Yönetmen Sineması: Agnès Varda

Yönetmen Sineması: Agnès Varda

Share Button

Sanat tarihi okuduktan sonra, sanat hayatına aslen fotoğrafla başlayan Belçika asıllı Fransız yönetmen Agnès Varda, zaman geçtikçe sanatın bütün dallarını sinemada birleştirme kararı alıyor ki bu da tam Fransız Yeni Dalgası’nın çıkış zamanına denk geliyor. İlk uzun metrajlı filmi La Point Courte ile akımın ortaya çıkışında çok büyük katkısı olan hatta öncüsü sayılan yönetmen, gerçek insanları bütün gerçekliğiyle anlatmak için kamerasını alıp sokaklara çıkıyor. Döneminin geleneksel sinemasının bütün kurallarını reddeden, zaman kavramını eğip büken, ünlü film starları yerine amatör oyuncularla çalışmayı seçen Varda, şu an akımının da babaannesi olarak anılıyor.

Döneminin sinema klişelerini reddettiği gibi erkek egemenliğini de reddeden Varda’nın filmlerinde her zaman feminizm dokunuşları bulabilmek mümkün. Kadınların sinemadaki temsiline her zaman önem verip, bu konuda yıllardır çok büyük adımlar atan Varda’nın filmlerinde baş karakterlerin çoğu her zaman kadındır ve bu kadınlar kendilerine güveni olan özgüvenli karakterlere sahiplerdir. Bazı filmlerinde filmin başlarında öyle olmasalar da, küçük bir ters köşe yaratıp bu karakterleri daha güçlü yapmaya odaklanmıştır her zaman. Vagabond’da evsiz, bazı günler yemek dahi bulamayan bir kadın karakter vardır ve siz film bitene kadar bu karakterin güçlü duruşundan asla ödün vermediğini görebilirsiniz. Ya da Cleo from 5 to 7’de, Cleo’nun çıtkırıldım, şımarık adet bir kız çocuğunu canlandırdığı karakterin filmin ilk kısmından sonraki değişimini, insanların hakkında ne dediğini umursamayacak özgüvene geldiğini, ya da 1960 yılında kadın taksi şöförlerini görebilirsiniz.

Politik sinemaya yakın duruşu, eril sinemaya olan eleştirel tavrı, sanat dallarını ustalıkla birleştirmesi, ses ve renk kullanımındaki ustalığı ile en önemli yönetmenlerden biri olan Varda, sanat hayatına bu sıralar daha çok belgesel çekerek devam etmektedir.

Mutlaka İzlemeniz Gereken 5 Agnès Varda Filmi

1. Sans toit ni loi (Yersiz Yurtsuz / Vagabond, 1985)

Yersiz Yurtsuz, zannımca Varda’nın en iyi filmi olmasından öte Fransız sinemasının ve Fransız Yeni Dalga akımının da en iyi filmlerinden biridir. Film boyunca Mona’nın üretim ve tüketimin kapitalist düzenine tamamen sırt çevirip kendi hayatını kendi tercihleriyle yaşamayı seçen bir kadını mı yoksa bu özgür hayatı yaşamak istemeyen, elindeki her seçeceği değerlendirdikten sonra en iyisinin bu olduğuna karar verip, bir nevi özgür olmaya zorlanan başka bir kadını mı canlandırdığından pek emin olamayız. Fakat filmin asıl amacının karakterin neden yollara düştüğünü, neden bu hayatı seçtiğini sorgulamamızdan çok, onu adeta Küçük Prens’in insan versiyonu olarak hayattan hayatta atlayıp, hiç konuşmadığı kişiler üzerinde dahi, çabasız bir şekilde farklı etkiler yaratabilen bir güce sahip olduğunu hissettirmek istediği yadsınamaz.

Bunlara rağmen filmin bizi şaşırttığı 2 yer var: Mona’nın çobanla karşılaşıp aslında “düzenli” bir hayata geçip, para kazanabilecekken her şeyi reddetmesi. Üniversite mezunu çobanın da aslında bir burjuva temsilcisi olduğu, Mona’nın kaçmaya çalıştığı düzenin tam içinde olmasa da o düzeni kıyısından köşesinden bir yerlerden yakaladığını göz önüne alırsak, Mona’nın bu durumu geri çevirmesi normal kalıyor. Fakat Tunus’lu adamla tanıştıktan sonra her şeyden vazgeçip orada kalmak istemesi bir muamma. Belki gerçekten artık yoruldu ve yerleşik bir hayat istedi ya da belki de birine güvenmek istedi, bilinmiyor.

İlk sahneden hikayesinin nasıl biteceğini bize gösteren film, bu sahneden sonra Mona’yı denizden çıplak bir şekilde çıkarken gösterir ki, bu bir nevi yeniden doğuşu temsil eder. Hayatının bize sunulan kısmını, açtığı yeni sayfayı görürüz aslında, sonunu bilerek. Film her ne kadar sistem eleştirisi yapsa da bunu Mona’dan habersiz yapar adeta çünkü Mona’nın belirli bir şeye eleştirisi ya da düşmanlığı yoktur, o sadece reddetmiştir.

 

2. Les glaneurs et la glaneuse (Toplayıcılar / The Gleaners & I ,2000)

Toplayıcılar öyle bir belgesel ki izleyicisine iki seçenek sunar: Ya kendisini diğer filmlerden ayırmadan, bir sanat eseri olarak izleyeceksiniz ve orada bırakacaksınız ya da hayatınızı, alışkanlıklarınızı ve bütün yaşam tarzınızı değiştirmesine izin vereceksiniz. Poşetin 25 kuruş olduğu ve ülkemizin başka problemi yokmuş gibi sadece bu konu üzerine yoğunlaştığı şu günler için de oldukça manidar sayılabilir.

Sanatın hiçbir dalını birbirinden ayırmayıp kendi eserlerinde de hepsini homojen bir şekilde harmanlamayı seven Varda, burada da aynısını yapıyor. Aslında tamamen 19. Yüzyıla ait The Gleaners adlı resim ile başlayan eser 200 yılına kadar gelerek tüm toplayıcıların serüvenini ele alıyor. Filmde de, 1800’lü yıllarda sadece alt sınıfın yaptığı bir eylem olarak karşımıza çıkan toplayıcılığın, artık günümüz koşullarında, üretilip tüketilemeyen ürünlerin varlığının doğaya dahi zarar vermeye başlamasıyla, maddi durumu yerinde olup hayli hayli kendine en pahalı marketlerden en pahalı yiyecekleri alabilecek insanların dahi yaptığı bir eyleme evrilmesini isliyoruz.

Filmdeki toplayıcılardan birinin söylediği “İnsanlar bunların çöp yığını olduğunu düşünüyorlar, benim gördüğüm şey ise bir olasılık yığını.” sözünü ise adeta  The Gleaners & I’ın tek cümlelik özeti olarak sayabiliriz.

3. Cléo de 5 à 7 (Cléo Beşten Yediye /  Cleo from 5 to 7, 1962)

Varda’nın ikinci uzun metrajlı filmi Cleo from 5 to 7’de ise 1960’larda şarkıcı olan Cleo’nun hayatından 2 saat izliyoruz. Sadece öğleden sonra 5 ve 7 saatleri arasında yaşadıklarına tanık olacağımız bu karakterin hayatıyla ilgili bilmemiz gereken her şeyi aslında açılış sahnesinde tarot kartlarıyla birlikte öğreniyoruz. Zaman kavramını eğip bükmeyi seven Varda bu filminde de gerçek zamanla hissedilen zamanın arasındaki fark üzerine yoğunlaşıyor adeta.

Cleo, bu yaşına kadar her zaman şımartılmış, her zaman emrinde çalışanları olmuş ve istiyorsa elde etmiştir ama kendinin de söylediği ve hissettirdiği gibi hiç sevilmemiştir. Erkek arkadaşı bile hasta olduğuna inanmaz, arkadaşları tarafından ciddiye alınmaz. Yıllardır onunla olan kendi hizmetlisi bile adeta ölmesini bekler ve her şeyi abarttığını düşünür. Tanıştığı yabancının sonradan diyeceği gibi, sokaklarda birisini değil adeta bir şeyi bekliyormuş gibi dolaşırken bu yabancıyla tanışır. Artık kendi ölümünü sessiz sakin bir şekilde beklemeye karar vermişken aşık olur ve en önemlisi biri tarafından gerçekten sevilir ve umursanır.

Filmin açılış sahnesi dışında siyah beyaz olması, ölümü beklerken heyecanı kalmamış bir hayatı simgeliyor aslında. Hatta Cleo’nun arkadaşına hasta olduğunu söylediği sahnede tünele girmeleri nedeniyle ekranın kararıp sadece seslerin duyulmasına da karakterin içine düştüğü karanlığı daha çok vurguluyor adeta.

4. La Pointe Courte (Paralel Yaşamlar, 1955)

Fransız Yeni Dalga akımının ve aynı zamanda Agnès Varda’nın da ilk filmi olan La Pointe Courte, yarı belgesel yarı kurmaca dilinde, paralel iki farklı öykü anlatıyor. Bir balıkçı kasabasındaki insanların yaşamlarını ele alırken, ayrılık aşamasına gelmiş bir çiftin ilişkisini de analiz ediyor ve bu ikisini birleştirirken yine bilindik zaman kavramını yıkıyor.

İletişimsizliğin çağımızın değil genel olarak insanoğlunun bir hastalığı olduğunun adeta altını çizen Varda, bu konuya son noktasını da, ayrılmak üzere olan çiftin konuşup, iletişim kurdukça birbirlerini ne kadar sevdiklerini anlamasıyla koyuyor. Bu bağlamda baktıktan sonra da takdir edersiniz ki, çiftin arasında geçen diyalogların hepsi farklı bir hayat dersi tadında oluyor. Tabii ilişkilerini düzeltmelerinde köy halkının gündelik yaşa mı da etkiler, ama bu çok hissettirilmeden yapılır.

La Pointe Courte ile sinemaya dönemine göre alışılagelmişin dışında bir anlatı getiren Varda, yıllar boyunca sinemaya katacaklarının da sinyalini veriyor.

5. Le Bonheur (Mutluluk, 1965)

Renkli sinemaya geçmek için mutluluk temasını seçen Varda, Le Bonheur’da renkleri öyle bir kullanıyor ki 80 dakika boyunca bir masalın içindeymiş etkisi hissettiriyor. Uzun metraj bir film olsa da Varda burada da belgesel formatını bir tarafından yakalamak için oyuncuları gerçek karı koca ve çocuklardan seçmiş. Dolayısıyla daha samimi ve gerçekçi bir hava yakalayan Varda, döneminin aile içi dinamiklerini de sinemaya yansıtmış. Ailesiyle mutluyken aynı anda başka bir kadına aşık olan bir adamı konu alan filmde, bazı insanların absürt olarak algılayabileceği bir ilişki türü ortaya çıkarıyor Varda. Adamın hayatına başka bir kadının hayatına girmesi, ailesiyle ilişkisini değiştirmiyor ve mutluluk kavramına yeni bir tanım ekliyor adeta. Tek eşlilik, çok eşlilik, açık ilişki gibi kavramları cesurca irdeleyen filmde, herkesin kendine göre bir mutluluk kavramı çıkarması mümkün.

Bonus: Visages villages (Mekanlar ve Yüzler / Faces Places, 2017)

Varda’nın Oscar dahil birçok adaylığı olup, birçok da ödül kazanan son belgeseli Faces Places, kendisinin en önemli iki tutkusu olan fotoğraf ve sinemayı bir araya getiriyor. Bu filmde, gittiği yerlerden iz bırakmadan dönmeyen Fransız fotoğrafçı JR ile çalışan Varda, zaman zaman eski dostlarını anmak için, zaman zamansa başkalarının hayatlarında yer etmiş insanları onurlandırmak için sokaklara, duvarlara, aslında yer yüzünde her hangi bir şeyin üstüne dev fotoğraflar yapıştırdıkları anları belgesele formatında bize sunuyor.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.