Kemal Varol: “Hayatta Olsaydı Dostoyevski de Severdi Masumiyeti.”

Kemal Varol: “Hayatta Olsaydı Dostoyevski de Severdi Masumiyeti.”

Share Button
Röportaj: Fırat Çakkalkurt

İlk izlediğiniz filmi hatırlıyor musunuz?

Bir kasabada doğup büyüdüm. İlk izlediğim film galiba bir çizgi filmdi. Mahallemizde her evde televizyon yoktu o zaman. Bizim de yoktu. Lisede hademe olarak çalışan Ahmet Amca’ların televizyonu vardı bir tek. Önüne hafif renkli göstersin diye yeşil bir cam konan siyah beyaz bir televizyon. Saat iki gibi açılan televizyonun karşısına geçip orada mahallenin tüm çocukları çizgi film izlerdik. Galiba, sonraları mahallenin ilk renkli televizyonunu biz aldık. Bir gün okuldan eve gelince odadaki yeni televizyonumuzu gördüm. Cüneyt Arkın’ın bir filmi oynuyordu televizyonda. Şimdi adını hatırlamam güç. Zaten o renkli televizyonunun kendisiyle karşılaşma anı başlı başına bir filmdi.

Çocukluğunuzun sinemaları nasıldı? Sıklıkla sinemaya gider miydiniz? Bugünkü sinema salonlarıyla karşılaştırdığınızda arada ne gibi farklar gözlemliyorsunuz?

Kasabamda (Ergani) iki sinema vardı çocukken. Büyüklerimiz bir sinemadan daha söz ederlerdi ama onu hiç görmedim. İlk gençliğimde o sinemalar daha çok karate filmleriyle erotik filmler gösteriyordu. Daracık, herkesin herkesi tanıdığı bir yer. Galiba, biraz da utandığım için pek gitmezdim o sinemalara. Kapısında, kendileri de gösterdikleri filmlerden tat almayan adamlar olurdu bu sinemaların. Doksanlı yılların sonunda ise, Diyarbakır’daki sinema salonlarına dadanmaya başladım. Orada çok güzel filmler izlediğimi hatırlıyorum. Ama çoğu ıssızdı bu sinemalar. Üç beş kişi o dönemin pek iş yapmayan filmlerini izliyorduk. Sonra hepsi kapandı o sinemaların. Bugünse, neden bilmiyorum fazla ihtişamlı geliyor sinemalar bana ve o eski tadı alamıyorum.

Sinema deyince aklınıza gelen ilk şeyi (anı, görüntü, kişi, sözcük, vb.) bizimle paylaşır mısınız?

Aklıma gelen ilk görüntü, galiba kimin nerden bulduğunu hatırlamadığım bir film şeridiydi. Çocukluğumuz boyunca elden ele bir hazine gibi dolanıp durdu o şerit. Ne yaptıklarını anlayamadığımız kimi adamların bir arabada hareket halinde olduklarını hatırlıyorum. Bir yandan besbelli bir filmden kesilen o şeridin mantığını anlamaya çalıştık, diğer yandan da bir film karesinde donup kalmış o görüntülerin varlığı büyüledi bizi. O film şeridini, bir el feneriyle duvara yansıttığımızı, peşinden de şeridi hızla gözümüzün önünden geçirip sinemanın işleyiş mantığını kavramaya çalıştığımızı hatırlıyorum.

Ne sıklıkla film seyredersiniz?

Eskiden günde iki film seyrettiğim zamanlar olurdu. Ama çocuk ve romanlardan sonra daha az film seyretmeye başladım galiba. Şimdilerde, muhakkak izlemem gereken filmler olursa onları izliyorum. Daha çok roman yazmaya ara verdiğim zamanlar film izliyorum galiba. Bunun için de sinema yerine evi tercih ediyorum.

Defalarca seyrettiğiniz bir film var mı? Bu filmi sizin için özel yapan nedir?

Zeki Demirkubuz’un “Masumiyet” filmi ile Spike Lee’nin “25. Saat” filmleri döne döne izlediğim filmlerdir. İnsanın doğası üzerine eşsiz iki film oldukları için mi, ikisinde de öne çıkan o etkileyici diyaloglar yüzünden mi, bilemiyorum. Ama her ikisini de yılda bir kez muhakkak izlerim. Giuseppe Tornatore’yi de severim. Anlatımındaki o masalsılığı, naifliği seviyorum onun.

Sinemada mı daha çok film seyrediyorsunuz, evde mi? Festivalleri takip eder misiniz?

Daha çok evde film izliyorum. Diyarbakır’da yaşıyorum. Zaman zaman şehre gelen alternatif festivaller hariç, festival filmlerini izleme imkânım yok maalesef.

Bir film seçerken neye dikkat edersiniz?

Daha çok yönetmenine dikkat ediyorum galiba. Yaş aldıkça zamanla tuhaf bir ilişkiniz oluyor ve her şeyi okumak, izlemek yerine, daha seçerek takip etmeye çalışıyorsunuz. O yüzden de sevdiğim yönetmenleri izliyorum daha çok.

En sevdiğiniz yönetmen kimdir?

İstisnasız Zeki Demirkubuz. Derdi olan bir yönetmen olduğu için galiba.

En sevdiğiniz film hangisi?

Masumiyet. Arzunun doğası üzerine çekilmiş ender iyi filmlerden biri olduğu için galiba. Demirkubuz, tuhaf bir şekilde Dostoyevski uyarlamasında değil, en çok bu filminde Dostoyevski’ye yaklaşır bana kalırsa. Hayatta olaydı, en az kendisi kadar arzunun doğasını iyi anlattığı için Dostoyevski de severdi “Masumiyet”i.

En son hangi filmi seyrettiniz ve nasıl buldunuz?

Onca iyi filminden sonra (özelikle “Bir Zamanlar Anadolu’da”) Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” filmini izledim ve sevemedim maalesef. İyi romanlar gibi, iyi filmler de bizi başka filmlere götürür. Uzun zamandır başka bir film izleyemediysem belki onun yüzünden.

Seyretmek için sabırsızlandığınız bir film var mı? Vizyona girmesini beklediğiniz veya merak ettiğiniz eski bir film olabilir.

Spotlight’ı merak ediyorum. Ülke gündemine denk düştüğü için belki de.

Kendi hayatınızla ilgili bir film senaryosu yazsanız nasıl bir hikâye anlatırdınız? Ortaya nasıl bir film çıkardı? Kimin filmlerine benzerdi bu film?

Bir çocukluk hikâyesi yazmak isterdim galiba ve bu film galiba daha çok Tornatore’nin filmlerine benzerdi. Zaman zaman çeşitli senaryo teklifleri oldu. Bu teklifleri reddetmeden önce, kafamda kurduğum tüm hikâyelerin fena halde Tornatore filmlerine benzediğini fark ettim ve vazgeçtim.

Sizi en derinden etkileyen film sahnesi hangisidir?

Demirkubuz’un Kader filminden bir sahne geliyor aklıma. Uğur, sevgilisi Zagor’la çektiği fotoğrafları Bekir’in dükkânında unutmuştur. Kız, bir süre sonra gelip fotoğrafları geri alır. Ama Bekir, fotoğraflardan birini gizlice almıştır. Ama belki de tüm filmi açık eden bir detay vardır bu sahnede. Bekir, Uğur’un tek başına çektirdiği fotoğraflar varken, kızın Zagor’la birlikteyken çektirdiği bir fotoğrafı almıştır. Uğur, fotoğraf makinesi yerine Zagor’a bakmaktadır. Zagor’u fotoğraftan kesip masaya Uğur’un o bakışını koyar Bekir. Onun talep ettiği Uğur değil, Uğur’un bu bakışıdır belki de. Arzunun işleyişi üzerine bu denli iyi çekilmiş başka bir sahne bulmak güçtür kanımca. Benzerine ancak kimi iyi romanlarda rastlayabileceğimiz bir sahne…

Unutamadığınız bir film karakteri var mı? Bu karakter sizin üzerinizde nasıl bir iz bıraktı?

25. Saat filmindeki Monty karakteri (oyunculuğundan seslendirmesine kadar) benim için çok etkileyicidir. Ama bu filmdeki baba karakteri çok daha etkileyicidir kanımca (ki o kahramanın seslendirmesi ayrı bir güzelliktir). Özellikle filmin finalindeki uzun ve şiirsel monolog bir romanımın finalinde çok ufuk açıcı olmuştur benim için.

Edebiyatçılığınız üzerinde etkisi olan yönetmenler, filmler vardı? Ne açıdan sizi etkilediler?

Sayısız yönetmen adı sayabilirim ama galiba bu söyleşide adını sıkça andığım yönetmenlerle filmler benim için zihin açıcı oldular hep. Demirkubuz, belki de bana insanın o tuhaf doğasını anlatmakta yardımcı olmuştur. Tornatore bana küçük kasaba hikâyelerini anlatmakta yol gösterici olmuştur. Büyük anlatılardansa bazen küçücük hikâyelerin önemine sevk etmiştir beni. Spike Lee, iyi diyalogların nasıl yazılacağına, Federico Fellini düş gücünün önemine karşılık gelmiştir bende. Özelikle 2. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin yaşadıkları dramı anlatan yönetmenler, acı bir olayın nasıl anlatılabileceğini, mizahın gücünü öğretmişlerdir bana.

Güncel Kürt sinemasını takip ediyor musunuz? Genç yönetmenlerden hangilerini beğeniyorsunuz? Kürt sinemasını Kürt hareketinin bir bileşeni olarak görüyor musunuz? Sizce Kürt sinemasının nasıl bir misyonu olmalı ve bu misyonu şu anda ne derecede üstlenebilmiş durumda? Kürt sinemasının gelişimi için aşılması gereken engeller nelerdir?

Bir dönem Kürt sineması üzerine çokça düşünme imkânım oldu. Birkaç yazı da kaleme aldım galiba. Öncelikle bir misyon kaygısıyla yola çıktığı için yeterince etkileyici olamıyor Kürt sineması. Kendi meselesine çok fazla odaklandığı için bu meseleyi görünür kılamıyor. Yakınlaşarak değil, bazen anlattığınız meselenin uzağına düşerek de iyi hikâye anlatabilirsiniz. Kürt sineması bunu henüz başaramıyor kanımca. Daha çok kimi değerleri yüceltme üzerine kurulu. Kendine de, hayata da yeterince eleştirel bakamıyor. Oysa tam da bunu yapabildiği oranda güç kazanacak.

Bana sorarsanız Kürt meselesiyle ilgili en iyi filmleri Kürt yönetmenler değil Türk yönetmenler çekti. (Mesela Özcan Alper’in “Gelecek Uzun Sürer” filmi bunun en iyi örneğidir bence). Yakınlarda seyrettiğim Erol Mintaş’ın “Annemin Şarkısı” filmi bir istisna olarak anılabilir belki. Kimi kusurlarına karşın Kürtlere dair bir meselenin nasıl anlatılabileceğini gösterdiği, ayrıca meselesini bir yüceltme üzerine değil de modern ve geleneksel arasında sıkışmış bir birey üzerine kurduğu için anlamlı bir filmdi “Annemin Şarkısı”.

Kemal_Varol_Kunye_CinerituelKemal Varol Kimdir?
1977 Diyarbakır Ergani doğumlu olan Kemal Varol, ortaokul ve liseyi Ergani, Torbalı ve Diyarbakır’da okudu. Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunu. Radikal Kitap, Özgür Gündem, Kitap Zamanı, Milliyet Sanat, Varlık, Mesele gibi çeşitli dergi ve gazetelerde şiir, roman ve müzik üzerine eleştiri yazıları yazdı. Yas Yüzükleri, Kin Divanı ve Temmuzun On Sekizi adlı üç şiir kitabı Bakiye adıyla toplu şiirler olarak kitaplaştı. Demiryolu konulu öyküleri bir araya getirdiği Demiryolu Öyküleri(2010) ile belli başlı tren garlarını konu alan Memleket Garları (2012) adlı derleme kitapları da bulunan Kemal Varol’un ilk romanı Jar, 2011 yılında yayımlandı. Bu kitabı, 2014 Cevdet Kudret Roman Ödülü’nü kazanan Haw adlı romanı takip etti.
, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

1 comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir