Sükut Evi (2018): Bir Dönüşüm İknası

Sükut Evi (2018): Bir Dönüşüm İknası

Yazar Puanı1.5
  • Sükut Evi, ruhun taşlarına kadar yeniden dizildiği bir yaşam-ölüm alegorisinin sınırlarında gezen ve babasını kaybettikten sonra yolunu kaybeden, sebeplerin peşinde gezen bir başkahraman yaratırken sonun/gizemin/mananın peşine ve bunu anlatmanın telaşına o kadar çok düşüyor ki ne bu mananın peşinde koşacak bir başkahraman inşa edebiliyor ne de doğrudan doğruya mananın kendisini. Ortaya çıkan şey bir çabadan fazlası olamıyor ve örülmemiş bir hırkaya dönüşüyor; hırkanın örüldüğüne, bittiğine yeminler ederek.
Share Button

Yönetmen Cafer Özgül Sükut Evi (2018) filminde babasının ölümünün gizemini ararken kendi yaşamını çözmeye çalışan başkahramanın yolculuğunu anlatıyor. Bu kahraman bir kaza sonucu bir köye düşüyor ve köyden çıkmak istemesine rağmen bir türlü çıkamadığını fark edip öfkeden sükuta uzanan bir değişim yaşıyor. Köy, babasının ölümünün ardından sıkışıp kaldığı bir dünya parçası olarak değişiminin bağlamını oluşturuyor. Öfke duyduğu başkalarından sevgisini, ilgisini ve merhametini yönelttiği komşulara yöneliyor. Başkahraman kaçışın manasını aradığı yolculuğunda bir kaçışın olmadığını ancak bir kabullenişin olduğunu fark ettiği andan itibaren sükut başlıyor. Film, beklerken ölen yaşlı bir ninenin ördüğü melanet hırkasını üstüne geçiren kahramanın yeni düzeniyle son buluyor. Peki, tüm bu “değişim” -ki bence bir “dönüşüm” olamamıştır-, bir hikaye anlatısı olarak aktarılabilmiş midir? Bence, hayır.

Yusuf Üçlemesi”ndeki Yusuf, Ahlat Ağacı’ndaki (2018) Sinan ve Persona’daki (1966) Alma kendi iç çelişkilerinin, arzularının ve en önemlisi de yaşadıkları yere karşı olan yabancılıklarının etkisi ile yoğun ve derin karakterlerdir. Her birinin çelişkileri ile arzuları birer ifade ve aktarım olarak tüm hareketlerine yansır. Her biri, çelişkilerinin karşısındaki özlemlerini, sıkıntılarını ve yok oluşlarını birer tını şeklinde ortaya çıkartırlar. Bu ortaya çıkartma, karakterlerin sorunlu halleri gereği yavaş yavaş ve noksanları ince bir şekilde aktararak kılınır, yani yönetmenlerin her biri senaryoyu öyle bir işlemişlerdir ki, filmler boyunca ortaya çıkan şey “sanılan” karakterden “olan” karaktere evrilir. Yusuf’un çelişkisi on yılların belirgin anlarında, Sinan’ın çelişkisi bitmek bilmeyen dinlemeyişlerinin karşısındaki seslerde, Alma’nın çelişkisi ise bir gölge gibi onu kollayan hatıraların ortaya çıkışında narin, derin ve akışkan bir şekilde belirginleşir. Öyle ki bu karakterlerin her birinin dönüşüm anı kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkar; dönüşümleri sıradan değildir, kaçınılmazdır çünkü her biri kendilerinin yorgunluğunda birer “öteki”ye dönüşmeye başlamışlardır, kendilerinin düşmanı birer ötekiye. Yönetmenlerin, birbiri ardında gelen her sekansta teker teker ördüğü sarmal, izleyiciyi sona alıştırırken karakterleri sürekli derinleştirir ve bunu yaparken yaşamı ve onun yankısını taklit eder: Anlatılan yaşamın hikayesidir, anlatılan senin hikayendir.

Sükut Evi ise bunların herhangi birini sürekli bir biçimde yapmıyor. Film kimi zaman olanları ve olması gerekenleri belirgin bir şekilde sönük, karşılıklı konuşmalarda sığ olarak anlatıyor kimi zamansa karakterlerin konuşmalarına köyün bağlamını yerleştirmeye çalışarak kopuk bir örüntü sağlamaya çalışıyor. İnsanları anlık manalar olarak akışa dahil ederek bir derinlik illüzyonu kurmaya uğraşıyor. Hal böyle iken ve film anlatılan şeyin narinliğinin ve derinliğinin anlatılmaya muhtaç olmadığını aktarırken sürekli olabilecek en sıradan yönteme çarpıyor; karşılıklı konuşmaların içinde derinlik yaratmaya çalışsa da derinlik bir yanılgı olarak kalıyor. Yol sekansları, köyün içindeki kahveciden nişanı atılmış kadına ve İbrahim’den Adem Abi’ye var olanların her biri birbirleriyle örüntüsüz öykü biçimleri olarak var oluyor. Film, saklı olanın aslında saklı olmadığı mistik bir dönüşüm hikayesiyle ortaya çıkartmaya çalışıyor ancak karakterlerin tamamı sabit bir düzlem içerisinde kalıyor. Filmde kimse akışkan bir iletişim içerisinde örülemiyor. Başkahramanın arzuları, çelişkileri, dönüşümünü etkileyen noktaların tamamı birkaç replik ile büyütülmeye, var edilmeye çalışıldıkça ortaya çıkan şey bir dönüşüm öyküsü değil bir dönüşüm iknası oluyor. Var olmayan insanların, var olamayan bir çevrenin ve her şeyi açığa vuran bir gizemsizliğin içindeki başkahramanın yaptığı her şey de işte bu bağlamda manasızlaşıyor. Öykünün akışı bir sona ve anlama yaslanmışken bu son öyküyü beslemiyor.

Sükut Evi, ruhun taşlarına kadar yeniden dizildiği bir yaşam-ölüm alegorisinin sınırlarında gezen ve babasını kaybettikten sonra yolunu kaybeden, sebeplerin peşinde gezen bir başkahraman yaratırken sonun/gizemin/mananın peşine ve bunu anlatmanın telaşına o kadar çok düşüyor ki ne bu mananın peşinde koşacak bir başkahraman inşa edebiliyor ne de doğrudan doğruya mananın kendisini. Ortaya çıkan şey bir çabadan fazlası olamıyor ve örülmemiş bir hırkaya dönüşüyor; hırkanın örüldüğüne, bittiğine yeminler ederek.

Haktan Kalır

Hacettepe Üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi almakta; kendi blogunda amatör olarak başladığı film incelemelerini yine bir amatör olarak Cineritüel’de sürdürmekte.

, , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.