Arif Dirlik’in Ardından

Arif Dirlik’in Ardından

Share Button

Bu sütunlarda film eleştirisi yayınlamaktan özellikle uzak duruyoruz. Film eleştirisinin tüketiciler, sinema yazısının ise okurlar için olduğunun bilinciyle hareket ediyoruz. “Her filmin eleştiriye muhtaç olduğu” yanılgısı filmin gerçek değerini gölgeler. Bir film aslında çoğunlukla kimseye bir şey öğretmez. Tayfun Atay’ın belirttiği gibi düşüncenin yazılı kültürle bağı çok daha güçlüdür: “Seyir düşünceyi beslemez, içinden düşünce çıkmaz. Sürekli akıp giden, art arda karşına çıkan imajlar seni ekran karşısında pasif bir izleyici yapar.” Dolayısıyla film bize hayat üzerine düşünmemizi sağlayack bir araç olabilir ancak; düşüncenin öznesi değil nesnesi olabilir. Bu aracı açmak, anlamlandırmak ve buradan bir fikir üretmek için de bu aracı –filmi- kurcalamamıza yarayan alet edevat çantası gereklidir. Mesela Lacan, hayatı boyunca sinema üzerine bir şey yazmamış olmasına rağmen sinema kuramcıları için bulunmaz bir nimet, film okumalarının baş aktörü olmayı başarmıştır. Hitchcock başlı başına bir değerdir; ama filmleri Lacan ile okununca, düşünceyi besleyen yeni bir damar açılır. Film okumasını, sinema yazısını gündelik film eleştirisinden daha değerli kılan şey de budur. Artık film üzerine yazılmış metin, filmin ötesinde bir yerde konumlanır. Filmin nesnel değerinden bağımsız, rizomatik bir şekilde dallanıp budaklanır. Artık kökün, gövdenin bir önemi yoktur. Bağlantının önemi vardır. Guattari & Deleuze’ün deyişiyle: “Bir rizom sürekli olarak gösterge zincirleri, güç düzenlemeleri ve sanat, bilim ve toplumsal mücadeleler arasında bağlar kurar.” Bu bağlar sayesinde film -görsel kültür-  ile düşünce –yazılı kültür- arasında yeni bir ağ oluşturulur. Bu ağ belki tek başına seyirlik bir malzeme olan filmi düşüncenin bir parçası kılar.

İki yıl önce aramızdan ayrılan, aslında düşünceleri dışında aramızda olmayan mülteci düşünür Arif Dirlik’in Türkiye’deki film okumalarında neden bu bağlantı noktalarından biri olmadığı sorusu sinema üzerine yazıp çizen herkesin ödevidir. Hardt ve Negri’yi iletişim çalışmalarında daha çok kullanırız ancak onların “İmparatorluk” fikriyatının düşünsel anlamda temellerini atmış Dirlik’in çalışmaları, akademi dışında pek bilinmez. Oysa kimlik sorunundan postmodernizme, postkolonyal çalışmalardan küreselleşmeye kadar; sinemada kimlik sorunsalı, postmodern anlatıların günümüz neo-liberal politikalarla ilişkisi, postkolonyal söylem ve üçüncü sinema, uluslararası sinemanın küreselleşme ile bağı gibi birçok noktada aydınlatıcı ve ufuk açıcı metinler içerir Dirlik külliyatı. Tıpkı Lacan gibi sinemayla doğrudan ilişkisi yoktur bu metinlerin ama filmleri anlamlandırmada ve sinema üzerine yeni kuramsal denemelere girişmede çok güçlü bağlantılar oluşturabilecek rizom bir çoğulluğa sahiptir.

Sözüm elbette film izlemekten okumaya ve düşünmeye vakit ayıramayan “film critic”lere değil. Çünkü onların arz ve talep ilişkilerini dengeleyen “broker”lardan farkları yok. Ancak sinema üzerine gerçekten kafa yoran düşün insanları için Dirlik külliyatı, mutlaka okunması gereken bir kitaplar ve makaleler bütünüyle karşımızda durmaktadır. Postkolonyalist dönemin muhalif sanatçılarının “kültürcülük” tuzağında debelenmesinden tutun da küresel kapitalizm ile postmodernlik arasında bir bağ kurarak “bağımsız sinema” olarak adlandırdığımız “esnek üretim modeli”nin tam olarak günümüzün “fordizm”i olduğunu açımlamasına kadar birçok yaratıcı ve ufuk açıcı metnin yazarı Dirlik, postmodernizmi kapitalizme eşlik eden ve etmeyen olarak iki kategoride değerledirir ve kapitalizmdeki yeni gelişmelerin tam anlamıyla postmodernliğin dinamosu işlevi gördüğünü iddia eder. Yerelleşme, mahallileşme, kültürel çeşitlilik (çokkültürlülük) gibi birçok yenilik ve marjinallik ulusaşırı şirketlerin kâr etmesi ve dahası ayakta kalabilmesi için bir zorunluluk haline gelmiştir çünkü. Postmodernliği ekonomizm kavramıyla eleştiren Dirlik, sanatın ve sanatçının özerk bir alanı olduğunu iddia eden kof postmodernlik savunucularının aksine çağımızda tüm öznellikleri soğuran küresel kapitalizmin otonom bir bölge bırakmadığını savunur (Bu düşünce Hardt ve Negri tarafından İmparatorluk ve Sanat ve Çokluk kitaplarında da savunulur).

Özellike bağımsız sinema konusunda çok ama içi boş çalışmaların yazıldığı, 70’lerin Amerikan sinemasından mülhem stüdyo içi/stüdyo dışı gibi tanımlarla kuramsal çerçevelerin inşa edilmeye çalışıldığı Türkiye’de Dirlik’in, David Harvey’in metinleriyle daha anlamlı hale gelen küresel kapitalizm analizleri, ekonomizm eleştirisiyle yeni bir okumaya tabi tutulan postmodernizm tartışmaları, “esnek üretim” ve kültürcülük karşılaştırmaları, bağımsız sinema üzerine yeni ve ufuk açıcı metinlerin yazılmasında bir anahtar işlevi görmektedir. Ulusaşırı yahut uluslararası sinema ve festivalizm gibi kavramlarla haşır neşir olanlar için özellikle önemli bir kaynak olan Dirlik’in metinleri 21. yüzyılı okuyup anlamamızı sağlayan birer klasik eser olmalarının yanında sinema çalışmalarının da kaynakçalarında mutlaka yer alması gereken metinlerdir.

Velhasıl Arif Dirlik, günümüz sinema çalışmalarında mutlaka okunması gereken bir eserler bütünün mimarı olarak hepimizi heyecanlandıran bir düşünür olarak aramızdan ayrıldı. Yaşarken kendi alanında kıymeti bilindi; ancak sinema yazarlarının çalışmalarında kendine önemli bir yer edinemedi. Ama inanıyorum ki eserleriyle zihinlerimizin dehlizlerinde bize yeni ufuklar açmaya devam edecek ve günümüz sinema çalışmalarında kendine daha çok yer bulacaktır.

, , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir