Koronavirüs 2: Freud, Faşizm ve İdeolojinin En Yüce Nesneleri

Koronavirüs 2: Freud, Faşizm ve İdeolojinin En Yüce Nesneleri

Share Button

İlk Koronavirüs yazısı, bakış açımın genel çerçevesi niteliğindeydi ve 21.yüzyılı tanımlama girişiminde bulunuyordu. 21.yüzyılın, ‘hakikat sonrası çağ’, ‘bilgi çağı’, ‘teknoloji çağı’, ‘endüstri bilmem kaç sıfır çağı’ biçiminde yapılan tanımlamalarını kabul etmeyerek, içinde yaşadığımız çağı distopya çağı olarak ilan etme girişimiydi. Bu girişimin de tamamen afaki olduğunu vurgulamak lazım. Evet, tanımlama girişimleri hayat pratiklerinin yanında hiçbir şey ifade etmezler. Belki sadece bildirimde bulunmak yeterlidir. O halde tanımlamaları çöpe atıp, pasif nihilizmin konforlu kollarına aldırmadan, Koronavirüs bildirimlerine devam edeyim.

Neil Postman, televizyonun yaygın kullanılmasından sonraki toplumsal dönüşümleri tartışırken, Huxley ve Orwell üzerinden bir söylem kurar. Huxley’in Cesur Yeni Dünya distopyasının gerçekleştiğini Orwell’in 1984’ünün ise iyimser kaldığını vurgular. Orwell, toplumları tamamen bir gözetleme sistemi içine hapseden bir iktidar kliğinden yola çıkarak insanların, bilgi, kültür eğitim gibi isteklerinin yok edileceğini öneriyordu. Huxley ise, insanların zaten sonsuz bilgi yığınlarına rağmen bilgiyle kültürle ilgilenmeyeceğini öngörüyor, bir eğlenme sarmalı içinde, bu sarmal sanki kendi istekleriymiş gibi kabul ederek yaşayıp gideceklerini söylüyordu. Orwell insana, özünde özgürlüğe, bilgiye ve kültüre yönelik iyicil bir yön vehmederken; Huxley insanda, eğlenme açlığından başka bir varoluş kipi görmüyordu. Postman ise bu tartışmadan yola çıkarak, tarihin, Orwell faşizmini değil Huxley nihilizmini haklı çıkardığını söylüyordu. Özetle, ‘deus ex machina’nın yerini ‘keyif ex machina’ alıyordu. Yani, sabaha kadar dans, dans, dans….

Bence koronavirüs sonrası artık Postman’ın ayrımları arasındaki fark ortadan kalkmıştır. Yani eğlence peşindeki makine-insanlar ile onları genetik bir gerçeklikte hapsetmeye meyilli iktidar klikleri birleşti. Nihilist bir faşizm ortamına uyandık: Sofistike bir distopyaya. Huxley ile Orwel kamera arkasına beraber geçip Blade Runner 2020’yi çekmeye başladı. Bizler de her zamanki gibi izliyoruz. ‘Çağa aykırı düşünürler’ ise farklı tezlerle yaklaşıyor sürece: Agamben, artık sürekli bir ‘istisna hali’ yaşadığımızı, Nancy, sanki gerekliymiş gibi, Agamben’e ayar vererek; onun, kendisi için de otuz yıl önce aynı şeyi söylediğini ama haksız çıktığını duyurdu. Harari, deri altı denetleme mekanizmalarının devreye sokulabileceğini vurguladı. Zizek, her zamanki gibi artık komünizme daha fazla ihtiyacımız olduğunu söyledi ki, bence en rasyonel tespit Zizek’e aitti.

Bazı doğru bilinen yanlışların ortaya çıktığını görmemiz lazım. Basitçe söylemek gerekirse, özelleştirme kaliteyi beraberinde getirmiyormuş. Serpest piyasa hep daha fazla büyüme yaratarak toplumsal eşitsizlikleri gidermeye çalışmıyormuş. Teknoloji, öyle abartıldığı kadar güçlü değilmiş, hatta yarattığı çevre kirliliği nedeniyle virüsü daha kuvvetli bile kılmış olabilirmiş. Peki bu yanlışlar nasıl sanki doğruymuş gibi inançla savunuluyor ve destekleniyor? Burada devreye ideolojinin yüce nesneleri giriyor. Siz bakmayın öyle post-ideoloji çağında yaşıyoruz falan diyenlere. İdeoloji deyince,  çatık kaşlı amcaların ota çöpe karıştığı bir hayattan bahsetmiyorum. İdeoloji deyince, tamam çatık kaşlı amcalar yine var ama, bahsettiğim şey fantezi, fantezi ve fantezidir. Bu fantezinin 21.yüzyıldaki Disneyland’ı da tabiî ki Netflix…

Modern aparatlarımızın en yüce nesnelerinden olan Netflix’de yayınlanan Freud dizisinden bahsetmek istiyorum. Yukarıda bahsettiğim yanlış bilinen doğruları kanıksatan fanteziler var ya; işte onları anlamada işlevsel olabilir Freud dizisi. Anaakım ideolojik anlatıların Birinci ‘Dünya’ Savaşı boyunca keşfettiği ve hala kullanmaya devam ettiği ama sofistike ideolojik anlatıların sanırım yeni yeni kullanmaya başladığı bir pratik ile Freud dizisinin çok yakın bir ilişkisi var. Bu pratik, kişiselleştirme pratiğidir. Evet, kişiselleştirme, Freud dizisinde faşizmin ideolojisini görünür kılan bir metonimi sunuyor bence. Peki nasıl?

Leo Löwenthal, savaş mitlerinde kahramanlaşan sıra dışı ikonların, 20.yüzyıl başından itibaren, magazin dergilerindeki artist, futbolcu, yazar ya da politikacı biyografileriyle üretilen yeni ikonlara dönüştüğünü veciz bir şekilde vurguluyordu. Faşizmin kurumsallaşması, kitle idollerinin dedikodularından ibaret bir toplumsal kültür ortamında sağlanırdı. Nitekim, bir sanatçının yaşamı zaten icra ettiği şeyden daha önemli hale geldi. Bu tespiti, yazar, çizer, vs, artık kime idol olarak tapınıyorsak onun için genelleyebiliriz. İdol olmadan artık yaşanmaz ve bu tespit bir parça biz fanilerin de idol olabileceğini vaaz eden başka bir yüce nesnemiz olan Tedx’le falan cisimleşir. Bu cisimlere sosyal medyayı, Youtube’u da eklemek gerekir bile dememe gerek yok sanırım. Freud dizisi de bu idollerden hareket ediyor. Herhalde, Lacan gibi onlarca kitabı okuyup Freud’un teorileriyle ilgili yeni açılımlar yapmamızı beklemiyorsunuzdur. Ne gerek var: Her bölüme bir Freud buluşunun adının verildiği, Freud’un da olay cümbüşlerinin arasında bazen kahramanlaştırılıp bazen karikatürleştirildiği kolaj videoları izlemek varken. Freud, kendi dizisini hunharca izleyen seyirciye bir terapi yapsa, sanırım narsistik eğilimleriyle yüzleşmesi gereken ve benliğindeki eksikliği doldurmak için yüceltme mekanizmaları arayışında olan bu nevrozluyu kliniğine yatırarak, yeni bir buluş yapmak için çalışmaya başlardı. Bu arada, Freudcu buluşların yetkinliğine şapka çıkarırım ama, sabitlenemez bir özne üzerinden ve psikolojikleştirilemeyen bir varoluş kipinden hareket eden bir yaklaşımım var. Yani Freud güzellemesi yapmak niyetinde değilim.

Niyetim kaşık çatlı amcaların faşizmi örgütleme biçimlerinden dem vurmak. Önce, aslında bizde fazladan bir şey varmış da bu fazladan şeyi bulmamız gerekiyormuş gibi hissederiz ve arayışa geçeriz.  Arzumuz hep bu eksikliğini hissettiğimiz fazladan şeye yönelirmiş sanki. Bu arayış en kolay nasıl tatmin olur? ‘Göz medeniyeti’nin aparatları bu tatmini hemen başucumuzda bize sunar. Bir ekran yeterlidir bunun için. Üstelik bizim aradığımız şeyi bulmamıza da gerek yoktur. Hazır bulunmuşu var. Artık o başarı hikayesi senin, bu inanılmaz cesaret benim, seç seçebildiğin gerçeği. Kendi hayatlarımızın kutsallığını ya da mutlaklığını vaaz eden bir idol edinmek artık çok kolay. Ama o kutsal hayat çok da önemli değilmiş işte. Mitolojik kurban sunumları toplumsal bir belayı defetmek için yapılıyordu. Modern kurban sunumları artık sadece tekil bireylerin kutsallığını pekiştirmek için yapılıyor. Evdeyiz, anksiyetelerimiz baş gösterdi belki. Belki, işe gitmek için her gün yola düşmek zorunda olan çocuk işçilerden değiliz, ya da kutsal aile mabetlerimizi inşa etmekte olan işçilerden değiliz veya ıkına sakına gittiğimiz ve gıda stoku yaptığımız marketlerde çalışan kasiyer değiliz ya da ‘çok önemli’ ihtiyaçlarımızı karşılayan kargo çalışanlarından değiliz belki. Ama kutsal hayatlarımızın meşruiyet zeminini bu olmadıklarımızın kurbanlıkları sağlıyor. Yani ideoloji bizi eve kapatıp kutsallaştırırken onları adak taşlarına yatırıp kurban ediyor. Bize ise idollerden idol beğenmek kalıyor.           

, , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir