Bekleme Odası (2003): Ahmetlerin Tekriri

Bekleme Odası (2003): Ahmetlerin Tekriri

Share Button

21. yüzyılın içinde bir yönetmen olan Ahmet, hayranı olduğu Dostoyevski’nin Raskolnikov’unu kendi günlerini geçirdiği dünya içerisinde filme dönüştürmek ister. Ancak filmi sürekli bir tekrar yaşar gibi tıkanır durur; çünkü artık ne bir hırsızlığın ardında Napolyon’un sınıfsal atılım fikri gibi derin çelişkiler vardır ve Raskolnikov var olamaz haldedir ne de bir kadın Sofya olabilecek kadar yaşamın içinde yaşama tutsak bir sürüklenişi içleyebilecek durumdadır. Film, var olamayacak derinlikler kaidesini taklit edecek bir kaynak bile bulamaz; Raskolnikov, Sofya, Raskolnikova artık var olamayacak kadar derinlere gömülüdür. Ahmet, filmin arayışındayken kendi suçları ve cezaları ile bir tekririn içine sıkışır. Peki, film tüm bu çaresizliği anlatırken ne kadar başarılı olur? Günün getirdiği sığlıkların, yapaylıkların var edemeyeceği bir hikayenin tam da neden var olamadığını anlatırken çizgiyi tutturabilir mi? Buna cevap verirken yürüyen ruhlardan bahsetmek önemli olacak.

Dostoyevski bir insan olarak ve Dostoyevski’nin insanları birer insansılık olarak “yürüyen ruhlar”dır. Yürüyen bir ruh olmanın vazgeçilmez iki parçası yürüyor olmak ve ruh olmaktır; tamlamanın ayrılmaz bütünlüğü parçalandığı anda Dostoyevski yiter. Yürüyen ruhun biricikliği nedir? İlk kelimenin yürüyüşü sürekli bir dönüşümü ve değişimi anlatır; insan, kendi olarak bir saniye daha duramaz; insan, sürekli bir şekilde dönüşmek ve değişmek zorundadır. İnsan, yürür ve yürüdükçe yeni-yine bir insana dönüşür, değişir; böylece etrafındaki her şeyi içine çeken bir göl gibi her yansımayı aktarır. İnsan, yürüyordur ve yürüyüşü sağlayan ayakları yeryüzüne, yeryüzünün vadilerine, binalarına, paralarına ve insanlarına değiyordur; insan, böylece var olur. Bunu bir akıl/rasyonalite makinesi olarak da yapmaz. İnsan, bir ruh olarak matematiksel ilişkilerin, neden-sonucun dışında bir varlıktır. Ruhu, geçmişi içerir, atalarını içerir ve yaşadığı her şey bir bezin üstüne konulur gibi ruhunun üstüne konulur; ruhu her şeyi taşır ve taşıdığı kimi şeyleri içlemeye başlar. İnsan, kararlarını bu öz, biricik varoluşu ile alır; insanın kararları binlerce yıl boyunca alınmış gibidir, yaşamaya mecbur bir şekilde var olmuştur ve yaşamanın mecburluğu içinde kararlarını alır. Ama bu baskın bir neden-sonuç ilişkisi olmaz. Ruh, yürüdüğü için sürekli bir etkileşimin içinde olur ve geçmiş-şimdi-gelecek sürekli bir devinim halinde insanın ruhu ile taşınır. Raskolnikov, Sofya, Raskolnikova da birer devinim olarak yürüyen ruhlardır; her birinin yaşamı tarihi taşır ve her birinin hareketi tarihi var eder. Bunun film ile ilgisi nedir?

İroni

Bekleme Odası (2003), hem çekilemeyen bir Dostoyevski filmini anlatır hem de kendi içinde çekilmiş bir Dostoyevski filmidir. Ahmet, hem bir Raskolnikov’dur hem de bir Raskolnikov olamıyordur. İnce bir çizginin içinde bir “olamama”yı anlatan film işte tam burada aksamaya başlar. Bekleme Odası olamamayı anlatmayı başaramaz; Ahmet’in ilişkilerinde kaybolan bir çizgi çizerken Ahmet’in aksaklığı ile çürümeye başlar. Nitelemeler, nicelemeler basitlemelere dönüşür. Dostoyevski’nin kitapları da kendi dönemlerinin olamayışlarını anlatan ve koca saçmalıklardan ibaret sistemler karşısında saçmalaşan karakterlerin hikayelerini aktarır ama hiçbir zaman karakterleri saçmalıktan ibaret kılmaz. Her bir karakter, kendi olarak hikayeye katılır ve her biri dramanın içindeki komediyi taşır gibi iki yüzlü birer aktarıma dönüşürler ama en önemli nokta şudur ki hiçbiri basite indirgenmez. Her birinin hikayesi, çelişkileri, düşüncüleri biricik, öz, yalın birer kişilik olarak dışavurulur.

Bekleme Odası‘nda ise yalnızca Ahmet vardır, tüm karakterlerin ağzında konuşan kişi Ahmet’tir; Elif, Serap ve Sanem birer taklit gibi basitleşirken Kerem bir yankı gibi Ahmet’i anlatır durur. Ferit ise bir heyecandan başka bir şeye dönüşmez, hikayesi anlatılmaz halde bırakılır, bir örüntüyü aşamaz. Tüm bu anlatmamalar artık Raskolnikovların var olamayacağını anlatmak için seçilmişken film bu örgüyü taşıyamaz. Filmin üstüne kurulduğu temelsizlik filmin temelsizliğine dönüşür ve böylece hiç kimsenin anlatılmadığı, dünyanın sabit kaldığı, ne ruhun ne de yürümenin bulunmadığı bir tekrir anlatılır. Bu tekrir, kendi içerisine sıkışmış bir basitlemeyi aşamaz ve film böylece sığ replikler, kopuk anlatım, deneysel çekimleri ile eleştirdiği şeye dönüşür; bir tekrir olmaktan öteye geçemeyerek bir ironi olur.

Haktan Kalır

Hacettepe Üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi almakta; kendi blogunda amatör olarak başladığı film incelemelerini yine bir amatör olarak Cineritüel’de sürdürmekte.

, , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.