West Beirut (1998): Ortadoğu’da Bir Zamanlar Şimdidir

West Beirut (1998): Ortadoğu’da Bir Zamanlar Şimdidir

Yazar Puanı3
  • Bölgedeki mezhepsel, etnik ve dini değişimler, emperyalist ve kapitalist güçlerin mücadelesi sonucu ranta dönüşürken, Ortaçağ'ın feodal beyliklerini ve siyasal dağınıklığını andıran bir yapı da ortaya çıkartır. Lübnan, dini ve etnik örgütlerin, kendi özerk bölgelerinde hüküm sürenlerin oyuncağı olmuştur. Ortadoğu'nun bir temsili olarak görülebilecek Batı Beyrut ise sürekli kendine dönen bir zamanı olan bir coğrafyanın göstergesidir. Ortadoğu'da zaman sürekli kendine göre bir zamanla akar; kendini tekrarlayan bir zamandır. Bu sebeptendir ki Ortadoğu'da akıcı zamanın tekrarı esastır. Ortadoğu'da zaman nedir, nereye göre akar? Sezgisel bilginin coğrafyası olan Ortadoğu'da zaman tekrara niye düşer?
Share Button

Konuk Yazar: Burç Karabulut

Ziad Doueiri’nin “Batı Beyrut”u 1975’in Lübnan’ında iç savaşın oluşumu, sokakların bir savaş alanı olduğu dönemi, naif karakterlerinin gözlemlerine dayanarak anlatıyor. Savaşla birlikte ikiye ayrılan şehirde Batı Beyrut Müslümanlar tarafından, Doğu Beyrut ise Hristiyanlar tarafından kontrol edilmektedir. Apartman tepelerinde sniperların, sokak başlarında eli silahlı adamların beklediği Beyrut, Ortadoğu’nun Paris’i olmaktan çıkıp Ortadoğu’nun enkazı olmaya doğru adım adım gitmektedir. Geceleyin düşen bombalar ise gelen kıyametin müjdeleyicisidir. Beyrut artık eski Beyrut değildir. Bölgedeki mezhepsel, etnik ve dini değişimler, emperyalist ve kapitalist güçlerin mücadelesi sonucu ranta dönüşürken, Ortaçağ’ın feodal beyliklerini ve siyasal dağınıklığını andıran bir yapı da ortaya çıkartır. Lübnan, dini ve etnik örgütlerin, kendi özerk bölgelerinde hüküm sürenlerin oyuncağı olmuştur. Ortadoğu’nun bir temsili olarak görülebilecek Batı Beyrut ise sürekli kendine dönen bir zamanı olan bir coğrafyanın göstergesidir. Ortadoğu’da zaman sürekli kendine göre bir zamanla akar; kendini tekrarlayan bir zamandır. Bu sebeptendir ki Ortadoğu’da akıcı zamanın tekrarı esastır. Ortadoğu’da zaman nedir, nereye göre akar? Sezgisel bilginin coğrafyası olan Ortadoğu’da zaman tekrara niye düşer?

Bergson’un altını çizdiği, zamanın akıl ve bilimle kavranamayacağıdır; akıl ve bilimi, zamanı bölüp incelemektedir. Onu aylara, yıllara böler. Yaşamsal akış ise böyle kavranamaz. Kendi bilincine varmış bir içgüdüyle, yani sezgiyle açıklanması daha doğrudur. Ortadoğu da kendine ait bir içgüdüye sahiptir. Mekansal ve zamansal anlamda bakıldığı zaman Ortadoğu’da son yüzyılda bir değişim yaşanmamıştır. Kronolojik olarak bir zaman varsa bile (insan aklıyla daha kolay algılanabilir olması bakımından vardır), zaman kronolojik olarak akmaktan kaçınmış gibidir. Batı Beyrut’da ailedeki baba karakteri “biz kaç kere böyle bir ayrılma tehdidi yaşadık; ancak ayrılmadık ve hep en kötüsü dediler” diye bir söz sarf eder. Bu söz aslında bu yazının da çıkış noktasıdır. Bu yargı bir akıl ya da bir bilimsel deneysel değildir. Kendi bilincine varmış olan bir içgüdüyle açıklanabilir. Bu söz baba karakterinin sezgisel hareketini bize anlatır.

Yaratıcı Evrim (Evolution Creatrice, Paris 1906) adlı yapıtında Bergson, bu yaratıcılığın yaşam atılımıyla gerçekleştiğini ileri sürer. Böylece araya bir de yaratıcı (Tanrı) yerleştirmekle Bergson, papalık Katolikliğinden hiç bir farkı kalmayan bir felsefe inşa etmiştir. Ortaçağ felsefesinin önemli isimlerden biri olan İmam Gazali’de, 19. yüzyıl felsefesinde ise Hegelci aşırı sistematik ve soyut felsefelere karşı bir tepki olarak Henri Bergson’un felsefesinde görülür. Gerçeklik sezgi ile bir kerede ve tam olarak kavranır, akla dayanan bilgi ise asla tam ve kesin olamaz düşüncesi bu felsefelerin ana tezidir.

Ortadoğu’yu çizerken zaman açısından ele aldığım ve Bergsonculuk ya da sezgisel bilginin coğrafyası olarak gördüğüm Ortadoğu’nun, Ortaçağ’a benzerliği inanılmaz derecededir. Feodal toprak ağalarının, köle – efendi diyalektiğini dibine kadar içselleştirmiş derebeylerinin ve dini baskının zamanı olan ya da başka bir deyişle akıl ve bilimin dışlandığı başka bir zaman olan Ortaçağ’dan Ortadoğu’ya uzanan zaman kendini tekrarlıyor gibidir, hatta aynısıdır. Batı Beyrut’da bir anda ortaya çıkan ya da çıkmış gibi görünen bu taraflar (ki aslında tesadüf değildir, politik düzeyde çok büyük gerginlikler olmuştur; sadece filmde bahsedilmez. Bu eksikliği Ziad’ın bilerek seçtiğini düşünüyorum; çünkü seyircinin karakterlere nötr bakmasını istemektedir) kendilerine ait bir yer edinme kavgasına girmekte geç kalmazlar. Otobüsteki insanların öldürülmesi bu durumun başlangıcıdır. Müslüman bir grup, yol kesmeye girişip şehrin bir kısmını kendileri için ele geçirmeye çalışır. Hristiyanlar için de aynı durum söz konusudur ama kameraya yansımaz. İki taraf da şehrin bir tarafını kendileri için kapatıp yeni şehir kurma gayretine girer. Kendilerini bir güç merkezi olarak gösterme derdinde olan bu iki grup, diğer görünmeyen büyük oyuncuları unutmuş gibidir. Bir zamanlar yıkılan Beyrut şehri, tekrar (bir başka) yıkımın eşiğindedir. Filmde dini baskılar da göze çarpar. Tarık’ın babası, okul kapandığı için Tarık’ın camiye gelip dua etmesini ister; ayrıca rock müziği terk etmesini  ve ilahi bir müzik dinlemesini tercih ettiğini söyler. Rock müziğin yasaklanması Ortaçağ’daki dini müziğin dışında her müziğin yasak olmasıyla eş görülebilir. Tarık’ın babası, sezgisel olarak okulun yerini dini bir okulun alabileceği sonucunu çıkartmıştır. Kimse söylemeden içgüdüleriyle bu durumu oğluna iletmektedir. Ortaçağ’da dogmacı bir bilgiye sadık kalmak(!) seçilmişken Ortadoğu’da ise bu dogmacı anlayış çoğunlukla sezgisel bir bilgiye teslim olunmuştur.

Niye bu coğrafyanın bilgi kaynağı sezgiselliğe dayanır da bilim ve usçu herhangi bir görüşten farklıdır? Bu görüşün kabul görmesinin sebebi devinim halinde bilmeye çalışmaktan gelir. Oum Walid, kerhane sahibi, nevi şahsına münhasır bir insandır; hayattan bağımsız yaşar. Dışarıdan kopuk yaşadığı bu hayat neticesinde yıkıntılar arasında yaşayan tek bina olarak kalmıştır. O binanın vurulmamasının belki de tek sebebi iki tarafından da duyacağı bir ihtiyacı gidermekten ibarettir. Dışarıdaki savaşı görmezden gelen, hatta bilmemeyi yeğleyen Oum Walid, savaşın kendi kerhanesine sıçraması sonucu (ki bu duruma tepkisi son derece anlamlıdır: yatakta savaş olur mu?) Hristiyan olan Müslümanla, Müslüman olan Hristiyan kızla yatmak istemiyor der. Oum Walid’in demek istediği hazzın öne çıkması gerekirken gerçeği mutlak ya da saltığı gerçek olarak kavrayamaz çünkü savaşın yaşandığını bilmemektedir. Bir Müslüman erkeğin Hristiyan kadınla (ya da tersi) yatmaması son derece anormal gelir ona. Coğrafyanın kendisi bu görüşü Bergson aracılığıyla ifade eder gibidir: Bergson’a göre bir şeyi bilmenin iki farklı yolu vardır. Birincisi nesnenin etrafında dönerek dıştan, durağan bilmek (akılcıdır), diğeri onu içten, devinim halinde bilmeye çalışmaktır. Oum Walid de dışarıdaki savaşı devinim halindeyken bilmeye (sezmeye) çalışır. Zamanı hareket halindeyken bilmeye yönelir. Hiç dışarı çıkmadığından savaşı elbette ki yaşandığı sırada sezgileriyle kavrar.

Sezgisel düşünceyi en iyi açıklayan örnekler ise filmde, kahramanımız Tarık’ın babasının sezgisel olarak savaşın onları etkileyemeceğine dair bilgisidir. Her gün kapanan yollar, ölen insanlar, adalet sarayı gibi binaların çalışamaz hale gelmesi arasında baba karakteri, bu savaşın diğer savaşlar gibi sona ereceğine inanır. Sezgisel düşüncede inanç vardır ama akıl ve bilimsel düşünme yoktur. Baba karakterinin sezgisel olarak kavradığı Beyrut hiçbir zaman yıkılmayacaktır. Oysa Beyrut milattan önceden beri birçok kez yıkılmıştır ve bu savaş en az on yıl daha sürecektir ve bir yıkım yaşanacaktır. Ayrılık yaşanmamıştır ama bunu bekleyip görmek yerine sezgisel olarak bilir baba karakteri. Tarık’ın Fransız okulundaki öğretmeninin Beyrut’un Fransızlar tarafından kurtarıldığını ima ettiği sahne ise sezgisel bilme biçimine en güzel örnektir. Oysa savaş altındaki Beyrut kurtulmuş mudur? Bu cevap evet olsa bile bunun Fransa eliyle olmadığı kesindir. Fransa eliyle olsa olsa sömürülür.

Bu coğrafyanın düşünme ve bilme biçimi, Ortaçağ’daki dogmacı bilme (!) biçimine yaklaşır. Ortadoğu’da ise sezgisel bilgiyi kavramak ve uygulamak esastır. Devinim halinde olan, hatta Bergson’un dediği gibi akıcı bir zaman vardır. Bu zamanı incelemek mümkün değildir der Bergson. Ortadoğu’daki zaman eğer hep kesintisiz olarak akıyorsa, bir yerden sonra hep beklenenin aksine Beyrut ya yıkılırsa ne olacaktır? Tekrar kurulup, tekrar mı inşa edilecektir? Bir zamanlar olan, şimdi değil midir?

twitter.com/Burckarabulut

, , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir