Wall-E (2008): Pixar’dan Sinema Tarihine Saygı Duruşu

Wall-E (2008): Pixar’dan Sinema Tarihine Saygı Duruşu

Yazar Puanı4.5
  • Wall-E farklı sinema türlerini harmanlarken akıllara Blade Runner’dan 2001: A Space Odyssey’e, Silent Running’den 1984’e kadar birçok filmi getirmeyi başarıyor ama hatırlattıkları içerisinden belki de en önemlisi; Chaplin’in unutulmaz karakteri: Şarlo.
Share Button

Pixar’ın animasyon türünün gelişimindeki önemi yadsınamaz bir gerçek. Anlatılan öykünün hem çocuk hem de yetişkinlere hitap etmesi dışında, animasyon kalitesinin arttırılması amacıyla gösterdikleri çaba ve emekleri sayesinde kısa sürede sektöre kendi imzalarını atmayı başardılar. Çektikleri her filmle çıtayı hikaye ve teknik olarak daha da yükselttiler. Oyuncakların gizli dünyasına dalarak başladıkları masum hikayeleri (Toy Story – 1995) bir yaşlılık hikayesine dönüştürecek kadar (Up – 2009) olgunlaştırdılar. Pixar’ın teknik ve hikaye gelişimini göze aldığımızda 15 yıldaki belki de en özenli filmlerinin Wall-E olduğunu söyleyebiliriz. Wall-E, dünyayı terk etmiş insanoğlunun arkalarında, açık bıraktığı bir çöp temizleme robotu üzerinden yalnızlık, aşk, dostluk ve tüketim toplumunu incelikle el almakla kalmıyor, sinema türleri arasında gezinerek sinema kahramanlarına saygı gösteren bir filme dönüşüyor.

Andrew Stanton’un yönettiği Wall-E, Pixar’ın diğer işlerini düşündüğümüzde bile içlerinde en cüretkar olanı. Çocukların izleyeceği bir animasyonda makineler arasında gerçekleşen bir aşk ilişkisinin oldukça bıçak sırtı bir konu olmasının dışında sinematik açıdan da riskli bir proje. İlk yarısında neredeyse diyalog içermeyen, daha çok gag’larla güldüren bir sessiz film olarak ilerliyor. Son yıllarda izlediğimiz en etkili girişlerden birine sahip olan film, bir kez daha gösteriyor ki eğer doğru şekilde yapıldığında sessiz sinemanın damakta bıraktığı tat uzun süreler akıllardan çıkacak gibi değil. Sessiz bir komedi olarak başlayan film müzikale göz kırpıyor ve daha sonra post apokaliptik bir atmosfer yaratarak uzay mitinden faydalanıyor. Macera ve uzay operası şeklinde ilerleyip klasik bir romantik komedi olarak bitiyor. Biraz karışık olduğunu düşünüyorsanız filmin tüm bu türleri kendini tekrar etme yanılgısına düşmeden mükemmel harmanladığını belirtmemiz gerekir. Wall-E farklı sinema türlerini harmanlarken akıllara Blade Runner’dan 2001: A Space Odyssey’e, Silent Running’den 1984’e kadar birçok filmi getirmeyi başarıyor ama hatırlattıkları içerisinden belki de en önemlisi; Chaplin’in unutulmaz karakteri: Şarlo.

Şarlo Robot Olsaydı…

Wall-E’nin sessiz geçen ilk 20 dakikalık bölümünde Pixar, açıkça Chaplin’e saygı gösterisinde bulunuyor. Wall-E’nin nesnelerle kurduğu ilişkiden yaptığı sakarlıklara, kendini kuma gömmeye çalışmasından sorunlar karşısında bulduğu geçici çözümlere kadar her şey bize Şarlo’yu anımsatıyor. Şarlo’nun mimiklerindeki mahçup ifadesi dışında eski kıyafetleri de Wall-E ile ortak noktası. Pırıl pırıl son teknoloji bir robot olan Eve ile eski-püskü, yağ-pas içerisindeki Wall-E’nin aşklarında da Şarlo’dan izler görmek; utangaç ama meraklı, aşık olunca eli ayağına dolaşan Wall-E’yi Şarlo’nun robot hali olarak düşünmek bile mümkün. Stanton’un esin kaynağı tabii ki sadece Şarlo değil. Özellikle uzay gemisinin ilk sahnesi ve kaptanın ilk defa ayağa kalktığı sahneler açık birer 2001 göndermesi. Ayrıca Wall-E’nin Hello Dolly’nin beta kasetine gösterdiği sevgi ve aşırı koruma içgüdüsü de sinema tarihinin müzikal dönemine bir saygı olarak filmde yer alıyor.

Wall-E’nin sinema tarihine gösterdiği referanslardaki başarısı dışında hikaye olarak da birçok konudan bahsedip, konuyu dağıtmamayı başarıyor. Tabiki ilk göze çarpan tüketim toplumu alışkanlıkları. Wall-E tüketme eylemini değişik açılardan ele alıyor. Ayağa kalkmadan tüketmeye alışan ve iyice obezleşen insanlar dışında tüketim alışkanlığının bir sonucu olan çevre kirliliği de eleştiriliyor. Stanton’ın filmi, dünyayı bir çöplüğe çevirerek uzaya taşınan insanoğlunun arkasında bıraktığı çöp kulelerinin görüntüsüyle açılıyor. Bu tozun dumana katıldığı pis dünyada geride kalan reklamlara baktığımızda çöplerin uzaya atıldığını ama artık dünyayı temizlemenin imkanı olmadığını anlıyoruz. Uzayda yeterince boşluk var diyerek çöplerini uzaya atan tüketici zihniyet maalesef dünyanın sonunu getirmiştir. İşin ilginç tarafı; 700 yıl sonra bile tüketim alışkanlıkları değişmemiş, hatta artmıştır. Yaşadıkları süper lüks Axiom gemisinde insanlar artık ayağa bile kalkmadan sürekli tüketmektedirler. Hayatlarını sanal olarak yaşayan insanlar, hareket etme olgusundan uzaklaştıkça aşk ve dokunma duygusundan da uzaklaşmıştır. Filmde Wall-E’nin Eve’e duyduğu aşk, tüketim toplumunun sonuçlarının sadece dünyaya değil, duygulara da ciddi zarar verdiğinin altını çiziyor.

Wall-E’nin nesnelere verdiği nostaljik değer de filmde oldukça önemli bir yer kaplıyor. Zippo çakmak, plastik kaşık, parlak bir kapak, elle çevirmeli bir mixer ya da boş bir pırlanta kutusu Wall-E için çok değerli. Bir koleksiyoncu gibi topladığı nesneler bizlerin her gün gördüğümüz ama ilgilenmediğimiz, değer vermediğimiz şeyler. Ancak bu geçmişteki nesnelerle yaşamak, onlara bağlanmak değil; hızla gelişen teknolojinin bizlere ne kazandırdığı ile ilgili. Daha çok çöp, daha fazla tüketim ve daha fazla anti-sosyalleşme. İnsanların bilgisayar başında geçirdikleri saatlerin sayısındaki artış sosyal iletişimsizliği başlatıyor. İnsanoğlunun sürekli bir şeyler isteyen ama doymak bilmeyen, elinde olanın değerini ölçemeyecek kadar düşüncesiz olduğunu görüyoruz. Hep daha iyisini tüketmeye alıştığımız ya da o şekilde öğretildiğimiz için üst modeli çıkınca hurdaya atılmış nesneler gibi Wall-E. Dünyada açık unutulmuş olması bile yeterince üzücü iken, bir de üstüne üstlük insanlara kaybettiği değerleri anımsatmakla kalmıyor, bir yandan da aşkla uğraşıyor.

Aşk, El Ele Tutuşmaktır.

Wall-E’nin bir robot olduğunu ve aşık olmasının imkansız olduğunu biliyoruz; ancak Stanton filmde aşkı mantıkla değil, dokunma duygusuyla tanımlıyor. Wall-E’nin ilk elini tutmaya çalıştığında Eve’in elini çekmesi üzerine Wall-E, başka bir şeyle uğraşarak durumu toparlamaya çalışıyor (bir Şarlo göndermesi daha). Ancak Eve kapalı durumda iken ise ilk aklına gelen, onu dış etkilerden korumak ve bir yandan da elini tutmak. Wall-E için aşk; ilk görüşte vurulduğu Eve’i takip etmek, onu etkilemeye çalışmak, sevdiği şeyleri paylaşmak ve aşkına karşılık bulduğunu bilmek için el ele tutuşmak: Basit ama içten. Film, aşkın mantıkla açıklanamayacağını, aşkın bir mantıksızlık eylemi olduğunu söylüyor. Axiom uzay gemisinde, önündeki ekranlardan yaşadıkları çevreyi bile göremeyen, yerinden kalkmadan tüketen, diğer insanlarla iletişim kuramayan kişilerin kurtuluşunu da dokunmak ile açıklıyor. İletişim kurmanın öneminin altını çizen Wall-E, insanların ancak bu sayede gerçek duygularını ortaya koyabileceklerini düşündürüyor; ki sonuna kadar haklı olduğunu biliyoruz. Bize bunları öğreten ise 700 yıl aynı işi yapmaya programlanmış bir robot; o bile insanlaşıp duygu kazanmaya başlarken insanoğlunun aynı kısır sorunlarla zaman kaybetmesi ise bizim ayıbımız. Bu ayıbımızın ne zaman farkına varacağımız ise maalesef belli değil.

twitter.com/gok_gkhn

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir