Nuh Tepesi (2019): Muhtar Cevdet’in Toplumunda Birey Olma Sorunsalı

Nuh Tepesi (2019): Muhtar Cevdet’in Toplumunda Birey Olma Sorunsalı

Share Button

“Yetersizliğinin farkında olan bir adama kızamazsın ki, merhamet edebilirsin ancak.”

İbrahim’in (Haluk Bilginer) yukarıdaki sözü dönüyor zihnimde. Nuh Tepesi (2019) filminin psikolojik alt metnine dair belki de en belirleyici ifade. Güçsüz yanlarının konuşulmamasını, hatalarının ilelebet örtülmesini direten erkeklerin yönettiği makûs coğrafyaların talihi. Dolayısıyla yerli bağımsız filmlerin zihin dünyasının dönüp dolaşıp aynı travmalar etrafında şekillenmesi, kendini tekrardan çok “hayata giriş 101” dersini henüz verememekten kaynaklı. Keza bu teşhisi sinemamızda sık ele alınan taşra fetişizmi için de yineleyebilirim. Kentlileşme yolunda köyünü, taşrasını yanında büyük şehre getiren ve kırsalı ardında bırakamayan bir sosyolojinin temelinde, yine kentlileşmenin aksine kasabalaşan bir ülke olarak gördüğüm ülkemizin, hâliyle entelektüelinin de meramının fasit bir daire içerisinde şekillenmesi normal.

Fakat kasabalı olmak kötü bir olgu olarak düşünülmemeli. Bu noktada kasabalı olmak ifadesinin nasıl doldurulduğu gerçeğini incelemek gerek. Uluslararası mecrada çalışmaları ile önemli bir yer edinen akademisyen Karabekir Akkoyunlu, Twitter hesabında aslında bu tanımı güzel ifade etmişti: “Medeniyet, “medine” yani şehirden gelir. “Civilization” da Latince “civitas” (kent) ile aynı kökten türemiştir. Hem Doğu’da hem de Batı’da, medeniyet yüksek kültür, sanat, bilim, felsefe seviyesine ulaşmak, yani şehirleşmek olarak düşünülegelmiştir. İbn Haldun, medeniyetlerin doğuş-yükseliş-çöküş döngüsünü, çöl kavimlerinin şehri fethettikten sonra zamanla kentleşmesi, kültürde, felsefede yükselirken kabile asabiyesi ve disiplininden uzaklaşması sonucu yine çölden gelen bir kabile tarafından fethedilmesi olarak anlatır. İbn Haldun’a göre medeniyet, yani şehirli olma hali, beşeriyetin bekası ve bayındırlığı için zorunludur. Bu anlayışa göre İslâm dahil hiçbir büyük din, hiçbir büyük devlet, hiçbir felsefe ve tabii hiçbir medeniyet çölde yeşerip büyümemiştir.”(1)

Bu detaylı açıklamayı daha iyi tetkik edebilmek için kendi coğrafyamız özelinde din-toplum arasındaki ilişkiyi irdelemek mühim. Toplumsal yapının din tarafından şekillendirildiğine ya da dinin toplumsal bir ürün olduğuna karar verdiğimizde karşımıza yeni bir gerçeklik çıkıyor. Gelenekler üzerine inşa edilmiş, sorular sormamış fakat cevaplarını hazır tutmuş tebaa. Filmde muhtar Cevdet karakteri (Mehmet Özgür) aslında bu rasyonalite için çizilmiş çok güzel bir karikatür. İbrahim’in terk ettiği coğrafya üzerinde tahakküm kuran bu vasat, kaba yapı Nuh Tepesi adı verilen yerdeki ağacı bir velinin kerameti ile özdeşleştirerek kendi kutsalını “yaratmış. Hz. Ömer’in yaşadığı bir hadise hemen aklıma geliyor. Hz. Ömer bir gün Rıdvan Biatı’nın yapıldığı(2) yere geldiğinde oradaki ağacın altında o ağacı bir totem yerine koyan cemaatin namaz kıldığını görür. Önce bu cemaati uyarır, davranışlarından vazgeçmediklerini fark edince de ağacı kesiverir. Filmdeki Ömer’i, “Ömer” yapmak karaktere haddinden fazla bir anlam yüklemek olabilir fakat bu kasaba toplumu ile baş etmeyi bir şekilde öğrendiğini, ağacın kutsal olmadığının apaçık farkında olduğunu da anlamımıza yardımcı olabilir. Okumuş cehaletin içinde yüzen yozlaşmış bürokraside işini ancak asabiyetle halledebileceğine karar vermesi de Ömer olmanın bir başka delili. Nitekim filmin bir sahnesinde beliren atanmış öğretmen karakterinin “bizim umuda ihtiyacımız var” sözlerinden bile vasata, cehalete ya da inanç psikolojisine gidecek olduğumuzda çaresizliğe teslim olma hâli kendini gösterir. Tanrı ve Devlet, halk için erişilmesi mümkün görünmeyen yapılardır.

Halk Dindarlığı

Aslında ağaca verilen anlam yani hurafeler üzerine kurulu yerel tarih, ortalama toplumsal portreyi en güzel betimleyecek şeydir. Kutsalın tezahür ettiği (hierofani) yerler olarak görülen türbe, yatır, mezar, kutsal ağaç, su, taş ile bu yerlerin usulünü oluşturan dilek, adak gibi davranış şekilleri ziyaret dindarlığı kavramını üretir. Bu tip yapı ve usuller “paralel din” kisvesinde, halk dindarlığının fonksiyonel yapısını gösterir. İslam dini, bütün evrensel dinler gibi yayıldığı bölgelerde karşılaştığı inanç olgularını temel inanç öğretilerine ters düşmediği sürece kendine eklemlemiş, bu da kendine has bir oluşum olan “halk dindarlığı/popüler dindarlık” fenomenini ortaya çıkarmıştır.(3) Fenomenolojik açıdan bakıldığında beşer üstü ilahi güç ve kudretin bulunduğuna inanılan bu tip yerlere ziyaret, kişinin buralardaki manevi güç, feyz ve bereketin kendisine de faydasının dokunacağına inanıştan kaynaklanır.(4)

Hikâyenin daha da öncesine gittiğimizde ise Eski Türkler, birtakım dağların, göllerin, pınarların, ağaçların, taşların ve tepelerin ruhu olduğuna inanırdı ve bunlara “yer-su” derdi. Dağlar ve tepeler yükseklikleri, gökyüzüne yakınlıkları dolayısıyla ululuk, yücelik ve ilahilik timsali kabul edilir, buraların insanüstü varlıkların, ilahların mekânı olduğu düşünülürdü. Büyük ölülerin mezarlarının genel olarak dağ başlarında bulunması bu yüzdendir.(5) Fakat Türklerin X. yüzyılda İslam’ı seçip konar-göçer hayata geçmesi, şifacılık kültürüne dayalı Şamanik eski geleneklerle uzlaşmak zorunda kalmalarına neden olur. Eski ozan ve kamlar yeni derviş ve şeyhler olur. Bu geçiş süreci mistik öğeleri ağır basan hurafeci bir Müslümanlık sürecini de başlatır.(6) Karşılaştırma yapmak gerekirse İslam’daki veli kültü, tıpkı Hristiyanlıktaki aziz kültünün ilk çağlardaki çeşitli doğa kültleriyle, mitolojik tanrı veya kahraman kültlerinden kaynaklanarak gelişmiş olduğu gibi veliliğin İslam’la doğrudan bağlantılı olmadığına paralel bir olgudur. Müslümanlığa şamanik kültlerden girdiği düşünülen işte bu veli olgusunu zamanla içine alan sünni doktrin, yardımın ancak Allah’tan geleceğinin bilinmesi koşuluyla bu olguya cevaz verir. Ayrıca tüm bu benzerlikler natürizm, animizm diye tabir edilen ata ruhlarına tapınma şeklinde tezahür eden Afrika, Amerika, Avustralya kıta yerlilerinin inançlarında da görülür. Keza Çin’deki Budizm, Hindistan’daki Hinduizmde de. Fakat yoğun popülasyona ulaşan bu inanış formları sanıldığının aksine yalnızca kırsalda değil aynı şekilde kentte, evrensel ve yüksek din anlayışı içerisinde “halk dindarlığı” formu olarak karşımıza çıkar.(7)

“Muhtar ve tebaası belki de Hz. Nuh’un gemisine binmeyi reddedenlerin düşünsel mirasıdır.”

Nuh Tepesi filminde Muhtar Cevdet, inanışını bu şekilde algılayan bir toplum yapısının temsilidir. Halkına geçim kapısı ve umut aşılayan bir yardımsever figür gibi görünmek için köye çıkan yolu genişletmek uğruna yol üzerindeki tüm ağaçları rahatlıkla kesebilir, taş ocakları ve HES projesi için halkını bu işin faydaları konusunda ikna edebilir. Fakat kutsal ağaç dokunulmazdır. Hâliyle ağacın kendisine yüklenmiş suni kutsallık vazifesini çıkardığımızda ağacın kendi yaratılışına bağlı hiçbir ehemmiyeti bulunmaz. Muhtar ve tebaası belki de Hz. Nuh’un gemisine binmeyi reddedenlerin düşünsel mirasıdır. O gün geldiğinde onları Tanrı değil o tepe, o ağaç kurtaracaktır. Muhtarın bizzat mensubu olduğu bu anlayış aslında uzun vadede melez bir kültürü kanıksatır. Sahih dini kültür, dinin özünden beslenemez duruma gelir ve yaratılmış olan ikinci kültür dinin yerine geçer. Bütün dinlerin özünden sapması, başkalaşması böyle bir sürecin sonucudur. Örneğin Hristiyanlığın yarattığı ruhbanlık sınıfı ve kültür vasıtasıyla temsil edilmesi böyledir.(8) Anadolu’daki cemaat ve tarikat yapıları da çoğunlukla toplum üzerinde din anlayışına şekil çizen en önemli oyuncular hâlini alır. Halbuki yazımın başında da belirttiğim gibi birey olamayan karakter kalabalık yapılar içerisinde hemhâl olmaz yalnızca kaybolur. Kulluk, maddi yani gözle görünür yapılara evrilir.

Muhtar Cevdet’in Toplumu

Diğer yandan sadece yakın zamanda izleyici ile buluşan Tolga Karaçelik’in Kelebekler (2018), Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı (2018) filmlerini dahi ele aldığımızda bir çocuğun özellikle yetişme evresinde baba figürünün yokluğu veya olmamayı tercih etmesinin yarattığı travmanın, kendini tekrar eden bir konu olarak görülmesi, aslında toplumsal hasarın halı altına süpürülmek istenmesi ile özdeştir. Başka şeylerle uğraşalım, dünya başka yöne gidiyor serzenişlerini duyuyorum. Fakat birey olabilmenin çözümlenemediği toplumlarda gelişmek, her daim aksak kalacak bir süreç. Yukarıda ifade ettiğim açılımın akabinde yazımın amacının salt bir Nuh Tepesi film incelemesi olmadığı aşikâr.

Ana karakterler baba İbrahim ve oğul Ömer (Ali Atay) arasındaki travmatik gerilim üzerine kurulan, kasabalılıktan çıkamayan ülke tipini fonuna koyan bir film Nuh Tepesi. Arka fon aslında teşhirdeki karakterlerin kaçmaya çalıştıkları fakat dönüp dolaşıp aynı yere döndükleri toprakları yani memleket. Özellikle ailesini ardında bırakarak Fransa’ya kaçan baba İbrahim’in ölüm gerçeğiyle karşılaşmasının ardından bu sefer de Fransa’da neleri bırakarak geri döndüğünü bilemediğimiz bir süreçte oğlu ile iletişim kurmaya çabalaması geçmişi temizlemeye belki yetmez ama gerekli yüzleşmeyi sağlar.

İbrahim ailesinden, ülkesinden neden kaçmış olabilir? Muhtar Cevdet’in toplumunda yaşamak istemediğinden mi, yanlış bir evlilikten mi, siyasi nedenlerden mi yoksa hepsi birden mi? Aslında bu sorunun cevabını bilemeyen ve sorunun kaynağını çözümleyemeyen entelektüellerin çokluğu, obenzeri filmlerin sayısını sürekli çoğaltıyor. Yönetmen Cenk Ertürk bu sorunla seyirciyi yüzleştirmek istiyor. Verdiği cevap elbet herkesi tatmin etmeyebilir. Fakat Tribeca Film Festivali’ndekileri ikna edebildiği de aldığı ödüllerden belli.

Filmin senaryosunda eksiklikler ve temas edilmeyen noktalar elbet var. Örneğin köyün imamının varlığının sakilliği, Elif karakterinin (Hande Doğandemir) katalizör görevi görememesi, üstelik bir gece ansızın Ömer ile 5 dakikalık bir konuşma yapabilmek için zorla filme kapıdan dahil edilmesi, Ömer’in sırf hesaplaşmak için mi babasının vasiyetini yerine getirmeyi kabul ettiği ve İbrahim’in, ailesinin geçmişte yaşamış olduğu gize anlam katan hiçbir tasvirin betimlenmemesi gibi.

Fakat bir ilk film için Cenk Ertürk’ü takdir etmek gerekir. Çünkü manevi anlamda oğluna travmaları dışında hiçbir şey bırakmayan bir babanın, günün sonunda yine oğluna yalnızca kendi cesedinin ağır yükü altında bir gelecek terk ediyor olması çok çarpıcı bir psikolojik gerilim öğesi. Oğul Ömer’in ise naif bir şekilde belki de babasına dair hafızasında bu zamana kadar sahip olamadığı hatıralardan biraz biriktirmek adına ona eşlik edişini izliyoruz. Birey olmayı beceremeyenlerin oluşturduğu toplumların yılların bakiyesi içerisinde eritemediği baba-oğul, kutsal sorunu bu hikâye.

Görüntü yönetmeni Federico Cesca yeterli bir performans sergilemiş. Gece çekimlerinde özellikle sınıfı geçtiğini düşünüyorum. Fakat kreatif unsur görmediğimi belirtmem gerek. Kurguda ise senaryodan en yüksek verim elde edilmiş. Bunda tabii ki Oscar adaylı Yorgos Mavropsaridis ile çalışılması büyük önem teşkil ediyor.  Yorgos; Sivas (2014), Ana Yurdu (2015) The Lobster (2015), The Killing of a Sacred Deer (2017), The Favourite (2018), Monos (2019) gibi uluslararası mecrada ses getiren filmlerin kurgu yönetmeni.

Yazımı sonlandırmadan önce, ağaç öğesi üzerinden dini kütleri bu kadar ele almışken yine bir ilk film olan ve Türkçeye Meçhul Aziz olarak çevrilmiş 2019 yapımı The Unknown Saint‘i de tavsiye etmek isterim. Faslı Yönetmen Alaa Eddine Aljem’in yoğun bir şekilde Roy Andersson sinemasından izler taşıyan filmi, Nuh Tepesi‘nden gerilim yönü ile ayrılmasına karşın, aynı sorunu mizahi şekilde ele alıyor: Kutsal mit. Olay örgüsü ise Coen Kardeşler’in Fargo‘suna (1996) öykünmüş bir yapıya sahip. İzlemeye mutlaka değer.

The Unknown Saint (2019)

Berberilerin yaşadığı Fas çöllerindeki bir kasabada, yine bir türbe ve ağacın etrafında gelişen hadiseler ilgi çekici. Filmdeki karakterlerin herhangi bir öznel ismi yok. Toplum içindeki konumları üzerinden bu ayrıştırma yapıyoruz. Younes Bouab’ın başarılı şekilde canlandırdığı ana karakter olan hırsız, söz konusu köye yakın bir tepeye polisten kaçarken gömdüğü bir bavulu, hapisten çıktıktan sonra almak için tekrar köye geliyor. Bavulun gömüldüğü tepede artık ismi bilinmeyen veli ya da azize ait bir türbe yer alıyor. Türbenin etrafında lokalize olmuş seyyar tüccarlar, şifa uman Berberi halkı, asla düşmeyen yağmurları bekleyen çiftçiler, köye yeni gelen doktor ve onu sadece bir eğlence izleği olarak gören, umudunu türbede arayan köylülerin taşra trajikomedisi anlatıya eşlik ediyor.

Kaynaklar ve Notlar

(1)https://twitter.com/ulu_manitu/status/1282799985243938823?s=20

(2)Mekke’de gördükleri baskılardan dolayı Medine’ye göç eden Müslümanların Hz. Muhammed’e, ölene dek savaşacaklarına dair ettikleri yemin.

(3)Günay, Ü. (2003). “Türk Halk Dindarlığının Önemli Çekim Merkezleri Olarak Dini Ziyaret Yerleri”, Kayseri: Erciyes Ü.S.B.E.D. (15), s.6.

(4)Ak, M. (2012). “Ziyaret Fenomeni Çerçevesinde Türk Popüler Dindarlığı: Aziz Mahmut Hüdayi Türbesi Örneği”. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Doktora Tezi.

(5)Hançerlioğlu, O. (1997). Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitabevi (4. Baskı), s.151.

(6)Ocak, A.Y. (1996). Babailer İsyanı, İstanbul: Dergah Yayınları, s.81.

(7)Ocak, A. Y. (1997). Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler, Ankara: TTK, s.6.

(8)Günay, M., (2002). Hurafeler ve Batıl İnançlar. İstanbul: Sevgi Yayınları, s.27.

(9)Prof. Dr. Arslantürk, Z., Prof. Dr. Amman, T., Sosyoloji, İstanbul: Çamlıca Yay., 2001, s.309.

, , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir