“Bacalaureat / Mezuniyet” 18 Kasım’da sinemalarda!

“Bacalaureat / Mezuniyet” 18 Kasım’da sinemalarda!

Share Button

Altın Palmiye’li 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün filmi yönetmeni Mungiu’dan gerçeğin göreliği, fedakarlığın muğlaklığını bir baba-kız ilişkisi üzerinden verirken seyirciye “doğru nedir?” sorusunu sorduran yepyeni bir film.

Romeo Aldea, Romanya’da ufak bir dağ kasabasında yaşayan doktor bir babadır ve kızı Eliza 18 yaşına geldiğinde, onu yurtdışında okutma idealiyle büyütür. Planları gerçekleşmek üzeredir; Eliza İngiltere’de psikoloji okumak için burs kazanır. Tek yapması gereken lise bitirme sınavlarını geçmektir ki aslında başarılı öğrenci Eliza için bu sınavlar yalnızca bir formaliteden ibarettir. İlk yazılı sınavından bir önceki gün, Eliza tüm geleceğini riske atan bir saldırıya uğrar. Şimdi Romeo, bir karar vermek zorundadır. Durumu çözmek için birkaç yol vardır ancak hiçbiri kızına öğrettiği prensiplerle uyuşmamaktadır. 2016 Cannes Film Festivali’nde yönetmeni Christian Mungiu’ya En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandıran yapım, ülkemizde Filmekimi ve Antalya Film Festivalleri’ndeki gösterimlerinden sonra vizyonda izleyici ile buluşuyor.

bacalaureat_mungiu

YÖNETMEN GÖRÜŞÜ

Kimdir Romeo Aldea?

Romeo Aldea için 50 yaşların gelişi, vermek zorunda kaldığı “tavizler” olmasaydı dahi zor olacaktı. Ama durum buydu. Belki bu, anne-babanızın sizi yetiştirme tarzıydı veya çevrenizdeki herkesin yaptığı bir şeydi. Belki de öğretmenlerinizin anlattığından aklınızda kalan tek şeydi. Aklınızın, ruhunuzun, kalbinizin elinden gelen buydu…

Ve bir kez taviz verdiyseniz, ikincisi çok daha kolay olur demekti. Tavizin hayatın bir parçası olduğu düşüncesi giderek daha çekici gelmeye başlar. Ne de olsa yalan ve tavizin çeşidi bol, içine düşülen durumlar ise sonsuzdur.

Eğer dünya düzgün ve adil olsaydı, siz de düzgün ve adil olurdunuz. Çevrenizdeki herkes kurallara ve yasalara saygılı olsaydı -mutlaka aynı şeyi siz de yapardınız. Ancak maalesef ki, hayat böyle değil. Siz de tabii ki bir enayi, aptal, ezik veya buna benzer herhangi bir tür değilsiniz. Hayatta kişi, biraz esnek olmalı ki, zor durumla karşılaştığında onu idare etmeyi bilsin, her durum için neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verebilsin, tavizin nereye kadar gidebileceğini- hangi hareketlerin kendince kabul göreceğini ve tabii tüm bunların sınırlarını bilsin.

Ve bir kez o büyük tavizi verdiğinizde, geri dönüşü yoktur. Yeniden başlat tuşuna basıp her şeyi sıfırlayamazsınız. Olan olmuştur. İyi veya kötü, aynı yoldan devam etmek zorundasınızdır. Artık siz ve yaptıklarınıza şahit olanlar, size yardım edenler arasında bir suç ortaklığınız var. Sırrınızı biliyorlar. Bundan sonra ve belki de sonsuza dek saklamak istediğiniz şeyi biliyorlar ve bu ortaklık sizi bir dizi ilişkiler ağı içine tutsak ediyor. Bu hapishanede siz, halden anlamalar, karşılıklı ödünler, suçluluk, yalanlarla donatıldınız ve bu ağın örmeye devam etmeye mahkumsunuz. Aklanmanız mümkün olmadığı gibi geri dönüş yolunuz da tıkalı. Bu ağ artık sizin yeni doğanız ve yaşamınızın bir parçası. Zaman zaman bu ağı fark ediyorsunuz ancak kendinizle yaşamaya tahammül edebilmenizin tek çıkar yolu görmezden gelmek. Abartmanın lüzumu yok diyorsunuz kendi kendinize – sonuçta dünyanın sonu değil ya? Adam mı öldürdünüz sanki… Ne yapalım, sonuçta hayat böyle bir şey.

BİR GÜN BAKARSIN, EBEVEYN OLMUŞSUN

İşte kendini sorgulama orada başlar. Çocuklara ne yapmasını söylemeli? Onları neye hazırlamalı? Onlara rehberlik ettiğiniz yol, kendinize seçtiğiniz yolun devamı mı yoksa? Henüz kimseye bir şey borçlu olmadığı yaşamının başlangıcında, ne olursa olsun prensip sahibi olmayı mı teşvik ediyorsunuz gerçekten? Bir ebeveyn olarak tabii ki onlar için en iyisini istersiniz. Peki onlar için en iyisi ne? Peki onları hangi dünyaya hazırlıyorsunuz; içinde büyüdüğünüze mi yoksa uzaktaki bir başka memlekete mi? Gerçek dünyaya mı yoksa ideal olana mı? Hangisini öğretmeyi seçerdiniz; kendiniz için olağan gücünüzle savaşmayı mı yoksa başkalarına saygı gösterip onların değerleri için de çarpışmayı mı? Sonuca giden yolda her yöntem mubah mı?

Genele yayılmış olan düşünce ve hareket modelleri norm haline geldiğinde, özellikle de yolsuzluktan şikâyetçi olan toplumlarda bu normlar toplumların ahlaki çizgilerine dönüşür. Tabii ki burada bahsi geçen diğer toplumların yolsuzlukları, asla bizimkiler değil.

Kendimizi görmeyiz, bizler eleştirilemeyecek kadar mükemmeliz. Yalanlarla çevrili dünyanızdan nasıl da bıktığınızı söyler, şikâyet edersiniz. Hile ve vazifeyi suistimale katlanılmaz bulur, bu tarz hareketlerde bulunmaz – karşı tavır takınırsınız. Böyle kurulmuş ve bu şekilde işleyen bir dünyaya karşı tek başına ne yapabilir ki? Tek bir kişi, her şeyi değiştirebilir mi? Hayır. Peki en azından denese?

Sorular ortaya döküldüğünde yanıt ya çok zordur ya da çok geç. Peki ya çocuklar, yapabilir mi dersiniz? Deneyebilirler tabii ama ailelerin çocukları için arzu ettiği hayat bu mu olmalı? Bir başkasının gelip, gereken tüm çaba ve fedakarlığı ortaya koymasını ve dünyayı doğru yola sokmasını istemez miyiz? Böylece bizim çocuklarımız da mutlu ve rahat bir yaşama sahip olabilirler. Niçin fedakârlık etmesi gereken benim çocuğum olmalı?

bacalaureat-graduation

ÇOK ANLAMLILIĞA DAİR

Mezuniyet, öncelikli olarak ömrünüzün çoğunun geride kaldığının farkına vardığınız anın x-ray görüntüsü. Hayatta alınması gereken önemli kararları aldınız ve bugün olduğunuz yerdesiniz. Genelde, bu yaşa gelindiğinde, hayat gençken hayal edildiği haline pek benzemez. Ama olan olmuştur, bundan sonra değiştirebileceğiniz çok şey yoktur. Yine de yapabileceğiniz bir şeyler olduğunu hissedersiniz. Tüm talihsiz deneyimlerinize anlam katacak bir şey: çocuğunu kurtar, iyice öğret ve senden daha iyi seçimler yapmasını sağla. Çocuğunuz için en doğrusunun ne olduğuna karar vermek ise oldukça güç.

Mezuniyet, prensip ve taviz, karar ve seçim, bireycilik ve yardımlaşma, eğitim, aile ve büyümeyle ilgili bir hikâye. Çocuğu için en iyisine çalışan bir ebeveynin hikayesi. Çocuğunun gerçek dünyada kendi kendine idare etmesi mi yoksa her zaman dürüst olmak için çabalaması ve dünyayı elinden geldiğince değiştirmesinin mi en doğru yol olduğuna karar vermeye çalışan bir babanın hikâyesi.

Romeo Aldea, bastığı toprağın ayağının altından kayıp gittiğini hissedebildiği bir noktadadır. Artık genç değildir ancak yaşlı da sayılmaz. Evliliği dağılmakta, annesi yaşlı ve hasta, kızı ise kendi yoluna gitmeye hazırdır. Romeo, kızı evden ayrıldığında dünya neye benzeyecek, sonrasındaki beş, on, yirmi yıl yaşamı nasıl olacak merek ediyor. Şimdi ne yapacak? Hiçbir cevabı yok – hissettiği tek şey korkunç bir kaygı ve günlük rutin ve yaşam mücadelesine devam etme baskısı. Peki hala gerçekten yaşıyor mu? Peki kızı kendi yaşına geldiğinde aynı çıkmaz yola düşmesin diye onu uyarmak için ne yapabilir, ona nasıl yol gösterir?

Romeo Aldea’nın hikayesi aynı zamanda bir toplumun ve onun kurumlarının hikayesi. Taviz, yolsuzluk, eğitim ve yoksulluk arasında bir ilişki var mıdır? Çocuklarımızı eğitirken kendi aldığımız eğitimin ne kadar dışına çıkabiliriz?

Bu tarz bir filmde hikâye anlatımının ruhu, tüm tema veya anlamların açıklanmasında değil, onları fazla sınırlamamayı başarmaktadır. Dil her zaman soyuttur, iletişim bulanık, detaylar bazen hikâyenin bütününe içerik katar.

Sinemanın özelliği ise ancak izlenirken algılanan bu detaylardadır: çevrilemez, muğlak hislerle karışık, donuk bir halet-i ruhiye – kelimelere dökülemeyen detaylar.

NE TARZ BİR SİNEMA?

Mezuniyet, gerçeğe ve gerçekçiliğe değer veren tarzda bir sinemaya ait. Tabii ki gerçek değil, yalnızca gerçek zamanlı günlük yaşamdan olayları, kurgudan bağımsız olarak kullanıyor ve gerçeğe ait olabilecek anları tekrar düzenleyerek gerçek yaşama göre daha düzenli ve yapılandırılmış bir gerçeklik oluşturuyor.

Hikâye olayların kronolojisine saygı duyuyor fakat protagonistinin çerçevesiyle sınırlı ve öznel kalmaya devam ediyor. Kahramanın ne hissettiği ve neyi merak ettiğini anlamanızı amaçlıyor ancak tüm bu incelemeyi belirli bir mesafeden yapmaya olanak veriyor. Önemli olan şey her andaki doğrular. Ne hikâyenin üzerinde ilerlediği yönetmenin ahlaki sorgulamaları ne oyuncunun yorumu ne çekim tarzı – hiçbir şey olay akışındaki seyretmekte olan izleyicinin dikkatini dağıtmamalı ve sorgulanan hikâyeye, karakterlere, değerlere dair kendi sonuçlarına ulaşmaya engel olmamalı.

Eğer ki film, seyircinin kendi yaşamındaki seçimlerine bir ayna olur, geçmişinde aldığı kararlarda bulacağı dürüst olmayan anları gösterirse — bu da muhteşem bir bonus olur.

Film yapmamızın amacı soru sormak, içinde bulunduğumuz dünyayı sorgularken daha derinlere inmek. Ancak dışarıda binbir hikâye var. Bir film yapımcısı olarak kendinize neden özellikle bu hikâyeyi seçtiğinizi sormanız gerekir. Hayatınızın bir bölümünde en önemli olan hikâye bu olmuştur. Hikayenizi insanlara anlatma zorunluluğu hissedersiniz çünkü sizin için anlamlı bir şeyler söylemek istersiniz.

cristian_mungiu

CRISTIAN MUNGIU

Cristian Mungiu, Romen yazar-yönetmen 1968 yılında Iaşi, Romanya’da doğdu. Sinema eğitiminden önce öğretmenliğin yanı sıra basın, radyo ve televizyon haberciliği yaptı.

İlk filmi Occident / West, prömiyerini Cannes’da Quinzaine des Réalisateurs bölümünde yaptı ve Romanya’da izleyici hiti oldu.

2007’de, ikinci filmi 4 ay, 3 hafta, 2 gün (4 months, 3 weeks and 2 days) filmi Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Sonrasında birçok uluslararası eleştirmen birliklerinden en iyi film ödüllerine layık görüldü. Aynı zamanda European Film Academy en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini kazandı.

2009 yılında Cannes’a dönüşü yazar-yapımcı ve eşyönetmen olduğu epizodik film Tales from the Golden Age ve 2012 yılında tekrardan Tepelerin Ardında (Beyond the Hills) filmleri En İyi Senaryo ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini aldı.

2013 yılında Cannes Film Festivali jürisindeydi.

Mezuniyet (Bacalaureat / Graduation) yönetmenin beşinci filmi.

, , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir