Kaygı (2017): Öznelliğimizi Belirleyen Toplumsallık

Kaygı (2017): Öznelliğimizi Belirleyen Toplumsallık

Share Button

36. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale için yarışan Kaygı (Inflame), Ceylan Özgün Özçelik’in ilk uzun metrajlı filmi. Filmin anlatısı, bir televizyon kanalında (Tek TV) kurgucu olarak çalışan Hasret’in, yirmi yıl önce kaybettiği müzisyen anne ve babasının kendisine anlatıldığı gibi bir trafik kazasında mı öldüklerini sorgulaması üzerine kuruluyor. Hasret, iktidarın resmi propaganda aracına dönüşmüş bir kanalda çalışırken bir yandan da kendisine geçmişini hatırlatan sanrılar hissetmeye başlar. Bir süre sonra işe de gitmeyi bırakınca ailesinin hatıralarıyla dolu evde geçmişle baş başa kalır. Hasret’in yalnız geçirdiği bu süreç, anne ve babasının ölüm nedenlerinin ne olduğu üzerine daha şiddetli sanrılar hissetmesine yol açar. Hasret için artık hafıza ve hatıralarla kurulan yeni bir gerçeklik sahası oluşur. Bu gerçeklikte çocukluğuna dair sesler, yanık kokusu ve annesinin resimleri vardır. Filmin sonlarına doğru keskinleşen yanık kokusu, anne ve babanın nasıl öldüğünü belirginleştirmeye başlar.

Filmde her birinden farklı filmler çıkabilecek üç politik alana gönderme var. Birincisi, Hasret’in çalıştığı televizyon kanalı aracılığıyla verilen, iktidarın borazanı haline gelmiş medya tartışması. İkincisi, Hasret’in kaldığı evin kentsel dönüşüme girmesi ve sokak çekimlerinde çerçevelenen moloz yığınları nedeniyle bir alt metin olarak işleyen kent politikası. Üçüncüsü, Hasret’in psikolojik gerilimleri ekseninde oluşan, anne ve babasının ölüm nedeni sorgulamalarının bağlandığı Sivas katliamı. Tartışılan konulara bakıldığında filmin politik yükü çok fazla ve filmde belki de eleştirilebilecek en önemli yer bu fazlalık.

Sivas katliamı sürecinin sadece Hasret’in öznel hafızasıyla değil de insanların bir katliam yapma sürecine hangi sosyolojik ortamla sürüklendiğinin sorgulanarak ele alınması hem katliamla yüzleşebilmek hem de içinde bulunduğumuz total durumun olası sonuçlarını hesaplayabilmek açısından oldukça önemli bir fikir. Filmde bu fikrin net bir şekilde ele alındığını görebiliyoruz. Ama fikrin işleniş biçimine baktığımızda, politik göndermelerin çok olması; karakter dönüşümü ve mekanın politik olarak kurulumu gibi filmin en ikna edici olması gereken bileşenlerinin eksik kalmasına yol açmış. Hasret’in öznel deneyimlerine sıkışabilecek bir hikayeyle toplumsal dönüşümü vererek söylemi bireyci yapıdan kurtarmak gerçekten de zor bir iş. Bu nedenle mevcut iktidar ilişkilerinden hareketle bir eleştirel politik mevzi kurmayı denemek gayet anlaşılır. Yani Hasret’i psikolojik gerilime sokacak etkenleri mevcut politik ortam üzerinden kurma yaklaşımı fikir olarak hikayeyi öznel deneyimden toplumsal bir sürece aktarma açısından işlevsel bir fikir. Fakat politiklik zaviyesine medya, kent, cinsiyet gibi katmanlar eklenince bu kez sınırları iyi çizilmiş bir karakter dönüşümü oluşturmada ve uzamı karakterin bu dönüşümü ekseninde kurmada çeşitli sorunlar baş gösterir. Özetle, daha sade bir üslupla karakteri ve mekanı öne çıkaran bir yaklaşım, filmi daha güçlü bir politik düzleme oturtmada işlevsel olabilirdi.

, , , , , , , , ,

1 comment

  1. Ferhat

    Elestirinizin genel çerçevesine katılıyorum. Fakat 2 maddede hatalı çıkarım yaptığınızı görüyorum.Bunlar, Medya tartışması ve kentsel dönüşüm. Her iki konuda hafıza ve bellek metaforlarına paralellik oluşturmaya çalışıyor. Medya göndermesi tıpkı 1984 olduğu gibi kuruluyor aslında yeniden tarihi yazmak ve kendi gerçekliğini yaratarak senin sosyolojik ve toplumsal hafızanı manipüle ederek dönüştürmek.
    Kentsel dönüşüm hikayesi de yine hafızaya baglanabilecek kuvvetli bir metafor. Yeniden inşa etmek. Eskiyi yani belleki silip onun yerine yeni bir hafıza yaratmak.
    Dedigim diğer yorumlarınız yerinde olmuş. Sonuç olarak Türk Sineması için yeni bir deneyimle olmasına rağmen iyi bir film olmamış ki olabilirmiş de..
    Sevgilerle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir