Raise the Red Lantern (1991): Ataerkil Düzendeki Yalnız Kadının Rengi Kırmızı

Raise the Red Lantern (1991): Ataerkil Düzendeki Yalnız Kadının Rengi Kırmızı

Yazar Puanı5
  • Yönetmenin favori oyuncularından Gong Li’nin ruh halini dışa vuran katmanlı oyunculuğuyla renklenen, ses/sessizlik üzerinden çoğu sahnesini anlamlandırmamız gereken Raise the Red Lantern, Li’nin bakışlarıyla yazdığı, Zhang’ın ve Lun Yang’ın ise görsel becerisiyle taçlandırdığı kırmızı bir şiire dönüşür.
Share Button

2016 yılında yönetmenliğini yaptığı The Great Wall (Çin Seddi) ile adından çokça söz ettiren, öncesinde Hero (Kahraman, 2002), House of Flying Daggers (Parlayan Hançerler, 2004) ve Curse of the Golden Flower (Altın Çiçeğin Laneti, 2006) ile yankı uyandıran Yimou Zhang, Çin sineması için en önemli isimlerin başında geliyor. Raise the Red Lantern (Kırmızı Fenerler, 1991) ise kariyerinin ileriki dönemlerinde epik sinemaya kayan yönetmenin ilk yıllarında yer alan dram türündeki filmlerinden en dikkat çekeni. Ataerkil düzeni ve kadının toplumdaki konumunu 1920’lerin Çin’inde ele alan yönetmen, teklemeksizin süren sisteme sanat yoluyla eleştiri getirirken, Su Tong’un genç yaşında yazdığı Wives and Concubines adlı romanı uyarlamayı tercih ediyor.

On dokuz yaşındaki Songlian, Chen ailesinin geleneklerine itaat etme gerekliliğiyle henüz tanışmamışken, bir üniversite öğrencisidir. Maddi koşullar ve üvey annesinin baskısı hasebiyle zengin ve soylu bir adama dördüncü eş olarak gitmeyi kabul etmek zorunda kalır. Zengin erkeğin kurduğu düzende üç kişilik gruba dördüncü olarak eklenen Songlian, Çin gelenekleri gereği, filme de adını veren ve neredeyse hiçbir sahnede eksilmeyen kırmızı fenerlerle karşılanır. Grup bilinciyle hareket eden üç eşin rutin alışkanlıklarını ileriki zamanlarda yıkıma uğratacaksa da, bir üniversite öğrencisi olarak kültürlü bir sınıfa mensup oluşu ataerkil dizge içerisinde Songlian’a hiçbir ayrıcalık tanımaz. Yimou Zhang, farklı statülerden seçtiği eşleri tek bir erkeğin himayesinde bir araya getirirken, çok eşliliği, ataerkil düzendeki kadının yerini, maddiyatla ve sosyal statüyle ilişkili olmayan bir “kader” olarak ele alır. Yönetmenin favori oyuncularından Gong Li’nin ruh halini dışa vuran katmanlı oyunculuğuyla renklenen, ses/sessizlik üzerinden çoğu sahnesini anlamlandırmamız gereken Raise the Red Lantern, Li’nin bakışlarıyla yazdığı, Zhang’ın ve Lun Yang’ın ise görsel becerisiyle taçlandırdığı kırmızı bir şiire dönüşür.

Mekan kullanımı, simetrik kadrajlar ve derinlik gibi ögeleri kusursuzca işleyen yönetmen, fotoğrafçılık kariyerine ait doneleri filmine eksiksiz yerleştirir. Filmin durağanlığının yarattığı gerilim ve sabırsızlık, müziklerin ve efektlerin doğru kullanımıyla beraber bu duyguların şiddetini de tırmandırır. “Efendi”, geceyi hangi kadının odasında geçirecekse kırmızı fenerler oraya asılır, o kadına ayak masajı yapılır. Fenerlerin büyük bir titizlikle süren asılma seremonisini ayrıntılarıyla veren yönetmen, bu sahnelerde kırmızıyı başrole taşır. Ayak masajı esnasında kullanılan aletlerin çıkardığı ses, Songlian üzerinde tarif edemeyeceği bir duygu yaratır, aslında her akşam masajın kendisine yapılmasını ister. Songlian, bu ortama ait hissetmeyip diğer kadınlarla mücadele etmekten imtina etse de, sesi her duyuşunda büründüğü ruh hali tıpkı bir kamçı gibi huzursuzluğunu dürter, onu da bu yarışın içine çeker. Kaderin kırmızı ipliği, Songlian’ın kaderini de diğer kadınlarınkiyle birleştirir.

Opera sanatçısı olan üçüncü eşin evinin bir sahne gibi dekore edilmesi veya zina suçu işleyen eski kadınların idam edildiği ölüm odasının hala duruyor olması, kimsenin geçmişini unutmaması gerektiğinin altını çizer, erkeğin huzurunda kadınlara geldikleri yerleri hatırlatır. Raise the Red Lantern, kullandığı semboller ve mevsim geçişleri ile karakterlerin dönüşümlerini, özellikle de Songlian’ın değişimini gözler önüne serer. Filmde hiçbir zaman baharın gelmeyişi, finalin, Songlian’ın eve geldiği mevsim olan yazda tamamlanması, Zhang’ın bir döngünün peşinde koştuğunu da açık eder. Bu döngü, bir anlamda hiçbir şekilde iyileşmeyen, babadan oğula sürüp giden erkek egemen sistemi temsil ederken, aradaki baharı göremeyişimiz de durumun vahametini pekiştirir.

Songlian’ın, fenerlerin onun evinde yandığı bir akşam, yemeği diğer kadınlarla değil erkekle birlikte evinde yemek istemesi, yüzyıllardır süren geleneği bozan ilk adım olur.

Georg Simmel’in Biçimsel Sosyolojisi: Sayılar ve Mesafe

Toplumsal yaşamın temellerini güdü ve çıkarlar doğrultusunda etkileşim halinde olan bireylerde arayan Georg Simmel’in “bireysel bilinç”ine göre, kişiler bilinçli olarak etkileşime geçerler. Tabakalı bir toplumsal yapı düşünüldüğünde, hiyerarşi içindeki bireyler alt ve üst olması fark etmeksizin birbirlerine yönelirler, aksi halde tabakalaşma biter ve etkileşim sonlanır. Raise the Red Lantern filminde Songlian’ın diğer eşlerle arasında gelişen ilişki de tam olarak böyledir. İlk eşten son gelene, hatta hizmetçilere varana dek kadınlar arasında gelişen iletişim/iletişimsizlik, mecburen birbirleriyle iyi geçinmelerine, çoğu zamansa maskelerini düşürerek birbirlerinin arkalarından kuyu kazmalarına neden olur. Dört kadın arasındaki dengeler sürekli değişir ve durağan hikayenin dönüm noktalarını bu nüanslar belirler. “(…) bu ilişkiler sürekli olarak insanları bir arada tutar. Her an bu bağlar eğilip bükülür, terk edilir, tekrar ele alınır, diğerleriyle değiştirilir, diğerleriyle iç içe geçirilir.” (Simmel, 1908/1959 b:327-328)

Yine Simmel’e göre ikili ve üçlü grup arasında bariz farklılıklar vardır. İkili içinde kişiler bireyselliklerini öne çıkarabilirken üçlüde tekdüzeleşme, gruplaşma, bireysellik kaybı ihtimali yatar. Üçlü grupta, tabakalaşmanın ve otoritenin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü üçlüden biri, diğer ikisi arasındaki ilişkide etkin rol oynayabilir, olayların seyrini kendi çıkarı doğrultusunda değiştirebilir. Nitekim Songlian kuma olarak kadınlara katılmadan evvel üç eş arasında yaşananlar da tam olarak böyledir. Efendilerinin gözünde daha kıymetli olmak, erkek çocuk doğurabilmek, gözde olarak kalmak için kadınların yapamayacağı yoktur. Songlian’ın gelişiyle beraber grup büyür, dengeler değişir. Grup büyüdükçe birey giderek yalnızlaşır ve bir başına kalır. “Birey, toplumla birleşir yine de ona karşı koyar.” (Coser, 1965:11) Songlian, diğerleriyle iyi ilişkiler kurmayı denese de zamanla içten içe bilenir ve karşı koymaya, reddetmeye, saf değiştirmeye başlar. Öyle ki erkeğine aşık hizmetçisi Yan’er’a bile düşman kesilir. Hayali, efendinin dördüncü hanımı olmakken gelen dördüncü kadınla birlikte öfkesi iyice kabaran Yan’er da, diğer kadınlara ayak masajı yapılırken kendisi seçilmediği için öfkelenen Songlian da aynı hayali paylaşır. Biri hizmetçi, biriyse seçilmiş kadındır; fakat ikisinin de kaderi aynıdır.

Öte yandan Simmel, artan grup büyüklüğü sebebiyle birey üzerindeki denetimin azalacağına, bireyin bireyselleşeceğine de inanır. Yani birey hem özgürleşir hem de bireyselliği tehdit altındadır. Kaybolan flütünü hizmetçinin çaldığını düşünen ve odasını aramaya giden Songlian, Yan’er’ın, odasında kırmızı fenerleri yaktığını görür. Oysa lider erkek, kadınlardan birini seçmediği veya kadın hamile olmadığı sürece odasında fenerler yanmaz. Hele ki bunu hizmetçi statüsündeki birinin yapması büyük bir suçtur. Simmel’e göre altta yer alanlar iktidara rağmen daha özgürdür. Yan’er’ın, gözlerden uzak odasına astığı kırmızı fenerlerle kendince yarattığı bireysel alan, gördüğü andan itibaren Songlian’ı deli eder. Aslında bir anlamda kendi kısıtlı alanına karşı öfke duyar. Hizmetçi kızı yenmek için iyice hırçınlaşır, öyle ki istemeden de olsa kızın ölümüne sebep olacaktır.

Songlian, bu sırra karşılık kendisi de yeni bir sır öğrenir; İkinci Hanım, onun ölmesi için büyü yaptırmıştır. En başından beri kendisine iyi ve sevecen davranan İkinci Hanım’ın gerçek yüzü ortaya çıkınca dengeler bir kez daha alt üst olur. Kadınlar, adeta kölesi oldukları erkek için yalan ve entrikaya başvurmaktan kendilerini alıkoyamaz, içinde bulundukları yarışın galibi olabilmek için her defasında kendilerinden biraz daha ödün verirler. Songlian ise diğerlerinden daha dik başlı oluşuyla ve sert çıkışlarıyla ayrılır. Nitekim finalde de kurtuluş yolu olarak ölmeyi değil delirmeyi, ataerkil dizgeyi inkarı seçecektir.

Uzun ömrün sembolü olarak, geleneklere göre hamile kalan hanımın evindeki fenerler gece gündüz yanar. Erkeği her gece odasında tutmak için hamile olduğu yalanını söyleyen Songlian’ın yalanını ortaya çıkaran ise geldiği günden beri mücadele ettiği hizmetçisi olur.

 ‘Yabancı’

Simmel’in Yabancı adlı denemesindeki “Eğer o, çok yakın olsaydı artık bir yabancı olmayacaktı ancak çok uzak olsaydı, artık, grupla herhangi bir temas kurmayı kesecekti,” pasajına, Raise the Red Lantern filmindeki “yabancı”yı tanımlarken de başvurulabilir. Songlian, başta bir yabancı olduğu için hem tehdit unsuru hem de müstakbel dosttur. Zaman içerisinde yabancısı olduğu grubun daimi üyesi olur, baştaki mesafe ortadan kalkar, yabancı sıfatı “sıradaki” kadına geçer.

Film boyunca lider erkeğin yüzünü tam anlamıyla göremeyişimiz, perdeyle veya uzak açıyla yüzünün her defasında bölünmesi, kadınlar arasında süren iktidar savaşını erkek odağından uzaklaştırarak ele almaya da olanak tanır. Sistemi eleştirirken kadınları merkezine yerleştiren hikaye, bu anlarda erkeği yabancı konumuna çeker.

Çin Geleneğinde Beyaz Matem

Batı’da beyaz, saflığın ve masumiyetin sembolü olup genellikle düğün gelenekleriyle, güzel anlarla ilişkilendirilir. Buna rağmen Çin geleneğinde beyaz, matem ve üzüntüyü simgeler. Çinliler için mutluluğun rengi kırmızıdır ki düğünlerde kullanılan dekorasyonlar da bu renktedir. Kırmızı, aynı zamanda sadakat ve cesaretin, filmde ise “yalnız” Songlian’ın rengidir. Raise the Red Lantern’ın ölümü konu edinen kısmının kışa denk gelmesi ve ortalığın beyaza bürünmesi, bu matemi ifade eder. Finalde, istemeden iki kişinin ölümüne sebep olan, bir ölüyle karşı karşıya kalan ve nihayet akli dengesini kaybeden Songlian, eve ilk geldiği andaki kıyafetleriyle kalır, başladığı yere döner. Kuramadığı bireyselliğini, diğer kumalardan delirerek ayrıldığında kurabilir. Adı dördüncü hanım olarak kalsa da, o artık evin yegane, yabancı olmayan, daimi delisidir. Her şeye rağmen kırmızı fenerler yanmaya, ataerkil düzen güç kazanarak sürmeye devam eder. Bahar gelmez ama beşinci hanımın eve gelişi gecikmez.

Kaynakça

1) PSİNEMA: Sinema ve Psikoloji Dergisi Sayı 9, Ekim 2009, Sayfa 53-57, Özlem Demren, Kırmızı Fenerler/ Raise the Red Lantern (1991)
2) https://www.animefantastica.com/kaderin-kirmizi-ipligi
3) http://tr.tiens.eu/tr-bg/cin-ile-ilgili-neler-biliyorsunuz/cin-sembolleri/
4) Ritzer, G., Stepnisky J., (2014). Sociological Theory, De Ki Basım Yayım.

 

, , , , , , , , ,

1 comment

  1. Vedat Levent

    Bana kalırsa, “efendi”nin her zaman uzak çekimde olması özenle tercih edilmiş bir durumdur. Elde edilmek istenen “efendinin” ( dolayısıyla özel ayak masaj, özel hizmet, menüyü düzenleme yetkisi gibi hakların ), “hanımlar” arasındaki rekabeti nasıl bir vaziyete getirdiği ve bütün bunları elde etmek istedikleri için değil de, daha çok bir birlerine nispet yapma amaçları güttüğünü görüyoruz. Efendinin burda cok da önemli bir rolü yok. Filmde, ataerkil düzenin kayıtsız şartsız devam ettiğini görüyoruz. Gerek ölüm olsun, gerekse akli dengenin yitirilmesi durumu. Bütün bunlar, yüzyıllardır süre gelen bu düzenin işlemesine mani olmadığını görüyoruz. Zira 5.hanım çok geçmeden geliyor. Filmin ilk sahnesinde de 4.hanımın söylediği gibi, gerçek sevginin veya aidiyetin herhangi bir önemi yok evliliğinde. Zengin olması yeterli oluyor onun evliliği için. Kadınlar parayı tercih ettikçe bu düzen asla değişmeyecektir. Erkeklerin markalara bu derece önem vermesinin tek sebebi, kadınların parayı ve zenginliği tercih etme güdülerinin bir sonucudur. Hayır ben seni paran için değil, karakterin ve kişiliğin için seviyorum denmeye başladığı zaman bu ataerkil düzeninin som bulup, daha eşitlikçi bir düzenin kurulacağına inanıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir