Sonbahar (2008): Her Şeye Rağmen Ölmek Güzel Midir?

Sonbahar (2008): Her Şeye Rağmen Ölmek Güzel Midir?

Share Button

Darbe dönemlerinin F tipi cezaevlerinde mahpusluk şartlarına isyan ederken dönemin iktidarına da isyan eden mahkûmlara hoparlörlerden okunan mesaj bu sözlerle başlar: “Dikkat, dikkat! İnsan hayatı en değerli varlıktır.” Özcan Alper’in Sonbahar (2008) filmindeki Yusuf da darbe zamanında içeriye alınmış, işkenceye uğramış, açlık grevine girmiş ve sürecin sonunda ciğerinin işlevini kaybetmiş bir devrimcidir. Doktor muayenesine gittiğinde doktor kendisini uyarılara rağmen açlık grevine gittiği için azarlarken Yusuf camın ardındaki kargayı görür. Bu karga tüm film boyunca ona eşlik edecek imgedir, bir tür geçmişi ve kurbanlaşmayı niteler. Nasıl ki yüce tanrı Zeus’a isyan etmiş, Prometheus her şafakta ciğerini tüketen bir tür kartala mecbur bırakılmışsa Yusuf da gittiği her yerde göreceği ölüm ile yaşamı, kurban oluş ile mücadeleyi bir tür karga ile paylaşmak zorundadır.

Yusuf’un kargaya bakışında bir tür imreniş bile mevcuttur, karganın yaşamı deneyimleyiş şekli onda bir tür yaşam seçeneğini uyandırır. Sonbahar, izleği boyunca en değerli varlık olan insanın “değer” nicelemesinin ne olduğunu gösterir. İnsan bir tür emek kodudur, oydur, güçtür, tüketilebilendir; insan, sistemin akışının şimdilik en pratik ve en ucuz yoludur. Hapishanelerde, doktor azarlamalarında, sokaktaki herhangi bir sohbette yinelenen şey eninde sonunda “aykırı” olmanın sorunlu oluşudur. En güzel yıllarını sosyalizme adadığı için deli olan Yusuf’un ölümü, daha hapishanedeyken bireysel bir şekilde gerçekleşmiş gibidir; hapishaneden çıktığında dünyanın düzeni yerli yerindedir, farklılaşan yegâne şey Yusuf’un yaşamını yok eden ciğeri ve yoldaşlarının yaşamdaki yerleridir. Ciğeri çürümüş, yoldaşları yaşama dâhil olmuştur. Yoldaşları ile yaşadığı tüm anlar ölmüş babasının yaşamını izlediği fotoğraflara dönüşmüştür: yaşamın belli-belirsiz ve eksik birer kopyası olmuşlardır.

Devrim, geçmişte kalmış hali ile Yusuf’u yaşamdan dışlamıştır. Öyle ki Yusuf ideolojisiyle, mücadelesiyle, düşünüşüyle değil de bir tür teknik işçi olarak elindeki işi “matematik öğretmenliği” ile işe yarayabilir halde kalmıştır. Devlet, bir tür köken olarak aldığı geçmişi gerçekleştirmiş, hapishanelerde önce böldüğü sonra dışladığı ve nihai olarak öldürdüğü isyan vücudunu ancak ve ancak sağlığını yitirdiği anda salmış bir halde tamamlanmıştır. En güzel yıllarını sosyalizme verecek kadar deli olmayanlar ya Eka gibi sömürülmüşlerdir -ki kendisi Rus kökenli olduğu için dağılmış SSCB’yi niteleyecek bir haldedir- ya da Mikail gibi sürüklenmişlerdir. Eka, göçtüğü topraklarda bir seks işçisi olmak zorunda kalmışken Mikail de geçici süreliğine başladığı işin içine sıkışıp kalmıştır. Devletin, kapitalizmin ve elbette ki otoritenin zaferi umutsuz, dayanaksız ve sonsuz bir halde muzaffere dönüşmüştür. Yusuf için yaylaya çıkmaktan bir kadınla hiçbir sömürü olmadan sevişebilmeyi, yurt dışına çıkmaktan bir çocuğa yardımcı olmaya kadar her şey bir tür yaşama hareketidir; kendi olarak tüm hayatını ölümünün öncesine sığdırmaya çalışır. Yaşadığı her şey “şimdi”nin gazabına uğrar. Devrim olamadığı için her şey zaman içerisinde bölünmüş, şimdinin iktidarı geçmişin oluklarından sömürüyü geliştirmiş ve Yusuf’un yaşayabileceği her anı yıkmıştır. Yardım edeceği çocuk bir başkasıdır, seveceği kadın seks işçisi olmak zorunda kalmıştır ve ülkeden kovuluyordur, en yakın arkadaşı her şeye yabancılaşmıştır ve annesi yalnızca onsuz yılları yaşayacak bir ağıt halindedir. İktidarın, devletin geçmişi o anda kalmamış yahut o an içerisinde erimemiş, aksine güçlenmiş, merkezileşmiş ve geçmişi yineleyerek şimdiyi işler hale getirmiştir. Hiç kimse gidenleri hatırlamıyordur, Yusuf’un mücadelesi boyutsuzlaşmış ve unutulmuştur. Yusuf aradığı hiçbir şeyi bulamadığı bir şimdinin içerisindeyken aslında geçmişin içindedir. Yaşam, tüm tüketen, ötekileştiren ve sömüren yönü ile şimdidedir. Şimdi, inkâr etmesinin mümkün olamayacağı bir geçmiş bütünüyle var olmuş haldedir ve neredeyse her anda aynı anonsu niteler durur: “Her şeye rağmen yaşamak güzeldir.”

Buna karşı çıkabilecek yegâne seslenişin yani “Kahrolsun faşist diktatörlüğün!” sesi ise hapishane duvarlarının berisine sıkıştırılmış haliyle öldürülmüştür. Özcan Alper’in Sonbahar‘ı geçmişin geçmişte kaldığı sanrısının karşısında duran bir tür ağıt filmi. Çökmüş ciğerlerine rağmen bir tulum örüp onu çalan Yusuf’un aradığı şey ise o cümle:

Her şeye rağmen ölmek güzel midir?

, , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir