Raised by Wolves (2020): Maternal Ses Evreni ve Anne Tarafından Yutulma (İğdiş Edilme) Korkusu

Raised by Wolves (2020): Maternal Ses Evreni ve Anne Tarafından Yutulma (İğdiş Edilme) Korkusu

Share Button

Netflix, HBO, HBO Max, Amazon Prime gibi internete bağlı televizyon platformları, insan, doğa ve teknolojinin kesiştiği keskin ve kısmen entelektüel masalların son kalesi haline geldi. Ridley Scott bu kaleyi başarıyla kullanarak HBO Max için yapımcılığını üstlendiği ve ilk iki bölümü çektiği Raised by Wolves (2020) ile geri döndü.

Raised by Wolves’un yaratıcısı aslında Scott değil Aaron Guzikowski. Ancak dizinin tanıtım görsellerinde, bir pazarlama stratejisi olarak Scott ismi öne çıkarıldı. Scott’u öne çıkarmakta pek haksız sayılmazlar, zira dizi Scott evreninin tüm işaretlerini taşıyor. Dizi yönetmenin daha önceki yapımlarına ekmiş olduğu tohumların doğal bir uzantısıymış gibi serimleniyor.  Blade Runner, Alien ve Alien’ın Scott imzalı devam filmleri aksiyon, üslup ve anlatı olarak çeşitli farklılıklar gösterse de özünde ortak bir teması bulunuyordu. İnsan nedir? Alien‘de Ash (Ian Holm), Prometheus‘ta David (Michael Fassbender) ve Covenant‘ta Walter (yine Fassbender) gibi uzaya giden insanlara birer android eşlik ediyordu, Raised by Wolves’ta bu gelenek kısmen bozuluyor ve androidler sadece insanlara eşlik etmekle kalmıyor, insan soyunu devam ettirme görevine de nail oluyor. Geniş bir bütçeyle desteklenen Raised by Wolves, Scott’a Alien’dan kırk bir yıl sonra, fütüristik elektrikli koyun hayallerini ilerletmek için geniş bir çalışma alanı sağlamış gibi duruyor.

İnsan Soyunun Doğası, İnanç İkilemleri ve Distopik Geleceğimiz

Raised by Wolves‘un ilk yedi bölümü, kişiler arasındaki çatışmaların, dünyanın sonunu getiren ateistler ve Mitraikler arasındaki savaştan kalan trajedilerin ve dünyadayken travmatik olaylar yaşayan insanların Kepler-22b adlı gezegende soylarını devam ettirme çabasını konu alıyor. Hem android ebeveynler hem de onların inançlı rakipleri için Kepler-22b gezegeni, dünyadan taşıyıp getirdikleri tüm travmaları, kinleri, politik meseleleri, ırk, din, dil ayrımcılıklarını sil baştan boyayabilecekleri bir tuval olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsan soyu onları takip eden sancılı bir geçmişten umut vadeden geleceğe ulaşmanın yollarını aramaktadır.

Kepler-22b gezegeni dizi evrenine koyu gri, kasvetli bir zemin oluşturur. Donuk renk tercihleriyle ve metafiziksel gerilim unsurlarıyla yapım Andrzej Żuławski’nin Gümüş Küre (1988) filmini de hatırlatır. Kepler-22b’nin kaybolan kurak cennetine karşı, Scott ve Guzikowski hepimizin içinde yatan sayısız kusuru keşfetmek için bolca “kara delikli”, “kemikli” ve “dişli” alan sunmaktadır. İlk yedi bölümde hem insanlığın hem de yapay zekânın ilkeleri olarak, doğa ve içgüdü merkeze alınarak, başta aile kavramının kırılgan yapısı olmak üzere, insan soyunun doğası, inanç ikilemleri ve distopik geleceğimizi neyin şekillendirebileceği gibi soruların cevapları aranır. Dünyanın sonunun gelmesi gibi bilim kurgu türünde oldukça tanıdık bir yapı üzerine inşa edilmiş görünse de Raised by Wolves, ebeveynlik, aile kurumu, insan merkezci et yeme pratiği gibi türün uylaşımlarında pek rastlamadığımız noktaları da öne çıkarır.

İnananlar ve inanmayanlar arasındaki savaş son kanlı günlerine ulaştığında ateist bir mühendis, ölüm büyücüsü (necromancer) olarak bilinen kendisine bakanı paramparça edecek denli güce sahip bir android (Anne, Amanda Collin) yaratır ve onu bir hizmet robotuyla (Baba, Abubakar Salim), barışçıl ve daha adaletli bir insan soyu yaratmaları için Kepler-22b’ye doğru fırlatır.

Raised by Wolves bu stoacı iki androidin Kepler-22b’ye zorlu inişiyle başlar. Embriyo olarak getirdikleri çocukları yetiştirmeye programlanmış androidler yeni dünyanın Adem ve Havvası olur. Anne ve Baba duygudan yoksun olarak programlanmış olsa da, çocuklarına derinden önemserler ve onları ateist ilkelerle yetiştirmeye çabalarlar. Ancak androidlerin soğuk ve sert bir iklimde çocuk yetiştirme çabası sandıkları kadar kolay olmaz. On iki yıl boyunca sadece bir çocuk, Campion (Winta McGrath), hayatta kalır. Çocukların bilinmeyen bir hastalıktan dolayı hayatlarını kaybetmesi, androidlerin ebeveyn olarak değerlerini sorgulamasına neden olur. Tek çocukla kalan Anne, Mitraik dinine mensup insan soyundan oluşan uzay aracına giderek farklı ırklardan çocukları yetiştirmek üzere çalar ve Baba ile birlikte çocukların dünyayla olan ilişkisini şekillendirmeye çalışır.

Ebeveyn androidler doğanın kusurlu olduğuna inanırlar. Yaşamın devamlılığını sağlama açısından pek de cömert olmayan gezegende ateist ebeveynler ve çocukları doğaya karşı mücadele verirler. Böylece kendi yeteneklerini, sınırlarını ve ufuklarını görüyorlar. Hiçbir biyolojik bağın bulunmadığı ailede, insan merkezciliğin ve erkek egemenliğin kesişiminde bulunan et yeme pratiği de özellikle Campion tarafından sorgulanır. Besin açısından verimli topraklara sahip olmayan gezegende Anne ve Baba, çocukların besin ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için genelde geceleri ortaya çıkan yaratıkları öldürüp yemeyi uygun bulurlar.

Necromancer Annem Bronz Bir Heykele Dönüşüp Gökyüzüne Uçarken

Aile kurum olarak ideolojik bir aygıttır, fakat ailenin tek özelliği bu değildir. Aile insani ilişkilerin en yoğun yaşandığı yerdir. Aile Adorno’nun belirttiği gibi, gündelik yaşamın tahribatı karşısında tinin sığınabileceği yegâne alandır. Ancak aile aynı zamanda gündelik yaşamı tahrip edecek kadar kuvvetli travmatik anılara da ev sahipliği yapar.

Julia Kristeva’ya göre “(…) iktidardan duyulan terörün ve iktidara duyulan arzunun biçimi olan yüce bir güç olarak, büyük ‘K’ ile yazılmış bir kadın yoktur.” Aile içerisinde annelik kodlarını eksiksiz yerine getirmeye çalışan anneler açısından, ev içinde harcanan emekten dolayı, büyük “K”ya ulaşmak ekstra çaba gerektirmektedir.  Ana akım sinema filmlerinde ve televizyon yapımlarında günümüzde bile büyük “K” ile karşımıza çıkan kadın karakterlere pek rastlayamıyoruz. Buna karşın ana akım yapımların en güçlü kalelerinden olan bilim kurgu türüne dahil edilen Raised by Wolves’ta kadın, bilim kurgu yapımlarındaki görünmeyiş/orada olmayış biçimlerinden bir nebze de olsa sıyrılmış görünür.

Anne bir savaş androidi; Baba ise arada bir bayat “baba şakaları” yapan, duygusal ikilemleri olan, kendisini Anne’ye ve çocuklara adayarak onlara kendini kanıtlama derdinde olan bir androiddir. Anne olası tehlikelere karşı dışarıda uçarak çevreyi tararken, Baba çocuklarla ilgilenerek, yiyecek bulmaya ve yemek hazırlamaya çalışır. Bu anlamda yeni dünyada cinsiyet kodları kısmen de olsa yer değiştirmiş gözükür.

Anne karakteri, hem kahraman hem ölüm büyücüsü (necromancer), hem katil hem hayat veren, hem anne hem de makinedir. Farklı kutuplar “anne” karakterinin bedeninde bütünleşir.

Raised by Wolves’un sinematik şovu Anne’nin soluk teninin bronz renkli zırha dönüşmesi ve kollarını açarak havaya yükselmesiyle başlar. Göğe yükselen Anne imgesi, hem retro hem de fütüristik bir stile sahip jenerikte de yer alıyor. Necromancer gözlerini takan Anne’nin bedenini bronz bir zırh sarar ve göğe yükselirken çarmıhtaki İsa’yı anımsatır. Tabii söz konusu görüntü Fritz Lang’ın Metropolis (1927) filmindeki ünlü bronz robot Maschinenmensch’a da göz kırpar.

Medusa, “Dişli Vajina” Motifi ve İğdiş Edilme Korkusu

Joseph Campbell’a göre kimlik sezgileri en çok anneyle bağıntılıdır. Anne imgesi baskın çıktığında yaşam ve ölüm ikiliği bile onun tesellisinin vecdinde anlam bulur. Doğa öldürücü, kurban edici aynı zamanda üretken ve verimlidir. İlkel mitolojide bulunan, gerçeküstücü ve nevrotik düşlerin yansımasında görülen folklorlarda “dişli vajina” (vagina dentata) veya “hadım eden vajina” olarak da bilinen motife benzer şekilde Anne karakteri “fallik anne” olarak öne çıkmaktadır.

The Acoustic Mirror (1988) adlı kitabında Kaja Silverman, odak noktasını sese kaydırarak, “ses”in dişil özneye özgün bir perspektiften bakma imkânı yaratması üzerinde durur. Silverman her öznenin eksik olma durumu ya da sembolik iğdiş edilme vasıtasıyla kurulduğunu öne sürer. Silverman’a göre ana akım yapımlarda eril sesin bedenden ayrı kullanılması durumuna sık sık rastlanırken; dişil ses, onu söylemin dışında tutan beden sınırlılığında kalır. Ana akım yapımlarda dişil sesin dilde, anlamda ya da iktidarda “gösteren” konumuna geçmesi oldukça zordur. Bu nedenle dişil ses, kolayca kulak tırmalayan çığlığa, mırıltıya veya sessizliğe indirgenebilir. Raised by Wolves’ta da Silverman’ın tezine uyumlu şekilde, “ölüm meleği” Anne’nin belki de en “unutulmaz” özelliği çığlıkları olur. Fakat alışılmadık olan, Anne’nin kulak tırmayalan çığlıkları ile iktidarı bir anlamda elinde tutması olur. Anne tıpkı Medusa gibi kendisine bakanı iğdiş ederek yok eder. Kendisine bakanı yok ederken kulak tırmalayıcı çığlıkları ölüm sirenine dönüşür.

Anneke Smelik’in kitabında geniş yer ayırdığı “maternal ses” olgusu, anne sesine dair inşa edilmiş kültürel fanteziyi genişletir. Bu fantezi, anne ile çocuğun bir olduğu uyum evresine olan regresyonu temsil etmediği gibi anne tarafından yutulma korkusu gibi negatif de bir anlam taşır. Medusa’nın Başı adlı metninde Freud, dişil cinsel organının görünüşünü iğdiş korkusuyla ilişkilendirir. İğdiş edilme korkusu, hiçbir zaman anneden kopamayacak olmanın verdiği bir korkudur. Bu nedenle ilkel mitolojilerden günümüzün görsel kültürüne kadar dişil cinsel organı, özellikle anneye ait olanı, korkutucu, dehşet verici olarak tasvir edilir.

Mitraikler ve Ateistler Arasında: Tanrının Yokluğu Hayatı Daha Anlaşılır Kılar Mı?

Raised by Wolves ‘ta Android Anne ve Baba, yerleştikleri gezende insan soyunu devam ettirmeye çalışır. Anne ve Baba’yı yaratan ateistlere göre doğa kusurludur. Tanrı gibi kusursuz değildir. Bu nedenle doğaüstü kavramlar reddedilmelidir.  Doğaüstü kavramları reddetmeye ve yavrularına ateizmi aşılamaya programlanmış olan Anne ve Baba, kısır cennetlerinde insan ırkının devamını getirmeye çabalar.

Mitraik adlı din, rahip ve kilise gibi kavramları kullandığı için Hristiyanlığa oldukça benzer. Dizide inananlar ve inanmayanlar arasındaki savaştan dolayı dünyanın sonunun geldiği bir dönemde insan, hem yok edici hem de yaratıcı konumuna erişmiştir. Gelişmiş ve görünüş olarak insandan ayırt edilemeyen robotlar yaratarak uzaya gönderen insanlık, tanrının yerine göz dikmiştir. İnsan görünümündeki robotlar teknolojinin, parçalama ve değiştirme yoluyla bedenin yeniden kurgulanmasına dönük bir araç olarak kullanıldığını gösterir. Ancak ne var ki, Anne de Baba da ebeveynlik dürtüleri ve duygulanımlarıyla hareket ederler. Duygularıyla hareket etmeleri android standartlarından sapmalarına neden olur. Androidlerin standart robotik değerlerden sapması, öznelik haline kapı aralar.

Androidlerin ruhu var mıdır? Özne olmak, ontolojik ve sadece insana mı aittir? Yapay zekâ sadece insanların “olmalarını istediği” kadar insan mıdır? Yoksa kontrolden çıkabilir mi? Bu sorular göz önüne alındığında dizinin üst katmanında sunulan inanç ve inançsızlık meselesinin özünde özne olma sorunsalının yer aldığı anlaşılır. Böylece yaratılan ve yaratıcı arasındaki ilişkinin hangi değerler üzerine kurulu olduğu tartışmaya açılır.

Anne kendisini özne olarak inşa eder. Dizide özne olmak bedensel ve ontolojik olarak değil; şefkat, fedakârlık, arzu, acı, merhamet gibi duygularla gerçekleşen edimlerin sonucu olarak kavranır. Androidler kendi ‘insani’ özlerini öne çıkaracak özel bir varlığa sahip olduklarını hissederler.

Mitraik dinine inananlar ve ateistler arasındaki çatışma, tarafsız şekilde sunulur. Ateistler daha barışçıl ve adaletli bir yaşam tarzı kurmaya çalışsa da Marcus’un Sol’un sesini duyması ve dokunarak “kutsal” olarak değerlendirilen bir yapıyı ısıtmasıyla, inanan ve inanmayan düzlemine tek taraflı bakılmadığı anlaşılır.

İnsan olmanın en temel unsurları utanç duygusuna sahip, empati kurabilen, arzulayabilen, özveri gösterebilen, merhamet edebilen bir yaratık olmasından ileri gelir. Androidlerin android standartlarından sapması gibi Marcus/Caleb’in kimlik ve kişiliği dönüşüme uğrar. Yüz ameliyatı veya ruhani olarak dönüşüme uğrayan bedenlerin “kim” olduğunun bir önemi kalmaz. Bu anlamda “kim”liğin süreksizliği vurgusu dikkat çeker. Marcus/Caleb örneğinde olduğu gibi farklı tekillikler aynı bedende etkileşime geçer. İnsan soyunun çıkarlarına göre davranabilmesi ve “iki” yüzlülük yeteneği, rolünü iyi becerebilirse ona her şey (Marcus gibi peygamber dahî) olabilme olanağının kapılarını aralar.

Günümüz gerçekliğine geri dönersek, insan ve yapay zekâ benzeşmesinin gelecekteki olası sonuçları düşünüldüğünde, beden ve “özne” düalizmi, içinden çıkılması güç bir boyuta evrilmektedir. Yapay zekâ ve insan arasındaki fark giderek azalmaktadır. Yapay zekâlar geliştikçe ve çoğaldıkça; ırkçılık, kimlik siyaseti ve hatta et yemenin etik boyutları gibi insanlık tarihinden beri kurgulanan, uygulanan ve çok da “ulusal” değerlerle korunan pek çok uygarlık eşiği, yeniden kurgulanmaya açık hale gelmektedir. Raised by Wolves, yapay zekânın her geçen gün geliştiği günümüz dünyasına, kendi dizayn ettiği ve “şimdilik” kontrol edilebilir olan makinelerle nasıl bir ilişki kuracağı üzerine daha fazla düşünme imkân tanımaktadır.

Kaynaklar

Bakır, B. (2008), Sinema ve Psikanaliz. İstanbul: Hayalet.

Boz, M . (2019). Kuşku ve Empati: Kartezyen Teori Bağlamında “Blade Runner 2049”da İnsan Felsefesi . SineFilozofi, 4 (8), 320-337.

Campbell, J. (1995). İlkel Mitoloji Tanrının Maskeleri. Kudret Emiroğlu (çev.). Ankara: İmge.

Kristeva, J. (1994). Kadınların Zamanı. Defter, İskender Savaşır (çev.). Bahar, 21, 23.

Silverman, K. (1998). The Acoustic Mirror: The Female Voice in Psychoanalysis and Cinema. Bloomington:Indiana University.

Smelik, A. (2008). Feminist Sinema ve Film Teorisi: Ve Ayna Çatladı. Deniz Koç (çev.). İstanbul: Agora.

, , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir