Düşünceli Seyircinin Sığ Kafalı Eleştirmen İle Sınavı

Düşünceli Seyircinin Sığ Kafalı Eleştirmen İle Sınavı

Share Button

Arka Pencere dergisinin 324. sayısının Celse Açılıyor (editoryal yazı) bölümünde yer alan yazıda, üçüncü satırları olmayan ve kendini sinefil diye adlandıran genç arkadaşlar! ile ilgili bir bölüm var. Tescilli ve tescilsiz sinema yazarlarının ardından yeni bir kültürel hegemonya söylemi ile tekrar karşı karşıya kalmanın yanı sıra, sinema yazarlığı alanında üretim ve çoğulculuğa imkân tanımayan bakış açısı ve sanatı bir burjuva uğraşı sanan düşüncelerin dışa vurumu var önümüzde. Eş, dost ve ahbap ilişkileri ile basın gösterim listelerine, festival akreditasyonlarına ve İKSV’nin akreditasyonsuz fakat içeriden davetiye teminli etkinliklerinden davetiyelere sahip olan kişilerin, film izleme eylemenin -günümüz evrenselleşsen kapitalist yapısında en fazla geliri elde etmek için sinemanın tüm evrelerinin (yapım-dağıtım) rekabetçi bir yapı içerisine girdiğini göz ardı etmeden- tamamıyla ekonomi temelli bir uğraş olduğundan bihaber olmaları oldukça normal. Ekonomik ve coğrafya temelli eşitsiz sanatsal faaliyetlerin ve toplumun her kesimi ile eşit bir iletişim kuramayan dağıtımcı tekelinin mecbur kıldığı torrent kullanımına değinmeden önce, çoğulculuğa imkân tanımayan bu bencil karşı-entelektüel bloğunun rahatsızlığına değinelim. (Teksin Begeç)

Bir nevi entelektüel seçkincilik olarak da addedilebilecek bu durumun iler tutar yanı yok. Bu torrentçi genç yazarlara yöneltilen eleştirileri yapan kişi ya da kişilerin muhtemelen halkçı geçinen, sağda solda solculuk oynayan kişiler olduğundan şüphem yok. Bu, “siz sinema sektörüne para kazandırmayan beleşçi takımısınız” söyleminin “ama Doğu’da da hep kaçak elektrik kullanıyorlar, hep vergilerimizden gidiyor kardeşim” diyen sığ bir kafadan farkı yok. Bir meselenin sosyo-ekonomik boyutunu bilmeden -ki muhtemelen anlayabilecek kapasiteye de sahip değiller- atıp tutmakla olmuyor. Mesele tam da Arka Pencere’nin aşağıladığı yerden savunulmalı oysa: Korsana hayır palavralarına inat. Kapitalist tekelleşmenin neredeyse en uç noktalara vardığı, sinema sektörünün merkezden ya da değil çeşitli medya organlarını kuyruğuna takarak kendini ikame ve idame ettirme serüveni devam ederken, sistemi tam da ihtiyaç duyduğu noktadan kıran bir direnç ve beslenme merkezidir yaptığımız iş. Tam olarak bağımsız yazarlıktır. Maaş almadan, akreditasyon verirler mi kaygısına düşmeden, ağbi yüz yüze bakıyoruz diyerek yönetmen kollamadan, bir filmin hangi markayla vizyona girdiğini düşünmeden yapılan bir iştir. Meselenin ekonomik boyutu torrent ve vb. araçlarla sistemin absürtlüğünü gözler önüne sermektedir. Kimse kusura bakmasın ama ay sonunu nasıl getireceğimizi düşünüp, akşama kadar sağda solda çalışıp akşam yorgun argın eve gelip film izleyip üzerine bir de yazı yazıyoruz çoğu zaman. İnternetten film izleme pratiğine gelince, editörün zannettiğinin aksine çoğu film neredeyse bir kutu kola kadar tüketim nesnesidir, daha fazlası değil. Ayrıca bir filmi doğru düzgün eleştirebilmek için çoğunlukla filmi sinemada izlemeye gerek yoktur. Hatta daha da ileri giderek burada Laura Mulvey’in düşünceli seyirci (Pensive Spectator) kavramı bu zat-ı muhteremlere hatırlatılabilir: Laura Mulvey; “Visual Pleasure and Narrative Cinema” başlıklı makalesinde kurmaca filme ait üç “bakış”tan bahseder. Birincisi; kameranın, ikincisi; karakterlerin, üçüncüsü; seyircinin bakışıdır. Mulvey’e göre; “diegetik dünyanın inanılırlığını sürdürmesi ve Hollywood sinemasının cinsiyet politikalarının talep ettiği psiko-seksüel devingenlik gereği, birinci ve üçüncü bakışların ikinciye içerilmesi gerekmektedir” (s. 222). Yirminci yüzyılın sonunda ise yeni teknolojiler, yeni algısal olanakların ve yeni bakma biçimlerinin önünü açar (s. 213). Bu yeni teknolojiler, film görüntüsünü yeni araçlar vasıtasıyla durdurabilme, geri ve ileri sarabilme, görüntüyü geciktirebilme, anlatısal sürekliliği parçalayabilme yetisine sahiptir. Bu yeni teknolojiyi kullanan seyirci farklı bir bakış açısı kazanabilmektedir. Raymond Bellour’a göre bu yeni seyirci, film metnini tefekkür edebilen ve sinema üzerine kafa yorabilen “düşünceli izleyici”dir. Düşünceli seyirci; filmin ve anlatının hareketiyle “acele eden” izleyici yerine, hareketli görüntü içindeki durağan karelerin bilincine yer açar (s. 218). “Bu, teknolojik bir değişim sayesinde gerçekleşse de bilinçli olarak üretilmiş ve aktif olarak düşlenmiş bir izleyicilik biçimidir ve farklı ama ilişkili psişik süreçleri ve hazları beraberinde getirir.” (s. 223). Düşünceli seyirci, dikizcilikten beslenmez; merak ve bilme dürtüsüyle hareket eder (s. 224). Raymond Bellour’un düşünceli izleyici konsepti, bugün artık mümkün olan, film görüntüsü üzerine uzun uzun düşünmeyi, ekranın görüntülerine bakmanın, onları zaman ve mekânın yeni boyutlarına kaydırma ve uzatmanın yolunu öngör[müştür] (s. 228).

Ne diyelim mütefekkir seyirler biz “yüksek mühendis olmayan sokak çapkınları” için torrente devam…

(Metindeki alıntılar için bkz. Mulvey, Laura (2012). Saniyede 24 Kare Ölüm Durağanlık ve Hareketli Görüntü. Selin Dingiloğlu (çev.). İstanbul: Doruk Yayımcılık.) (Kürşat Saygılı)

Mevzu torrent değil aslında ama biraz açalım şu film indirme mevzusunu: Öncelikle kendilerini üstün gören bu arkadaşlar tüm filmleri basın gösterimlerinde ve ücret ödemeden izliyor; izlesinler de zaten. İstanbul’daki bu gösterimlere diğer “tescilsiz sinema yazarları” da davet ediliyor. Çünkü (sürpriz) içerik üreten sadece kendileri değil ve üretici firmalar artık bunu biliyorlar! Ciddi bir okuyucu kitle ise bu tip egosal patlamalardan sıkılmış olacak ki, çoktan bu işi gönüllüce yapan sinema bloglarına / sitelerine yönelmiş durumda. Zaten yazıda ayar verilmeye çalışan kitle de bu aslında, ama sinefilleri de işin içine katıp kantarın topuzunu iyice kaçırmışlar. Bu imkândan sınırlı bir kitle yararlanıyor. Bilet fiyatlarının ortalama 20-25 TL olduğu (dedikleri gibi kutu kola falan da içmiyoruz) sektörde, bir sinefilin kaç kez sinemaya gidebileceğini düşünüyorlar? Toplumdan bu kadar kopuk, eyyamcı bir söyleme sırtlarını yaslamak en hafif tabirle ayıp. Diğer taraftan derginin 323. sayısında seçtikleri 2015’in En İyi Filmlerine genel izleyicinin mi gittiğini düşünüyorlar? Sinefillerin çoğu o filmlere sinemada gidiyor, tabii ki şehirlerine gelirse? Dağıtım ağının belirli şehirlerde olduğunu, ana sinema dağıtıcısının ise popüler filmler dışında izleyiciye salon vermediğini bilmiyorlar mı? Peki, bunun için ne yapıyorlar? İzmir’e bahsettiğim dağıtım ağı geleli 1 yıl oldu. Hayat İstanbul’dan ibaret değil. Bu insanlar da filmleri torrentten indirip izliyorlar, tıpkı kendi içlerinde bu işi yapan ve afişe eden yazarları gibi. Ayrıca sinefillerin birçoğu paralı kanallara (mubi, digitürk, dsmart) para ödüyor. Bir diğer konu da yazıda bahsedilen başyapıtları, sinema tarihini bilmez, üçüncü cümleleri yoktur söylemi. Kaç cümlemiz olduğunu görmeleri için başlarını kumdan çıkarmaları kâfi, göreceklerdir. Peki, bu sinema tarihi klasiklerini nasıl izleyeceğiz? Türkiye’de orijinal DVD’si halen olmayan yüzlerce önemli klasik var. DVD fiyatları ise fahiş. 2007-2008 yılında DVD+ dergisi yayınlandığında, arşivciler olarak istediğimiz 30 klasik filmi söylemiştik, üzerinden kaç yıl geçti onlar bile çıkmadı. Bazıları ise sınırlı sayıda basıldı. Yani izlemek para sorunu olmasa dahi çoğu klasiği orijinal bulma şansları yok. “Aştan da Üstün” adıyla önerdikleri filmler arasında da Türkiye’de baskısı olmayan ya da tükenmiş birçok film vardır. Sözün özü; artık lütfen kimse kimseyi hizaya çekmeye çalışmasın ve kendi önlerini süpürsünler. Koku onlardan geliyor. (Gökhan Gök)

Kültürlenmenin dahi kapitalizmin elinde olduğundan bihaber, tatlı su eleştirileriyle ortalığa koku salan ve kendinden olmayanı snob tavırları ile reddedip görmezden gelenler sinema gibi eşsiz bir sanat dalını tekelleştiremezler. Festivallere herhangi bir ücret ödemeden katılan, basın gösterimlerini kendilerine özel sanan (artık oralara bile uğramıyorlar gerçi), dağıtım şirketlerinden ücretsiz DVD temin eden bu kişilerin yıllık sinema harcırahı ne kadar acaba? Konu sektörün bileşenlerinde ekonomik bir daimlik sağlamak ise önce kendileri bedavacılık ağının dışına çıksınlar. Fakat dert torrentten film izlemek ya da kimin ne izleyip izlemediği ile ilgilenmek değil. Dert şu: Sanata sınıfsal bir paye biçip, sinema yazınını bir tekelin elinde tutmak. Filmlerin birçok kesime ulaşması ve kendi kalemlerinden daha nitelikli ve üstün yazılar ile karşılaşmaları bir korku oluşturdu. Bu korku, saldırganlığın en büyük besleyicisi. Ve siz, korkmaya devam edin. (Demet Öztürk)

, , , , , , , , , , , , , ,

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir