David Verbeek ile Söyleşi: “Yönetmen Seçimler Yapan Kişidir”

David Verbeek ile Söyleşi: “Yönetmen Seçimler Yapan Kişidir”

Share Button
Röportaj: Dilan Salkaya

David Verbeek 7. Uluslararası Boğaziçi Film Festivalinin kısa belgesel yarışma kategorisinde Trapped in the City of a Thousand Mountains (2018) adlı belgeseli ile yarıştı. Kariyerine kısa filmlerin ve yedi uzun metrajın dışında video ve fotoğraf alanında sergiler ve seriler de sığdıran Hollandalı sanatçı ile sohbet ettik.

Genellikle yönetmenler kariyerlerine kısa film çekerek başlar, fakat sizin filmografiniz uzun metrajla (Beat, 2004) başlıyor. 2018’e geldiğimizde ise Trapped in the City of a Thousand Mountains adlı belgesel ile kısa metraja döndüğünüzü görüyoruz.

Beat’i ilk uzun metrajlı filmim olarak anmanız oldukça eğlenceli. Üzerinden çok zaman geçti, ardından yedi uzun metrajlı film daha yaptım. Beat oldukça düşük bir bütçeyle çekildi. Açıkçası süreci de çok hatırlayamıyorum ama benim film kariyerimde düşük ve orta bütçeyle yapılmış pek çok film var. Uzun metrajlı bir film üzerinde çalışırken bütçe ve mekân belirleme süreci çok uzun bir zamana yayılıyor. Ve ben bu yüksek bütçeyi beklemektense daha orta bütçelerde gerek uzun gerek kısa metrajlı film yapmayı, filmin yapımcılığını kendim üstlenmeyi tercih ediyorum. Çünkü sinema pratiğinin sürekli devam etmesi önemli.

Beat’i 500 Euro ile çektiniz ve film belli bir başarıya ulaştı. Düşük bütçeyle de iyi film çekilebildiğinin örneği. Olanaksızlık sizi nasıl besledi?

Film yaparken öncelikle kendinize bu filmi gerçekten yapıp yapmak istemediğinizi sormanız, hikâyeye iç güdünüzle ve sezgilerinizle yaklaşmanız gerekiyor. Tüm bunlar, anlatacağınızı daha iyi yapmak ya da onu yeniden keşfedip anlamlandırmak için önemli. Bir filmi yapmanın bir sürü yolu var aslında ve bu yollardan her biri kendi içinde zorluklara sahip. Ayrıca bu yapmak istediğiniz filme göre de değişir. En başta hikâyenizi anlatabilmek için ne tür araçlara ihtiyacınız olduğunu doğru belirlemeniz yeterli, ben de bunu yaptım.

Trapped in the City of a Thousand Mountains belgeselinizde Çin’in Çongçing şehrindeki rapçilerin sansür ve baskı altındaki hayatlarını görüyoruz. Rap sizin hayatınızda nasıl bir yere sahip? Bu belgesel fikri nasıl ortaya çıktı?

Rap müzik benim hayatımda çok önemli bir yerde konumlanmıyor. Ben rap müzik yapan, kendilerini bu yolla ifade etmeye çalışan, çok genç yaştaki insanların hayatlarına ve gerçekliklerine odaklanmak istedim. Onlar kendi kimliklerini ortaya koymak için mücadele veriyor. Çin’deki kültürel ve politik durumun değişmesiyle seslerini duyuracak bir alanları kalmadı. Ben de var olabilmek adına bu kısıtlara bile adapte olduklarını fark ettim ve buna odaklanmak istedim.

Aynı zamanda video sanatçısı ve fotoğrafçısınız. Sanatınızda insanı ve mekânı ana eksene koyuyorsunuz. Genel olarak sanatınızda peşinde olduğunuz “duygu” nedir?  

Benim filmlerimde kendini sürekli tekrar eden tema kendi gerçekliklerini arayan insanlar. Her şeyin daha online ve sanal olduğu bu modern dünyada hayat ve duygular çok daha karmaşık. Çünkü etkileşim kurmak için çok sayıda yola sahibiz. Bunlar bizi endişe sahibi yapıyor, kendimizi sürekli başkalarıyla kıyaslayan biri haline getiriyor. Her ne kadar birileri ile iletişim kurmanın yollarını arasak da gittikçe hassaslaşıyoruz. Çünkü bunlar gerçek hayatta olmuyor, sanal dünyada gerçekleşiyor. Ben de sanatımla bu durumu, sanal ilişkileri ve hangi duygunun gerçek olduğunu göstermek istiyorum.

Fotoğrafı, “sıvı ve akışkan haldeki anıları dondurmak” olarak tarif ediyorsunuz. Peki ya sinemanın tarifi nedir?

Bu konuda Andrei Tarkovsky’nin Mühürlenmiş Zaman kitabında söylediklerine kesinlikle inanıyorum: “Film sadece resimlerden, temsilden ve izleyicinin duyduğu sesten ibaret değildir, daha çok süreyle ilgilidir.” Her karenin süresi anlamı değiştirir. Bu da aslında süreyle ilgili olan sinemayı fotoğraftan tamamen ayrı bir medyuma dönüştürür.

An Impossibly Small Object’teki geleneksel Çin kuklalarının, gözleyen bir tanrıyı temsil ettiğini söylüyorsunuz bir söyleşide. Yönetmen de kamerasıyla gözleyen kişi midir? Gözetleme ve gözetlenme halini sinemaya taşırsak, yönetmen ve izleyicinin konumu nedir?

Bence bir yönetmen kendi işinin tanrısı gibi konumlanmaz. Her şey onun işi ve fikri için kurulmuştur, bir araya gelmiştir, evet ama her şeyin onun zihninden dökülmesi gerekmez. Film bir süreç işidir ve bu süreçte her şey meydana gelebilir. Yönetmen de seçimler yapar. Bu bağlamda yönetmen aynı zamanda bir küratördür. Çevreyi araştırır, bir sürü insanla çalışır, yeni temalar keşfeder, sürekli arayıştadır. Dolayısıyla her şey bir sihir gibi, yönetmen tek başlangıç noktasıymış gibi onun beyninden türemez, her şey sürece tâbidir. Yönetmen bir şeylere ilgisi olan, araştıran ve neyi gösterip göstermeyeceği üzerine seçimler yapan kişidir. Film bir arayıştır. İzleyici de bu süreç sonunda ortaya çıkan işi yalnızca gören kişidir. Burada tesadüflerden de bahsedilebilir.

R U There (2010) profesyonel bir gamer üzerinden gerçeklik, sanal gerçeklik, sanal yaşam alanı konularını gündeme taşıyordu. Trapped in the City of a Thousand Mountains’a bakınca son yıllarda sıçrama yapan rap kültürüne, Çin’in arka sokaklarından tanık oluyoruz. Aynı yıl Childish Gambino’nun This is America parçası müzik listelerini alt üst etti. Sanatınızda çağın gerçeklerini ve genç nesli yakaladığınızı görüyoruz.

Kendi kimlik ve düşüncelerini dışa vurmaya çalışan insanların yaptıkları, yapmaya çalıştıkları çok önemli. Belgeseldeki kişiler gerçek, genç rap sanatçıları. Ve ortaya çıkan da kendi gerçekliklerine dair. Toplumun bunu görmezden gelmesi onları mutsuz edebilir. Trapped in the City of a Thousand Mountains özelinde söylüyorum, netice rap müzik Childish Gambino olsun olmasın, toplumu değiştirsin değiştirmesin yapan kişilerin kendilerini buldukları bir mecra.

In An Impossibly Small Object (2018) sekiz yaşında Tayvanlı bir kız çocuğunun hayatını gösteriyordu. Karakterin kendi çocukluğunuzla bağı var mı?

Bir miktar otobiyografik diyebilirim. Filmde aktör olarak yer alsam da oradaki karakter ben değilim. Ama kendi hayatımda karşılaştığım bazı doğrular da var filmde. Çünkü ben de bu durumdaydım çocukken, Doğu ile Batı arasındaydım sürekli. Devamlı seyahat halindeydim, gidip geliyordum. Dolayısıyla kendimden bağımsız bir karakter yaratmadım ama tabii bu demek değil ki karakter tamamen benim. Sonuçta bu bir belgesel değil.

Film sonrasında filmde kullanılan objeler ve filmden karelerle Amsterdam’da bir sergi düzenlendi. Yanılmıyorsam benzer bir durum Full Contact’ta da gerçekleşti. Bu yöntemin dağıtım ve tanıtımla ilgili bir kısıtla alakası var mı?

Hayır bunu dağıtımla ilgili herhangi bir zorluktan dolayı yapmadım. Çıkış noktam bu değildi. Dağıtım ve tanıtım için kaynak bulmak sanat filmi yapan her yönetmenin yaşadığı bir zorluk. Ben de daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşmak için farklı sanat mecralarını kullanıyorum, evet. Ama öte yandan bu durumdan bağımsız olarak insanlar için aynı özneden farklı şeyler yapmayı ilginç buluyorum. Düşünüyorum ki bu sadece bir film değil, aynı zamanda fotoğraf serisi ya da video sanatı. Özne aynı olsa da tüm bu farklı disiplinler ve parçalar farklı perspektifler öneriyor. Sanatçının, yönetmenin ya da video sanatçısının, film ya da fotoğrafın farkları üzerine düşünmeyi oldukça ilginç buluyorum.

Türk sinemasına aşina mısınız? Türk ve dünya sinemasında takip ettiğiniz yönetmenler kimler?

Evet Türk sinemasına oldukça aşinayım hatta bana ilham veren pek çok büyük film izledim. Özellikle bir isim vermem gerekirse Nuri Bilge Ceylan’ı söyleyebilirim. Bence onun filmleri meditatif bir özelliğe sahip ve toplumun içine bakıyorlar. Filmlerindeki yavaş akış benim için oldukça ilham verici. Dünya sinemasına gelecek olursam İtalya sinemasından Antonioni’nin, Rus sinemasından Tarkovski’nin, Japon sinemasından Ozu’nun, Tayvan’dan Edward Yang’ın , Çin’den Yi Chang’ın, Ye Lou’nun beni çok etkilediğini söyleyebilirim.

Dead&Beautiful adlı yeni filminiz post prodüksiyon aşamasında. Bir vampir hikâyesi izleyeceğiz. Yeni bir şey deniyorsunuz. Biraz bahseder misiniz?

Uzun zamandır bu film üzerinde çalışıyorum. Söyleyebileceğim tek şey daha önce hiç görmediğiniz bir vampir filmi izleyeceğiniz. Dead&Beautiful alışkın olduğumuz vampir janrıyla oynuyor. Dünyadaki eşitsizliğe ve düzensizliğe dair bir film ayrıca. Şu an post prodüksiyon aşamasında ve çok yoğun çalışıyoruz.

, , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.