Manhattan (1979): Şehrin Dizayn Ettiği İlişkiler

Manhattan (1979): Şehrin Dizayn Ettiği İlişkiler

Yazar Puanı4
  • New York’a olan düşkünlüğünü bilmeyen kalmayan Woody Allen’ın günün birinde Manhattan’ın başrolde olacağı bir film çekeceği tahmin edilebilirdi. Tahmin edilmeyen ise Allen’ın Manhattan’ı, bir özeleştiri platformuna dönüştürmesiydi. Yüzeyde şehrin ekonomik şartlarına, sahte sanatsal aktivitelerine, yozlaşan ahlaki değerlerine değinirken arka planda kendini anlatmakta; bir yandan dalga geçip güldüğü diğer yandan da hayatından sıkıldığı anları, Isaac karakteri aracılığıyla izleyenlerin gözleri önüne sermektedir.
Share Button

Woody Allen’ın stilize filmi Manhattan, daha ilk sahnesinden itibaren tonunu belli etmektedir: Alaycı hatta yer yer küstah bir mizahla harmanlanmış, benzerlerinden farklı bir romantik komedi. Allen’ın anlattığı New York, görünen (güzel kadınlar, romantizm, güçlü bir ekonomi) ile görünmeyen (herkesin her şeyi biliyormuş tavırları, trafik, yaşam kalitesini korumanın zorluğu) arasındaki çizginin muğlaklaştığı, insanların farkına varmadan sınıflandırıldığı bir modern şehirdir. Allen, bir yandan modern kültürün çöküşünün resmi bir kanıtı olarak göz önünde olan, hatta uyuşturucu, televizyon ve moda akımları ile desteklenmiş sahte yaşamlar ve bu çarkın dönmesi için gerekli ekonomik güce bağımlı, diğer taraftan ise yaşam enerjisi yüksek büyülü bir şehir tasvir eder.

Kendisinden yaşça çok küçük bir kızla ilişkisi olan, televizyon showları için espriler yazan Isaac Davis’in (Woody Allen) amacı ciddi bir kitap yazarak, kendi tabiriyle hafif ve sıkıcı işinden kurtulmaktır. Kitabın ilk bölümünde Manhattan’a ait sevdiği şeylerden bahsetmeye çabalasa da asla istediği gibi bir bölüm yazamamaktan dertlidir. Zaten kafası da oldukça karışıktır. 17 yaşındaki sevgilisi Tracy yetmezmiş gibi eski karısı, yeni lezbiyen Jill de bitmiş evlilikleri hakkında kitap yazarak kendisini zor durumda bırakmak üzeredir. Ayrıca en yakın dostu Yale de gizli sevgilisinden ayrılmış ve eski sevgilisini Isaac’e paslamıştır.

Bir karmaşanın içerisinde yer alan ve tüm bu olaylar ile başa çıkamayacak kadar güçsüz bir karakter olan Isaac, film içinde iki büyük kırılma yaşar: Bunlardan birincisi Mary ile tanışmasıdır. Bu özgüven sahibi ve neredeyse kendisinin beğendiği hiçbir şeyi beğenmeyen kadının, kafası karışık Isaac’i ağına düşürmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden Tracy’den de ayrılan, ancak yakınlaştıkça uzaklaşan çiftin ortak noktaları olmadığı ortaya çıkar. Dikkatli bakıldığında aslında Mary, kültürlü görüntüsünün altında oldukça yoz bir karaktere sahip bir kadındır. Sadece çok akıllı diye sürekli her vasfını (seks, güç ve mevki) övdüğü eski kocası ise deyim yerindeyse hayal kırıklığıdır. Mary sadece statükosunu korumak amacıyla öğretmenini ayartan, hırslı bir taşralıdan fazlası değildir. Film, Mary & Isaac karakterlerini çözümlerken yaptıkları sahte sanatsal aktiviteleri merkeze alır ve yaptıklarının mekanda dolaşmaktan öteye gitmediğini ima eder. İki karakter de ne sanat eserlerini yorumlayacak kadar bilgilidir ne de bu işi öğrenmeye meraklıdır. Mış gibi yaparak hayatını sürdüren şehrin geri kalanı gibidirler. Filmin afişinde de kendine yer bulan, bankta oturup Brooklyn Köprüsü’nü izledikleri sahne, belki de tüm bu sahte kaygılarından uzaklaştıkları tek naif andır; zaten o yüzden sıcak ve etkileyici bir an olarak zihnimize kazınır. Diğer aktiviteleri ise şehrin yapaylığına uyum sağlama çabalarından ibarettir.

Isaac’in istifa etmesi ise filmin ikinci büyük kırılması olarak göze çarpar. Sadece işinden değil, bir anlamda yaşamından da vazgeçmiştir ve istifa ettiği andan itibaren bundan pişmanlık duyacaktır. Daha sonra bu durumu, bir anlık kızgınlıkla verilmiş saçma bir karar olarak nitelendirir. Kirasını ödemekte zorluk çeker ve eski, küçük bir apartman dairesine taşınır. Çeşmesinden kahverengi su akan, ilk gece gürültüden uyuyamadığı bu şehir de Manhattan’dır; ancak tek farkı, paranın satın alabileceği sessizlik ve güven burada bulunmamaktadır. Işıl ışıl yanan sokaklardan bir anda arka sokaklara düşen Isaac, filmde ekonomik gücü korumanın zorluğu ile yüzyüze gelmiştir. Oğluna istediklerini almakta güçlük çekmektedir; hatta dikkatli bakılırsa Mary’den ayrılma sebebi de bu sınıf değişikliğidir. Mary’nin Yale’e tekrar aşık olduğunu anlaması, Isaac’in düşüşüne ve Yale’in son model spor araba alışına denk gelmesi manidardır.

Woody Allen’ın Alter Egosu: Isaac Davis

Nevrotik bir kentli olan Allen’ın hemen hemen her şeyden şikayet ettiği, çözüm bulmak istemediği, hatta açıkça bu çözümsüzlükten faydalanarak mizah yaptığı açıktır. Yahudi olmasından Bergman sevmesine kadar, her şeyi göz önüne dökerek Isaac – Allen dönüşümünü / etkileşimini filmin merkezine yerleştirir. Isaac’in yozlaşan değerler hakkında kitap yazdığından bahsetmesi ile Allen’ın bunun filmini çektiği gerçeği bütünleşince, filmin arka planı da netleşmiştir.

New York’a olan düşkünlüğünü bilmeyen kalmayan Woody Allen’ın günün birinde Manhattan’ın başrolde olacağı bir film çekeceği tahmin edilebilirdi. Tahmin edilmeyen ise Allen’ın Manhattan’ı, bir özeleştiri platformuna dönüştürmesiydi. Yüzeyde şehrin ekonomik şartlarına, sahte sanatsal aktivitelerine, yozlaşan ahlaki değerlerine değinirken arka planda kendini anlatmakta; bir yandan dalga geçip güldüğü diğer yandan da hayatından sıkıldığı anları, Isaac karakteri aracılığıyla izleyenlerin gözleri önüne sermektedir. Reşit bile olmayan bir kızla birlikteliğinde herhangi bir sorun görmeyen bir karakterin baş rolde olduğu 1979 yapımı filmin, öncelikle dönemin ekonomik hızıyla paralel bir ahlaki çöküntüye doğru gittiğinin altı çiziliyor. Bu ahlaki gerilemeyi kolaya kaçarak (kötülemek, batağa saplanmış göstermek vb.) değil, hiçbir şekilde yargılamayan ve tarafsız bakmasıyla da dönemin oldukça ilerisinde bir düşünce sistemini izleyicilerin gözleri önüne seriyor. Bu anlamda filmin kapanışının değeri de ortaya çıkıyor; Tracy’e dönerek muhafazakarlık rüzgarlarını elinin tersiyle itip, beklenen, yani Mary ile mutlu bir beraberliğin olmayacağını gösteriyor.

Siyah-beyaz çekilen filmin Gordon Willis’in aracılığıyla izlediğimiz kusursuz sinematografisinin de yardımıyla, kentin tüm sokaklarında dolaşan Woody Allen’ın kamerası, etkileyici görüntüler yakalamaktadır. Şehrin tüm renklerini siyah-beyaz olarak ekrana yansıtmaları, cesaret verici olduğu kadar filmin dokusunu da tuhaf şekilde tamamlamıştır. Müzik kullanımı ve tüm oyuncu kadrosunun etkileyici performansları ile Manhattan, gün geçtikçe kıymetlenmeye devam etmektedir.

, , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir