Blade Runner (1982): Dipsiz Kuyu (Bölüm 1)

Blade Runner (1982): Dipsiz Kuyu (Bölüm 1)

Share Button

Descartes “Düşünüyorum, öyleyse varım” dediğinde var olmayı düşünceye bağlayarak bu özelliği yalnızca bir hayvan türüne ait kılıyordu: İnsana. İnsan, düşünüyordur ve insan öyleyse vardır. Kartezyen bir şekilde var olabilecek tüm bilgilerin, oluşların ve zamanın merkezi insanın aklıdır. İnsanın aklı tüm biricikliği ve yetkinliğiyle tabidir. Yani, yapabilendir. Yaşam ve varoluş tüm kudretiyle insanın etrafında sürerken insan bunun her parçasının bilgisine ulaşabilecek kavramsal yetiye sahiptir. Bilgi, insanındır. Ridley Scott Blade Runner (1982) filminde ise artık düşünüşün yalnızca insana ait olmadığı bir evrende Descartes’ın sorusunu yine gündeme getirir. Artık üstün ve yetkin olanın varlığı bir koşut olarak düşünmeye bağlanamaz. Akıl biricik değildir, aklın biricik olduğu illüzyonu yıkılmıştır. Yeni evrende biriciklik ise “empati” ile kurulur yani var olan herhangi bir şey eğer ki insanca şeylere kabilse o artık “şey” değildir, o artık bir insandır. İnsan, insancayı anladıkça insandır; insanca ise ters düşmüş bir kaplumbağa karşısında herhangi bir duygu hissetmekten bir anneyi hatırlamaya kadar olan tüm normal homo sapiens deneyimleridir.

Tuhaftır ki psikanaliz deliyi, yani insanların içindeki ötekiyi seçerken de yine “normal”leri kullanır; -en azından Freudyen ve takipçisi- psikolojinin normalleri ise ebeveyn deneyimlerinden oral-anal dürtüler ile birlikte tiksinme, iğrenme yahut arzu duyma benzeri duygusal dolanımlardır. Bilginin içerisinde bu bilginin geri bildirimi olarak duyum da vardır; bilinç mevcuttur ama aynı zamanda bilinçaltı da mevcuttur. İnsanın beyninin formülize edilemeyecek ama ancak bir tür anti-tez ile kurulabilecek karmaşası mevcuttur. Yani akıl vardır, akıl deliliğin karşısında vardır ve delilik var olduğu müddetçe akıl da bir tür “sağlık” olarak var olmaya devam edecektir. Psikanalizin insan aklı karşısındaki bu tapınması ve bir tür konumlandırış olarak insansılığın “sağlık”ı ele alması bir tür rasyonalizm ve aydınlanmacılık sonucudur elbette. Peki, Blade Runner evreninde de artık var olmaya başlayan “yapay” zekâ bu denklemin neresindedir?

Bu tıpkı aklın delilik üzerinden bulunması gibi robotluğun insan üzerinden bulunması ile kavranabilir. Bunun üzerine uzun ve bir miktar yorucu olabilecek bir incelemeyi Westworld yazımda yapmıştım, burada da onun kadar uzun olmasa da yazı boyunca aynı tezden bahsedeceğim. Görülen odur ki Blade Runner evreninde de affedilmez olan suç bir android/nexus’un insanı taklit etmesidir; nexuslar dünyadan kovulmuşlardır, dünyadışı kolonilerde kimi seks nesnesi kimi ise kol gücü nesnesi olarak kullanılmaktadır. Filmde özellikle ayrıldığı ve belli anlamlara kaydığı için ben de burada bu iki emek kolunu ayırıyorum, yoksa her ikisi de bedenin tüketilmesi üzerinden var olan emek halleridir. Çünkü dünya bir tür özel tüketim olarak yalnızca ve yalnızca tüketebilenler içindir ve ancak bir özne tüketebilmektedir. Bu dünyada nexuslar nesnelerdir, tüketen özneler olamazlar. Rick “Deckard” gibi polislerin görevi düzeni korumaktır, dünyanın yegâne kirlerinin insan olmasını sağlamak asli görevleridir. Düzenin dışlananları, düzenin tüketilenleri ve tarih boyunca tüm iktidarcı yapılarda olduğu gibi bu düzenin koruyucuları olarak polislere bölünen söz konusu dünya, bir tür tarih tekrarı gibidir. Derrida’ya selam vermek istersek bu bir nevi “gelecek”tir (future) ve bir tür “olacak olan” (on come) eleştirisi taşır. Blade Runner, şimdinin bir tür abartı içerisinde tekrar edilmesidir. Hani neredeyse “film noir”nın taşıdığı bu siyahlık bir fotoğrafı andırır: Şimdinin negatif edilmiş halinin negatif edilmiş hali.

Bu yazıda benim için çok önemli bir yeri olan Blade Runner‘ı iki parçaya bölerek inceleyeceğim. İlk parçada bir tür mevcut durum ve bağlam okuması olması için evreni ekonomik ve mimari olarak, yazının ikinci bölümünde ise bireyin varoluş şeklini inceleyebilmek için doğrudan karakterleri ve onların birbirleriyle olan ilişkisini inceleyeceğim. Nietzsche’nin başka bir konu hakkında söylediği sözlerini biraz çarpıtarak başlıklara geçeceğim: “Canavarlarla savaşan kişi dikkat etmelidir ki kendi bir canavara dönüşmesin. Sen dipsiz bir kuyuya uzun uzun baktığında, dipsiz kuyu da sana bakar.”

İnsan, kendisinin ötekisidir; tüm ötekilerin içerisinde kendi varoluşunu yaratır.

Piramitinin Zirvesi: Bir Tür Evren Yapıcı Olarak Dr. Tyrell

(Le) flâneur, şehrin gezicisidir; şehri sürekli bir halde yeniden keşfeden, böylece şehri bir tür sabit yapı içerisinde tutmayan yani şehri kendi yürüyüşü ile farklılaştıran bir yürüyen ruhtur. (1) Sabitleşmiş bir şehir sabitleşmiş bir deneyim, dolayısıyla sabitleşmiş bir varoluş da sunar; yani şehir tüm değişmezliğiyle yaşamı da tutsak edendir. Flâneur tam bu tutsaklığın içerisinde kenti ya var olan haliyle parçalar ve hiçbir karar kendisini bağlamaksızın tamamıyla bir keşif belirsizliği ile dolanmaya çıkar, kafasına estiği gibi dolanır (bu bile bir tutsaklıktır elbette, keşfederkenki belirsizliği bile maddi sınırların içindedir; hem kendi bedeninin deneyimleri hem de çevrenin maddi kısıtlılığı) ya da şehri var olan halinden parçalara böler ve onu yok eder (bu yok edimdir). Ridley Scott’ın filmindeki evren de bir bağlam olarak şehri barındırır, bu şehir simsiyah binalarının altında yalnızca araba ve reklam ışıklarıyla renklendirilen canlıların şehridir. Sokak ışıkları beyaz ve sarının renklerine sahiptir; göğün, yolun, arabaların rengi bir tür griliği, siyahlığı barındırır. Kamusal alan karmaşanın, iç anarşi halinin barındırıldığı bir tür kamplaşma halidir.

Scott’ın evreni mülteci kamplarını andıran, devlet otokrasisinin takıntısı olan titizliği içermeyen bir dünyayı gösterir. Kamusal alanı belirleyen güç olan kamu otoritesinin temsili aygıtlarla yönetimi yani partiler ve siyasetçiler devrinin bitişini imleyen ve somutlayan şey işte budur. Devlet bir tür hijyen unsuru olarak sokakları ve sokağın bilincini denetleme, dolayısıyla da temizleme nesnesi ve öznesidir. Oysa Blade Runner’ın evreni bir tür “pislik” havuzudur, bu devletin bildiğimiz manasıyla yokluğunun göstergesi olarak her yere karışır. Hijyen ve devlet ilişkisini biraz daha açayım. Hijyen, sağlığın koşulu olarak gösterilen çevresel değerdir; pisliğin olmamasını niceler. Hijyen aristokratik emek dönemlerinde ellerindeki beyaz eldivenleri hiçbir makineyi, aleti ve dolayısıyla pisliği tutmayacak aristokratlar için ellerinin temizliği idi yahut yirminci yüzyılın milliyetçilik akımlarının soykırımlarından biri olan Nazi Soykırımında(*) Yahudi varlığı bir tür pislik olarak pozitivizmin tüm düşünüş yapıları mekanik bir verimliliğe vurularak yok edilmişti. Bu “Alman alanı”nın temizlenmesi anlamına geliyordu yahut Foucault’nun analizinde aktardığı gibi merkezileşmiş otoriteler kendi ideolojilerini taşralara aktarmak için buralara doktorlar yollayarak hastalık tanımını taşıyordu. Bu bir nevi “sağlıklı” olanın temini demekti; hijyen, böylece iktidarın ve otoritenin üstünün hem aracı hem de amacına dönüşmüş bir “nicelik”tir. Yani, ölçümün “bilen” kişiler tarafından yapıldığı “ölçülebilir” bir şeydir; bu hem ölçümü yaratır hem de ölçeni ve bu değerler var olduğu anda bir tür sistemleşme içerisinde kategorileştirme başlar. Filmdeki “pislik” çoğu bilim kurgu filmindeki manayı taşır; merkezi otorite ya yok olmuştur ya da kapitalizmin ulus devletler ile olan ittifakı son bulmuştur ve devletlerin hijyen edici halleri lüzumsuz hale gelmiş, tüketici değişmiştir.

Bu evren geçmişin binalarını, sokaklarını, ulaşımını almıştır evet ama bunun siyasal biçimini bir tür yönetim aygıtı olarak kamusallaşma üzerinden sürdürmemiştir. Dr. Tyrell analizin bu kısmında yararlı bir maymuncuktur. Söz konusu evrende artık hükumetlerin değil şirketlerin hegemonyası kurulmuştur, şirketler birer yürütücü aygıt olarak hâkim olanlardır. Öyle ki hijyen ve titizlik yani temizlik ancak onların evlerinde, bağlamlarında var olan bir şeydir. (2) Film boyunca karmaşanın, tozun ve kirin hâkim olduğu manzara ancak Dr. Tyrell’in evinde çözülür, yerini bir tür düzene bırakır. Temizliğin aktarımı ile iktidarın aktarımı bellenir. Peki, bu temizliğin ardındaki eşyaların, evrenin giyiminin ve dolayısıyla bağlamının maksadı nedir? Giyimler, eşyalar ve binalar bir tür kabalığı içlerinde barındırır; teknolojik üretimin keskin hatları binalara yansırken (ki teknolojik atılımla birlikte bu değişim ikinci filme de yansıyacak ve seri-üretimin kabalığı yeni kapitalizmin tüketici odaklı kavislerine geçecektir, bakınız arabaların biçimleri) bir tür yeni içerisinde eskiyi, neredeyse gotik olanı barındırır. Hobsbawm’ın örnek verdiği şekilde nasıl ki İngiliz cumhuriyetçileri İngiliz parlamentosunu var olan mimari modanın yüzlerce yıl gerisinde seçerek parlamentoya bir “nihai”lik katmışlarsa Blade Runner’ın evreninin mimari “eski”liği de bu yeni ve yabancı dünyayı izleyicinin günceline katarken bir yandan da evrenin varoluşunun nihai bir geçmişi barındırdığını söyler. Dünya böyleydi, böyle oluyor ve böyle olacaktır. (3)

Evrenin çelişkilerinin içerisinde yeni ile eskinin daimi karmaşası böylece bir bağlam yaratımını sağlar. Kamusal alan tüketmenindir ve Wall Street bir tür daimi olarak pisleşebilir ama kalıcıdır, değişebilir ama nihaidir; evrenin reklamlarında güncel olan şirketlerin kullanılması da kalıcı olanı niteler. Kapitalizm gerekli gördüğü iki özneyi evrenin bu uzak zamanına taşımıştır: Üretici ve tüketiciyi.

Tarihin öznelerinin nesneler karşısında belirlendiği bu varoluş şekli neden bu kadar önemlidir? Bunu ikinci bölümde izah edeceğim ama şu kadar basit bir formüldür: İnsan dışında hiçbir canlı bu kadar kârlı bir şekilde sürekli tüketimde bulunamaz. Eski ile yeni içerisinde kalan üreticiler ise bir tür tarihi nihailik kıstası ile piramitlerine kurulmuşlardır. Bu ekonomik olarak üst sınıf olmalarını açıklar elbette ama yalnızca bununla da bitmez. Dr. Tyrell piramidindedir çünkü tanrıdır. Üretimlerin ve ileri kapitalizmin bu sektör yaratıcısı mühendisi robotların, nexusların babasıdır. Bir tür akıl tanrısı olarak en üstte var olmayı hak etmiştir. Bu sebeple ölümlerin en şiddetlisine tanık olur ve gözlerinin üstü örtülerek katledilir. Dr. Tyrell, toplumun gözünün bir örneğidir; nexusları yalnızca bir iş kolu olarak gördüğü, nexusları yakalarken kullandığı gözleri ile öldürülmüştür. Toplum başından beri onun gözleriyle görülen ve görülmeyen olarak payelenmiştir. Blade Runner’ın bir film olarak başrolüne bir paydaş tam da burada çıkar: Şehir kritiktir. İnsan, alışmış haliyle karaborsanın, şiddetin, tüketimin ve arzunun içerisinde dolanırken yaşam unutulmuş gibidir. Öyle ki bir zihnin tabakalarını kırar gibi Zhora’nın şeffaf camları kırarak öldürülmesi uluorta olanın gizliliğini yansıtır. Zhora, şeffaf yağmurluğu ile her daim çıplaklaştırılan vücudunu belirtir; kırıp da kaçamadığı camlar her şeyin bilindiği ama umursanmadığı birer bilinç tabakasını aktarır. Zhora, uluorta öldürülmüştür ama uluorta artık kimseye ait değildir, kimse sahiplenmek istemiyordur. Bunu sahiplenmek isteyen yani yaşamı bir şekilde elde etmek isteyen “şey” de Zhora’nın kendisidir, bu sebeple öldürülmüştür. Zhora, tüm ekonomik ve mimari gerçekliği anlatır gibidir.  Şehrin insanlarını ve nexusları, incelemenin ikinci kısmında anlatacağım ama şehir ikinci yazıda da etken bir yere sahip olacak çünkü Blade Runner evreninde şehir ile yaşam iç içe geçmiştir, şehir yaşamı betimleyecek hale gelmiştir.

Blade Runner evreni her şeyin iç içe geçmesi ile oluşmuştur. İç içe geçmiş varoluşlar şeklinde Blade Runner bir matruşka gibidir: Şehrin içindeki yığın, yığının içerisindeki sorun, sorunun içindeki nexus, nexus’un içindeki insan ve insanın içindeki şehir.

*Bence “kadına şiddet” diye bir şeydense erkek şiddeti diye bir şeyin olması gibi “Yahudi Soykırımı” gibi katledilen topluluğu yineleyen bir şeydense hem katleden ideolojiyi belirten hem de onu kendi dönemsel kategorisinde sunan Nazi Soykırımı şimdilik daha makul bir yineleme olacaktır. Elbette bu isimlendirme bile erkek şiddetini de Nazi Soykırımını da var eden tüm derin nitelik ve niceliklerin sığlaştırılmış, kristalize edilmiş halleri olarak eksiktir.

  1. Bir ileri okuma için bakabilirsiniz: “Bozguncu ve Göçebe: Jean Genet – Elif Demirkaya” http://www.e-skop.com/skopbulten/bozguncu-ve-gocebe-jean-genet/899
  2. Barış Özcan’ın “Blade Runner – Film Analizi” videosunda buna benzer bir okumaya rastlayabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=ZWxqQ7MZM7Y
  3. Nerdwriter’ın “Blade Runner: The Other Side of Modernity” videosunda buna benzer bir okumaya rastlayabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=GXRlGULqHxg
Haktan Kalır

Hacettepe Üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi almakta; kendi blogunda amatör olarak başladığı film incelemelerini yine bir amatör olarak Cineritüel’de sürdürmekte.

, , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.