Beyaz adamlarca mal olarak görülen kadınlar, her türlü tecavüze, aşağılanmaya, şiddete, haksızlığa, zorla koparılışlara (ki çoğu aslında erkekleri de kapsıyor) maruz kalan acınılası hayatlara sahiptirler. Onların utançları, ayıpları yoktur, çünkü onlar maldır. Mallar, her türlü rezilliğin yapıldığı şeylerdir. İnsani hiçbir vasıfları yoktur. Zaten Mr. Epps’te bunu söylemekten çekinmez.

Film müzikler açısından son derece başarılı. Ayrıca, Blues’un Amerika’daki doğuşuna tanıklık eden bir film olması açısından önemli detayları da içeriyor. Tarlalarda çalışan siyah kölelerin acılarını, hüzünlerini, umutlarını anlatma aracı olarak müziğe sığınmaları verilirken, buradan da geleneksel kültürleri olan ve sonradan önemli bir müzik türü olan Blues doğmuştur. Bu detayın filmde çok şık durduğunu söyleyebilirim.

Filmin sürprizi ise Brad Pitt olmuş. Pitt filmin aynı zamanda prodüktörlüğünü de üstlenmekte. Rolü kısa olmasına rağmen Pitt, filmin kilit karakteri olarak karşımıza çıkmakta. Doğrucu Davut bir karakter olan Pitt, “iyi beyaz” kısımdadır. Bu açıdan da illa iyi adam oynama telaşı içerisinde bir role bürünmesi inandırıcılık açısından sığ kaldı diyebilirim.

twitter.com/demetozturk

, , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir