American Beauty (1999): Oyun Oynamayı Bırakan İnsan (Bölüm 1)

American Beauty (1999): Oyun Oynamayı Bırakan İnsan (Bölüm 1)

Share Button

Yirminci yüzyılın Amerikan sineması, gerek kendi devlet mekanizmalarının propagandası olarak gerekse doğrudan doğruya kapitalizmin çıkar odağını bunun besliyor olmasından bir “Amerikan Rüyası” inşa etti. Bu rüya, Amerika’nın ve onun kapitalist politik ekonomisinin insana, ama çalışan ve hak eden insana nasıl da bir kurtuluş, bir ulaşım noktası verdiğini gösterdi. Bu inşa modeli, geleneksel ilişki formunu takip eden iki heteroseksüel ebeveynden ve onun heteroseksüel çocuklarından oluşan, 20. yüzyılın ekonomik arka planından yola çıkılarak var olduğu iddia edilen “orta sınıf”a mensup bir aileyi içeriyor. Bu ailenin banliyö denilen bahçeli, birden fazla katlı birer evi, arabaları, ferah ve refah bir çevreleri mevcut. Bu çevrenin neredeyse tüm filmlerdeki içeriği ise, sokaklarında çocukların kısa pantolonlarla bisikletler sürdüğü, evcil hayvanların kapı önlerinde koşturup durduğu, sokakların temiz olduğu bir içerik. İzleyici ise, süregelen propaganda filmleri boyunca bu çevre temizliğinin ve düzenliliğinin ailenin içine de yansıdığını, ebeveynler ve çocukları arasında ahenkli bir ilişki olduğunu görmek durumundadır. Bu ahenkli ilişki yeni ahenkli ilişkilerin temennisidir. Ahenkin koruyucuları olan ebeveynler birer kariyer inşa ederek gelir sahibi olurlar, bu geliri kullanarak çocuklarına geleceklerini kurma fırsatını verirler. Çocuklar da tıpkı ebeveynleri gibi birer işe sahip olmalı, onların gidişatını sürdürmeli, yeni çocuklar yaratıp onları da bu ahengin var edicisi olan sisteme uygun kılmalıdırlar. Özcesi, Amerika, ebeveyn nesli ile kapitalizmi başarmış olduğundan bunu başaracak yeni bir nesli de bu ebeveynler ile inşa ediyordur. Çekirdek ailenin kapitalizmdeki önemi budur. Bu, özel mülkiyet ile federal devletin başarılı bir öyküsüdür. 20. yüzyılın bitmesine bir yıl kala miladını doldurmuş bu destanın absürt bir eleştirisi olarak Amerikan Güzeli (American Beauty) filmi tam da bu noktada devreye giriyor.

Lester ve tüm öteki karakterlerin film içerisindeki dönüşümleri doğrudan doğruya yabancılaşmanın eleştirisidir. Her biri bastırılmış, çarpıklaştırılmış kendilerini gerçekleştirme deneylerine girişirken, bunu başaramayacak olmalarının karşısında bunalımlara, şiddet dolu anlara girişirler. Bu noktada hatırlamamız gereken terim ise, Johan Huizinga’nın “Homo Ludens” terimidir. Huizinga’nın kitabında da belirttiği üzere insan ne doğrudan “Sapiens” unvanını ne de “Faber” unvanını alabilir; çünkü insanı nitelediği iddia edilen bu unvanlar aslında kendisini tam olarak kapsamıyorlardır. Huizinga, bu sorunsalın çözümü olarak da “oyun”un ve “oyun oynama”nın öneminden bahseder. Ona göre insanın dönüşümünde oyunun nihai bir önemi mevcuttur. İnsanın kendi neşesinde, zevkinde oyun, tarihsel süreç boyunca bir yaşam alanıyken; günümüzün kapitalist, kar odaklı dünyasında bu alan yok edilmiş ve insanı yabancılaştırmıştır. Yani gündelik olayların monotonist gidişatlarına takılı kalan insanların sıkıntısının temeli oyunsuzluklarındadır.

american-beauty-1

Filmde Ricky’nin bir poşeti dakikalar boyunca izleyip, onun kendisiyle oyun oynadığını söylediğinde yaşadığı tutku, Huizinga’nın yaklaşımıyla anlaşılabilir. Poşet, neredeyse tüm yükümlülüklerden sorumluluklardan uzak bir andır, herhangi bir kar getirmeyen, herhangi bir iş yükü sağlamayan, insanın şahit olarak dahil olduğu, doğrudan doğruya deneyimdir. Ricky, poşeti izlerken dünyaya şahit olur, bunun karşısında tutku duyar ve deneyimlediği şey ise, oyundur. O, kamerasını yaşadığı her anın içerisinde gezdirerek bu oyunu aramaya, yabancılaştırılmış gerçekliğin dışına çıkmaya, deneyim sağlamaya çalışıyordur. Ricky, çelişkisinin içerisinde gelişir. Bu çelişki bir yandan onun ailesinin baskıcı yanı iken bir yandan da bu baskıcı aileye karşı getirdiği çözümlerdir. O hem ailesindeki faşist çelişkilerin hem de bunun karşısındaki mücadeleninin öznesidir. Hayali bir işi gösterip, faşist gibi davranıp bir yaşam alanı kazanıyordur, bu kazandığı alanı insanlara uyuşturucu satarak kendisine gelir elde ederek kullanıyordur. Kendisine yabancılaşmadan var olmanın çıkarcı denilebilecek bir yöntemini bulmuştur. O, sistemin tüm açıklarını değerlendiren bir bireydir artık. Tam da bu sebeple sistemin dışlamak için tüm gücünü kullandığı birine dönüşür. Bu yaşam alanı ve iş ilişkisini anlamak için en faydalı örnek, var ettiği yaşam alanının zorunluluklarına uymadığı ilk şiddet anında okuldan alınıp, iktidarın hapishanesi olan deli kliniğine yatırılmasıdır.

Ricky’nin sistem gediklerinden ilerleyişine bir yemek sırasında onunla ot içerken şahit olan Lester da bir keşif anı yaşar, onun yaptığını yapmaya başlayacağı an budur. Lester, ofis dünyasının sıkışmasından hileler, çelişkiler vasıtası ile kurtulur. Teker teker doyurulmamış tüm arzularını tamamlar. Araba satın alır, fikrini sansürden arıtır, Angela ile sevişmek için onun istediği insana dönüşür. Lester’ın hamlelerinde doğrudan doğruya bir aydınlanma hareketi yahut devrimci bir dönüşüm yoktur. O, yabancılaşmış dünyası içerisinde var olmuş çelişkilerini beslemek için mücadele verir. Yaşamının bunlarla nihaileşeceğine inanır. Kendisini Carolyn’den daha uzakta görür, onu nesnelere ve statüye karşı olan modern sinizme bulanmış olarak görür. Lester’ın kurtuluş süresi boyunca Carolyn’den pek de farklı olmayan ama daha az “saygın” nesnelere yöneldiği bellidir. Lester, arzuları olduğunu kabul edip, bu arzuların bastırılmasındansa onlar için yaşamayı tercih eder. Bu arzuların içerisindeki çelişki ve arzuların arzulanmasındaki iktidar kaynaklı ağlarla ilgilenmez. Örneğin kendisinin Angela’ya olan ilgisi pornografik denilebilecek bir ilgidir. Angela’nın seksapel imajı karşısında, onun bir tutku nesnesi olmasından etkilenir. Onun bakire olduğunu öğrendiğinde cinsel isteğinin yok olmasının sebeplerinden biri de budur: Eğer Angela bakireyse pornografik bir tutku nesnesi değildir; Lester’ın onun üzerinden kurduğu tüm fantezilerin kaynağı onun seksapel imajıdır, bu yıkıldığı anda fanteziler de yıkılır. Lester, arzusunu gerçekleştirecek zemin yok olduğu anda arzusunun bağından da kurtulur. Bu, soyut çelişkileri anlamlandıramayacak kadar çelişkilerin içerisinde gelişmiş bireyin, somut çelişki karşısındaki anlık aydınlanmasıdır. Gül, sonsuz anlamını kaybetmiştir. Lester, filmin sonuna kadar kendi yabancılaşmasından, bunaltısından kurtulmaya, arınmaya çalışır, finalde de bunu yaptığına inanır bir şekilde ve ölür. Angela’ya ulaşmış, onu bilmiş ve nesne parçalanmıştır. Finalde ise, Lester’ın yaşamıyla ilgili hatıraları bu son anlar ile ilgili değildir. Lester, oynadığı zamanları anlatır. Çocukluğunun, çocukluğuyla bahsettiği yabancılaşmanın uzağındaki haliyle yaşamını hatırlar. Jane ile Caroly’ni bile oyunun içerisinde, çocukluğun içerisinde anımsar. Kendisine dayatılan ekonominin, evin, mekanın, yapının dışında vardır. Deneyimlediği şeyler imajlar değil doğrudan doğruya anlardır, gerçekliktir. Ricky’nin poşeti görmesi gibi o da yaprakları, bir arabayı, çocuğunu ve eşini görür. Çelişkilerden gelişen kişisel yarıklarının gerisine çekildiğinde Lester’ın nihai döngüsü izlediği şeylerdir.

Sam Mendes’in bu başyapıtı, Amerikan rüyası ve kapitalizme absürt bir eleştiri olmanın yanı sıra finaline kadar gizlice işlenmiş bir dramadır. Film, kutsallaştırılmış çekirdek ailenin, banliyönün, orta sınıfın çelişkilerinin içinde buna sıkışıp kalmış, ne olduğunu anlamaya vakit bulamayan, kurtuluşunu gene köleleştirdiği arzuların içerisinde arayan insanların öyküsünü anlatıyor. Bu öykü, tabii ki kurtuluşu sistemin ağında arayan her kurtuluşun sonunu takip ederek bitiyor.

, , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir