Kong: Skull Island (2017): Bir Ada, Bir Canavar ve Uygar Adamın Keşfetme Fetişizmi

Kong: Skull Island (2017): Bir Ada, Bir Canavar ve Uygar Adamın Keşfetme Fetişizmi

Share Button

Kong: Skull Island (Kong: Kafatası Adası, 2017) filmi hikayesini  King Kong serisinin bildik kodları üzerine kuruyor. 1933’te ilk versiyonunu beyazperdede görmeye başladığımız film, canavar mitinin vizyonda para edebileceği zannı her oluştuğunda piyasaya devasa bütçelerle sunuluyor. Yüz elli milyon dolarlık 2005 yapımı versiyonunu yüz doksan milyon dolarlık bütçesiyle geçen 2017 yapımı Kong: Skull Island filminde de yine gizemlerle dolu ve keşfedilmeyi bekleyen bir ada, görselliğiyle seyirciyi bir heyecan dalgasından başka bir heyecana sürükleyecek ve yapımında hangi üst düzey teknolojik ilerlemelerin kullanıldığı tartışma yaratacak bir mutant canavar, bir de adanın bilinmezliğine tesadüfen yelken açan uygarlık simsarı insanlar mevcut.

King Kong filmlerinin anlatısı bu üç temel üzerine inşa ediliyor: Issız bir ada, aşk ve kıskançlık gibi duygular geliştirebilen efsanevi bir canavar, bu canavarın yaşam alanına giren insanlar. Tüm versiyonlarda film hikayesi bu üç sacayağı üzerinden oluşturulduğuna göre ve böyle oluşturulan hikayede her yeni King Kong filmine milyon dolarlar harcandığına göre yapımcıların bunca masrafa girmelerinin bir nedeni olmalı? İşte bu nedeni sorguladığımızda karşımıza sadece seyircinin hoşça vakit geçirebileceği bir filmden fazlası çıkıyor.

Önce neden ada üzerinden bir mekan kurgusunun filme dahil olduğu sorusunu soralım.Adanın bir mekan olarak kullanımını Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanına kadar götürmek mümkün. Issız bir adaya düşen Robinson Crusoe’nun hayatta kalmak için doğayı emrine amade bir sunağa dönüştürmesini anlatan roman, ada mitinin bugünkü yerleşik imgesinin oluşmasında en önemli eser. Tabii bu imgenin oluşmasında Rousseau ve Marx’ın etkisine de değinmek gerekiyor. Rousseau’nun, Yalnız Gezerin Düşleri kitabında Robinson Crusoe’dan doğada her şeyin kendi içinde bir ihtiyaca karşılık geldiğini bilen bir insan olarak bahsetmesinin yanında, “en önemli kitabım” dediği Emile’in üçüncü bölümünde Aristoteles’in yazdıklarından bile daha önemli bir kitap olarak bahsetmesi Defoe’nun adasını doğal yaşamın Rousseaucu bir sentezi haline getiriyor. Her ne kadar Emile kitabında bahsi geçen nesneler arasındaki gerçek ilişkiyi anlamanın bir adada yalnız kalarak mümkün olacağı savı Robinson Crusoe’nun bir sömürge toprağına çevirdiği ada için geçerli olmasa da Rousseau, romanın ünlenmesinde önemli bir rol oynamıştır yorumunu yapmak sanırım aşırı olmayacaktır. Marx, Kapital’in ilk cildinde Crusoe’dan emek-değer teorisinin ilksel bir örneği olarak bahsederek onu, emek sarf ederek kendi öz üretim gücünü oluşturan biri olarak ele alır. Bu iki filozofun da temelde ada mitinin Robinson Crusoe üzerinden mitsel bir anlam kazanmasında ve ünlenmesinde çok önemli rol oynadıkları muhakkak. Rousseau ve Marx’ın kendi felsefi argümanlarını örneklemek için kullandıkları Robinson Crusoe’nun adası, yirminci yüzyıl bireyinin egosunu okşayan, doğayı kendi hırsları ekseninde istediği gibi dizayn etme dürtüsünün bir alt metni haline gelmesine kapı aralamıştır. King Kong filmlerinde keşifçilerin, sanki dünyada keşfederek daha güzel bir hale çevirdikleri bir yer varmış gibi, sürekli yeni adalar keşfetme maceraları işte bu egoyu okşayan hırsların körüklenmesine sebep oluyor. Gizemli ada, her an bir yerlerinden bir canavarın fışkırabileceği türden tehditkar ve bir o kadarda keşfedilen yeni yerlerdeki canlıları modern bireyin emrine sunabileceği bir ego mabedi. Mekanı, gizemin merak uyandırıcı etkisi ve insanın başarılı bir mücadele pratiğiyle canavarları bile dize getirici kibri etrafında kurunca ortaya seyirci garantisi veren bir filmin çıkması elbette kaçınılmaz.

Keşfedilmemiş bir adayı elde etme şehvetine bir de adada daha önce varlığından bile habersiz olduğumuz bir canavarın nasıl oluyorsa insanlık için tehdit oluşturabileceği gerçeği eklenince,ada miti üzerinden insanlık kibrine yapılan yatırım, yönünü yine temel bir tartışma sahası olan insan hayvan diyalektiğine çeviriyor. Kong, devasa bir gorilin görüntüsünde ve birkaç hayvanın kükremeleri birleştirilerek oluşturulmuş bir canavar. Godzillalar ve katil balinaların oluşturduğu tehditlerin başka bir versiyonu olan Kong, tüm insanlık dışı varlıkların maruz kaldığı gibi, önce merak ve bilinmezlik duygusunun doyurulması için tanımlanma sürecinden geçiyor. Sonra yaşam alanına girildiği yetmezmiş gibi ondan gelebilecek tehditlere karşı alt edilmesi gereken bir varlık olarak filmde yer buluyor. Kong’un durumu modern teknolojik ilerlemenin insanlık dışı olanı potansiyel tehlike olarak görme yaklaşımına paralel bir tonda karşımıza çıkıyor.

Keşfetme arzusu, sanırım modern insanın en temel güdüsü olarak bilinçlere eklemlenmiş durumda. Keşfetme ve tanıma; ilki sahip olmaya ikincisi haberdar olmaya gönderme yapan iki kavram. Kong ve içinde bulunduğu ada insanlık için keşfedilmesi gereken şeyler. King Kong serisi bu keşfetme arzusuyla aksiyon oluşturuyor. Keşfetme, bir yer veya canlı üzerine kategorik olarak değişiklik yapabilme imkanı sağlıyor. ‘Keşfedilmemiş uygarlık’ veya ‘keşfedilmemiş hazine’ gibi klişe söylemlerin popülerliğini kaybetmemesinin nedeni, keşfedilmeyene sahip olma ve onda istenilen değişiklikleri yapabilme iştahını kabartmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle keşfedilmemiş olan, uygar insan için yeni sahiplikler ve kibri okşayan yeni tahakküm araçları vaat ettiğinden fetişleşiyor. İşte King Kong’u popüler kılan, bu keşfetme fetişizmini kamçılama başarısını gösterebilme yeteneğiyle alakalı. Halbuki tanıma, sahip olma veya tanınan şey üzerinde dönüşüm yapma fırsatı tanımaz. Bu nedenle yine bir ‘canavarın’ anlatıldığı David Lynch’in Fil Adam (The Elephant Man) filmi sürekli yeni versiyonlarla üzerinden tonlarca para kazanılabilecek bir film değildir. Çünkü filmde ne keşfedilecek bir ada ne de daha güçlü olduğumuzu ispat etmeye çalıştığımız bir canavar vardır. Sadece, Fil Adam lakabıyla panayırlarda sergilenen John Merrick’in yaşadıklarına tanıklık ederiz.

Not: Bu yazı ilk kez Rabarba Şenlik Dergisinin 2. sayısında yayınlanmıştır.

, , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir