Kynodontas (2009): Ülkenin İnşası

Kynodontas (2009): Ülkenin İnşası

Share Button

Yorgos Lanthimos’un Kynodontas (Köpek Dişi, Dogtooth) filminde seyrettiğimiz şey en yalın haliyle bir ülke tasviri ve bu ülke 5 bireyli bir çekirdek aileden oluşuyor. Ebeveynlerin, evlatlarını “dış dünya”dan uzak, ayrı bir şekilde, kendi kurdukları mikrokozmos olan “ev”de yetiştirdiklerini görüyoruz. Bu sadece mekansal bir ayrım olarak kalmamış, anne ile baba kendi seçimleri doğrultusunda evlatlarına kimi “gerçeklik”leri de sunmuşlar; yani bu evin kendine ait inanışları, dili, ritüelleri mevcut, tıpkı yazının ilk cümlesinde de dediğim üzere bir “ülke” gibi. Bu ev için bir ülke benzetmesi kurmamın sebebi ulus devletlerin ve dolayısıyla ulusların inşasında kullanılan ideolojik yöntemin bahsi geçen evin ve evlatların inşasında da kullanılmış olması. Bu inşa mekanizması doğrudan doğruya “gerçeklik algısı”dır. Bu gerçeklik algısının ilk adımı da “dışarısı”nın kurulması. Filmde, evlatların evin dışındaki mekanın ölümcül  olduğuna inandıklarını görüyoruz, bu dış mekan yalnızca babalarının arabayla gidip belirli gerekleri getirebildiği bir yer. Çocuklar için kozmos algısı bu ev ile sınırlı. Bu kozmos, uçakların boyutlarında perspektifi hesaba katamamaktan, dışarıdan gelen hayvani bir suç öznesi, düşman kabul etmeye uzanan bir kozmos ve gerçeklik algısıdır. Uçak perspektifine tarihi bir benzerlik örneği vermek gerekirse; dünyanın, evrenin merkezinde olduğu iddiasını savunan Orta Çağ Hıristiyan hegemonyası, söz konusu çağda idealist bilimcilerin evrendeki hareketleri buna uygun görme çabalarını veyahut belirli kesimlerde dünyanın sonu korkusu sebebiyle gemi seyahatlerine karşı bir önyargının mevcut olmasını verebiliriz. Zihniyet neredeyse aynıdır. Birinde bilginin merkezi kilise iken burada ebeveyndir. Kilisenin ve idealizmin bilgi bakışının Doghtooth ile böylesine organik bağları olmasına rağmen incelemeyi ulus devletlerin inşası ile kurmamın sebebi nedir peki? Bu soruya verilecek ilk cevap kilisenin siyasal figürden ayrılmasına rağmen baskıcı rejimlerin ayrılmadığını, bilginin tekrardan bir tekelin eline alındığını söylemek olacaktır. Kilise ve kilisenin dogmatik, idealist evren bakışı gerek Newton gerekse Descartes tarafından tarihi sahneden el çektirmiş olabilir. Lakin Calvin ve Luther’in iktidar yorumlarında, daha sonra da Hobbes’un Leviathan’ında gördüğümüz üzere baskıcı iktidardan da “egemen”den de vazgeçilmemiştir. Bir dönüşüm değil değişim olmuştur. Reformu, erken kapitalizmde ulusal kiliselerin kurulması sonucunda merkezi kilisenin dağılması olarak incelediğimizde bu açıklamayla neye giriştiğim anlaşılabilir. Kurulan şey “yeni kiliseler” ve “yeni egemenler”dir.

Burada bir iki yüz yıl ilerleyip Schmitt’in “dost-düşman” tezine değinmemiz gerek. Schmitt herhangi bir siyasetten bahsetmenin öncülünün bir “öteki/düşman” kurmaktan geçtiğini söylüyordu. Schmitt’e göre bu düşmanın gerçekten var olmasına gerek yok, bu düşman’ı sürekli dillendirmek ve bunun bir tehdit unsuru olduğunu söylemek yeter. Filmdeki neredeyse her “yeni özne/nesne” de işte bu yaklaşımın örneğidir, iktidarın yani ebeveynlerin tanımlamadığı her şey düşman ve ötekidir. Bu gerek görüldüğünde yok edilmeli ya da dönüştürülmelidir. Schmitt’ten bahsetmek Dogtooth filminin incelenmesi açısından bir hayli önemli; çünkü Schmitt “olağanüstü hal”den de bahseder. Bu olağanüstü hal tanımına göre egemen unsurlar eğer ki egemen oldukları yapıyı tehdit eden bir sorunla karşılaşırlarsa hukuku yahut herhangi bir engellemeyi tanımadan, olağan üstü halde, tüm yönetimi ele alabilirler. Schmitt’e göre bu, tüm yönetim yapılarında mevcut siyasi bir gerçekliktir. Dogtooth’taki ebeveynler (anne ve baba) de dünyayı kendi iktidarlarının, gerçekliklerinin bir tehditi olarak görüp tıpkı Schmitt’in iktidarın meşruluğunu kitle yönetimine vermesi gibi kendilerine vermişlerdir. Çocukları onlara aittir, onların dölüdür ve bu düşman dünyadan onları uzaklaştırmaları, alternatif bir gerçeklikte yetiştirmeleri gerekmektedir. Bu gerçeklikte hakikat makinesi olarak yalnızca kendileri vardır.

Sadece faşist diktatörlüklerde değil kapitalizmin bilgi makinesinde de bulabileceğimiz bu hakikat makinesinden kasıt nedir? Hakikat makinesi, iktidar aygıtları tarafından gerek medya gerekse de enstitüler gibi tüm bilgi aygıtları tarafından vatandaş için bilginin var edilme sürecidir. Bu bilgi, iktidar aygıtları tarafından var edildiği için iktidarı besler, iktidar ilişkilerini olumlar ve bu sayede iktidarın gerçekliği insanlığın tüm tabakalarına yayılmış, empoze edilmiş olur. Peki, bu ebevynler bilgiyi aktarırken hangi yöntemi kullanıyorlar? Tıpkı Orwell’ın 1984’ünde Wilson’ın “devrim” ya da “isyan” kelimesine benzer kelimeleri bilmemesi gibi Dogtooth’da da evlatlar herhangi bir iletişim aygıtının, cinsel organlarının adını bilmezler. Ebeveynlerinin kendi kararlarıyla kurmadıkları herhangi bir bilgiyi, gerçekliği kavrayamayacak donanımdadırlar. Ebevnleri onların herhangi bir bilgiye ulaşım kanallarıdır. Bu Althusser’in enstitüleri devletin ideolojik aygıtı görmesine benzer; ebeveynin konumu da kendilerini var eden ideolojik bir aygıttır. Onlar bilginin var edicileri, doğruyucuları ve bizzat eleştirileridir. Evde var olan her olağanüstü halde onlara sığınılır, ev içi tüm yaşantılarda onlar beklenir ve onlar gelince her şey nihai sonucuna varır. Ebeveynlerin kültürel hegemonyaları vardır.

Peki, filmdeki bu mutlak iktidarın, özellikle iktidar sağlayıcıları konumlarını kaybetmemişken, parçalanmasının sebebi nedir? Ya da, acaba tam manasıyla parçalanmış mıdır? Filmde ebeveynler herhangi bir bireyin tıpkı baba gibi bu evden ayrılabilmelerinin yegane yolunun köpek dişlerinin düşmesi ve sonra tekrar çıkması olduğunu söylerler. Seyirci bunun bedensel olarak imkansızlığının farkındayken mevcut mikrokozmosun içerisindeki bireyler için bu bir gerçekliktir. Toplulukların içindeki kimi ritüellerin, kutsiyetlerin varoluş şeklini izah eden bu örneğin çarpıcılığı, seyircinin de buna tanıklık etmesidir. Seyirci, mikrokozmosu izlerken kendisini “medeni” ve “farkında” hissetmek zorunda kalır ve yönetmen seyirciyi mutlak bir şekilde “bilen” konumunda tutar. Yorgos Lanthimos’un bir başka filmi The Lobster da izleyicide bir yabancılık hissi oluşturmaktan ziyade bu dünyadaki bilgi karaltmasının karşısında bir analize, arayışa sürükler. Lanthimos’un inşa ettiği bu ev ne post-apokaliptik dünyalardaki aşırı teknolojik yapılardır ne de felaketten kurtulmuş bir dünya tasvirindendir; bu görece distopik mekan, doğrudan doğruya seyircinin modern dönemdeki yaşantısındaki alelade bir evdir. İşte bu faktörler seyirciyi sorguya dahil eder, çoğu bilimkurgunun farklılaştırdığı distopya tasvirlerinin aksine, distopyanın çevresini gündelik hayatın çevresinde kurar. Film ekseriyetler distopya buradadır; hoş bahçelerde, şehirlerde, banliyölerdedir der. Bu aynı zamanda dönüştürücü bir sorgulamanın başlangıcıdır da. Yukarıdaki soruya dönersek, filmdeki üç kardeşten ortancası ve bundan sonra “büyük kadın” olarak yazacağım ikinci kardeş bu parçalanmanın öznesidir. Filmde, dışarıdan eve gelen iktidar dışı tek canlı, güvenlikçi kadındır. Bu kadın, evin erkek evladıyla cinsel ilişkiye girmesi için kiralanmıştır. Gelir, kimi zaman istediklerini bu erkek evlada yaptırmaya çalışır ama pek başaramaz, cinsel ilişkiye girer ve ayrılır. Oysa bir zaman sonra evde bir süre durmaya başlar, kendi isteklerini bu “ehil” olmayan bireylere yapmaya eğilimli olması sebebiyle kimi ödüller vererek isteklerini “büyük kadın”a yaptırır. Büyük kadın bu sayede dış dünyadan bilgilere ulaşır ve film boyunca kendinde var olan çelişki gelişir. Filmde zaman zaman bir başka kayıp kardeşin olduğunu duyarız, bu “bir daha haber alınamayan” kardeş, açık denizlere açılmış beyhude bir keşifçi gibidir. Büyük kadının kimi zaman bu kardeşi beslemeye çalıştığını görürüz, çünkü dış dünyada yaşamın sürebileceğini biliyordur. Erkek tarafından cinsel ilişkiye zorlanılmasının ardından bir gece köpek dişini kırar, dışarıya çıkabilecektir bu vasıtayla ve gidip arabanın bagajına girer. İşte film de tam burada biter, bu belirsizlikte ve çelişkide. Dış dünyanın bir kurtuluş olmadığını gelen güvenlikçi kadının çıkar kaygısında yahut dış dünyanın örnekleri olan ebeveynlerde görebildiğimiz gibi bu son bir kurtuluş göstergesi olmaması için kesilmiştir. Film başladığı gibi bitecektir.

Dogtooth, Yorgos Lanthimos’un kendine has sinemasıyla iktidarı, iktidarın bilgi mekanizmasını anlattığı çarpıcı filmi, siyasetin ve toplumun incelemelerine dahil birçok anlatım içeriyor.

Haktan Kalır

Hacettepe Üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi almakta; kendi blogunda amatör olarak başladığı film incelemelerini yine bir amatör olarak Cineritüel’de sürdürmekte.

, , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir