Gelmiş Geçmiş En Karanlık 10 Aşk Filmi

Gelmiş Geçmiş En Karanlık 10 Aşk Filmi

Share Button

1896 yılında çekilen ve uzunluğu otuz saniye olan The Kiss filminden itibaren romantizm, sinemanın vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Murnau’nun Sunrise: A Song of Two Humans‘ından (1927) Howard Hawks’ın Bringing Up Baby’sine (1938), Singing in the Rain‘den (1952) Moonstruck‘a (1987) kadar romantizm, sinema duvarlarının dışında kalan kargaşa ve karışıklığın değişmeyen birkaç temelindendir.

Ancak tüm aşklar mutlu sonla bitmez, hatta ekranda gördüğümüz çoğu mutlu, romantik film hepimizin yaşadığı gerçek hayatın sapkın bir yansımasıdır. Belki çoğu zaman başımıza gelen veya hissettiğimiz kötü olaylardan, karanlıktan kaçmak için bir film açarız, fakat aşağıdaki listede göreceğiniz gibi bazı yönetmenler izleyicinin kaçmaya çalıştığı bu konuları deşip ortaya çıkarmayı tercih ediyorlar.

10. 9 1/2 Weeks (9 1/2 Hafta, Adrian Lyne, 1986)

John, Elizabeth Manhattan sokaklarında koşarken arkadasından “Kontrolden çıkmak nasıl bir duygu?” diye bağırıyor ve bu soruyu sadece Kim’e değil aynı zamanda kendine de sorduğunu hissediyoruz. Adrian Lyne’ın standartlarına göre en erotik  filmlerinden olan 9 1/2 Weeks’de karakterler, insanlara göstermeyi tercih ettikleri yaşamlarında saklamaya çalıştıkları arzularını o kadar içselleştiriyorlar ki, olayların sonucunda kırılmamak ya da yara almamak imkansız oluyor.

Elizabeth New York’ta yaşayan, kocasından yeni boşanmış bir sanat tüccarıdır ve bir Wall Street borsacısı olan John ile tanıştığında aralarında yeni tanışan diğer çiftler gibi birbirlerini yakından tanımaya yönelik kişisel konuşmalar olmaz. Yaşadıkları ve hissettikleri tamamen cinsellikten ibarettir. Zamanla John’un kontrolcülüğü, Elizabeth’in oynadığı oyunlarla birleşip hem mecazi hem de gerçek anlamda ilişkilerini karanlık bir yola sürükler. Cinsel coşkunun peşinde koşan iki sevgili, tavşan deliğinin derinliklerine dalarak, kendi yarattıkları gerçekliğin en karanlık noktalarına ulaşırlar ve sonunda ikisi de geri dönemeyecekleri kadar uzağa gittiklerini fark ettiklerinde iş işten çoktan geçmiş olur.

9. Wild at Heart (Vahşi Duygular, David Lynch, 1990)

Bir David Lynch filmi dendiğinde akla romantizm yerine şiddet, cinsel sadizm, boğucu, karanlık bir dehşet gelmesi normaldir. Fakat yine de Lynch’in sonsuz fantezisi ve hayal gücüyle Wild at Heart’ta öne sürdüğü şey sorgulanmaz bir aşk hikayesidir.

Tema çok basit; Luna Sailor’a, Sailor ise Luna’ya aşık. Luna’nın annesi, filmdeki kötü kalpli cadı, Sailor’dan nefret ediyor ve onun ortadan kaybolmasını istiyor. Sailor kötü adamları ortadan kaldırdıktan sonra cezasını çekiyor ve her şey bittiğinde Luna ile birlikte olmaya hak kazanıyor. Filmin geri kalanında Sailor ve Luna sayısız suç, cinsel saldırı ve birçok ölü bedenle uğraşırken, bu kadar şiddete ve genel havanın absürtlüğüne rağmen film, özünü ikili arasındaki ilişki etrafında inşa etmeyi, farklı bir aşk ve yol temsiliyle karşımıza çıkmayı başarıyor.

8. Natural Born Killers (Katil Doğanlar, Oliver Stone, 1994)

Listedeki ikinci “kaçan aşıklar” temalı filmin senaryosu ise Tarantino’ya ait. Temasının yanı sıra Natural Born Killers, medyanın kitleler üzerindeki etkisini Mickey ve Mallory çifti üzerinden hicivli bir şekilde işlemeyi de ihmal etmiyor.

“I Love Mallory” isimli sitcom sahnesinde Mallory’nin babası tarafından çocukluğundan beri cinsel tacize maruz kaldığını öğrendikten sonra Mickey sahneye giriyor ve ikisinin hayatı da önlenemez bir şekilde değişiyor. İçindeki karanlığı kendi benliğiyle Mickey sayesinde buluşturabilen Mallory’i artık kimse tutamayacaktır. Sonunda yaptıkları katliamlar yüzünden tutuklandıklarında da medyada, televizyon şeytanı olarak yer bulan Robert Downey Jr. tarafından temsil edilirler ve tam tersi olması beklenirken, temsil edilme şekillerinden ötürü kamuoyunca kahraman ilan edilirler. Sonunda birbirleri için dünyayı yakmayı göze alan Mickey ve Mallory çifti, kelimenin tam anlamıyla bunu yapar ve kazanan yine onlar olur.

7. Leaving Las Vegas (Elveda Las Vegas, Mike Figgis, 1995)

Bazen mutlu son diye bir şey yoktur. Bu bağlamda Leaving Las Vegas da Las Vegas’ın parlak ışıklarından çok uzak bir film. Filmdeki karakterler Vegas’a kumar oynamaya ya da arkadaşlarının bekarlığa veda partisine gelmiş turistlerden çok uzak, derinden yaralı ve geçmişlerinden kaçmak için bir yol bulmaya çalışan kişilerdir. Ben, artık alkolizmin son aşamalarında olan bir film yapımcısıdır ve her şeyini kaybettikten sonra tazminatını alarak kafasında çok basit ve net bir planla Vegas’a gelir, planı ölene kadar içmektir. Sera ise para kazanmak için türlü aşağılamalara ve şiddete katlanmak zorunda olan bir sex işçisidir.

İkilinin ilişkisi birbirlerini değiştirmeye çalışmaktan çok birbirlerini oldukları gibi kabul etmeleriyle başlar ve asıl amaçları acıları bitene kadar birlikte kalmak olur. Seyircinin karakterlerle empati kurması için bütün kapıları açan yönetmen, aynı iyiliği filmdeki karakterleri için yapmaz, çünkü onlar için bir çıkış yolu yoktur. Karakterler birbirlerine iyi gelmek için değil hayatlarının son zamanlarını birlikte geçirmek için birleşmiştir.

6. Secretary (Sekreter, Steven Shainberg, 2002)

Herkesin fantezileri vardır. İnsanlar bunları hayatları boyunca belki hiç keşfetmezler belki de bu durum hiç ummadıkları bir anda, ummadıkları bir kişiyle ortaya çıkar. Secretery de bunu açığa çıkarırken BDSM’nin yanlış anlaşılan dünyasına yeni bir boyut kazandırıyor. Rehabilitasyondan yeni çıkmış Lee, avukatlık yapan Mr. Grey’in yanında sekreter olarak işe girer. İşlevsel olmayan bir aile hayatından kaynaklanan sosyal açıdan garip davranışlarına rağmen Mr. Grey kendisini işe alır.

Grey ilk başta Lee’nin davranışlarından hiç hoşlanmaz hatta ona sinir olur fakat zamanla Lee’nin itaatkar davranışları ve Grey’in baskın kişiliğiyle olaylar başka bir boyuta geçer; ikilinin arasındaki ilişki artık işveren ve çalışan ilişkisi yerine, sayısız farklı cinsel aktiviteyi bünyesinde barındıran bir BDSM ilişkisine evrilir. 50 Shades of Grey gibi popüler yansımalarının yanında Secretary BDSM ilişkilerine daha gerçekçi bir bakış açısı sunduğundan ve nispeten ilişkiyi daha sağlıklı lanse ettiğinden oldukça beğenilmiştir.

5. Phantom Thread (Paul Thomas Anderson, 2017)

Her ilişkinin kendine özgü tuhaflıkları vardır, fakat ilişkide bir tarafı canlı tutan dinamikler, aynı zamanda diğer kişiye zarar verebilir. Anderson son filmi Phantom Thread’de tam da bu konunun altını çiziyor.

Daniel Day-Lewis son performansı olarak filmde ünlü bir tasarımcı olan Woodcock’u canlandırıyor. Uzun bir ilişkiden çıkan Woodcock, kafasını toplamak için İngiliz kırsalında küçük bir lokantaya gider ve burada müthiş çekicilikteki Alma ile tanışır. Woodcock’un abartılı moda anlayışını hemen benimseyen Alma, kendisine modellik yapmaya başlar, zamanla da aralarındaki şey bir aşk ilişkisine dönüşür. Woodcock’un düzenli ve kuralcı yaşam tarzıyla Alma’nın özgür ruhu çatışmaya başladıktan sonra ise ilişki tehlikeli bir duruma evrilir. İlişkiyi bitirmek yerine kalıp savaşmayı seçen Alma’nın ipleri eline aldığını Woodcock dahi fark etmeyecektir.

4. Blue Valentine (Aşk ve Küller, Derek Cianfranche, 2011)

Bazı ilişkiler sonsuza kadar sürecek şekilde başlamaz hatta bazı ilişkilerin en baştan başlamaması dahi gerekebilir. Blue Valentine ise hareketli bir romantizmin melankolik hikayesini resmederken, fantezi yerine ilişkiyi en üst noktaya getirecek ama orada tutacak kadar güçlü olmayan duyguları aktarıyor.

Dean ve Cindy tamamen farklı iki insandır: Dean lise terk umutsuz bir romantik, Cindy ise hevesli ve gerçekçi özellikleri daha ağır basan bir doktor. Cindy hamile kaldıktan sonra ilişkilerini sürdürmeye karar verirler. Aradan beş yıl geçer, Dean hala hayatını düzene sokmaya çalışırken aynı anda alkolizmle boğuşmaya başlar. Cindy ise işini ve ev hayatını dengede tutmak için çok fazla fedakarlık yapar.

Sonucunda birbirinden tamamen uzaklaşan çift sevgisiz ilişkileri içinde kaybolurken bir de birbirlerine karşı dürüst olmaya karar verir ki, filmi asıl karanlık yapan da bu noktadır.

3. The Lobster (Yorgos Lanthimos, 2015)

Aileler, dini kurumlar ve medya, kişinin, bir eş bulup üremenin ve o düzende yaşlanıp ölmenin gerekliliğini her gün bilinçaltına işliyor. Bu bağlamda her ilişki ölene kadar sürmeye mahkummuş gibi bir algı oluşturuluyor. The Lobster ise bu “geleceği” alıp en doruk noktasına çıkarır. Bir distopyada insanlar eş bulmak için kurulmuş yerlere gönderilir, kırk beş gün içinde başarılı olamazlarsa kendi seçtikleri bir hayvana dönüştürüleceklerdir. Çünkü geleneklere ve kurallara uymayan bir insanın hayvandan farkı yoktur.

Hiçbir olayda sadece siyah ve beyaz olmadığı gibi The Lobster’da da yoktur. Distopyada evli ve evlenmek üzere bekleyen çiftler ile hayvanlar dışında bu sisteme karşı gelen asiler yani bekarlar da vardır. Bu kişilerin avlanması ve öldürülmesini savunan sistemin içinde insanlar sevgi üzerine kurulmuş ilişkilerin aksine, hayatta kalmak için ya birbirlerine ya da siteme yalan söylemek zorunda kalırlar. Sonuç olarak başta garip ve uzak gibi görünse de sonlara doğru aslında içinde yaşadığımız dünyadan çok farklı olmadığını gösteren film, karanlık atmosferiyle insanların akıl ermez korkularını ve yalnız kalmamaya çalışma komplekslerini de gün yüzüne çıkarıyor.

2. Harold and Maude (Hal Ashby, 1971)

Shakespeare’in “Aşk gözlerle değil, akılla görülür.” sözünün adeta kameraya yansımış hali olan Harold and Moude, bünyesinde tam olarak aykırı bir romantizmi barındırır. Harold, günlerini intihar girişimlerini sahneleyerek geçiren, annesi ve annesinin meyve vermeyen ağacıyla birlikte yaşayan sorunlu bir gençtir. Maude ise araba çalmak gibi küçük şeylerden büyük zevk duyan yaşça büyük bir kadındır. Harold dünyadan korkarken Maude her şeyi kabullenmiş ve yaşadığı her olaydan ders çıkarmaya çalışmaktadır.

Harold and Maude karanlık bir film olmasına rağmen aslında karamsar bir film değildir. Fakat yine de, toplum tarafından onaylanmayan ilişkilerinde hiçbir müdahaleye kulak asmayan ikili, tek bir şeye karşı gelemez: Ölüm.

1. The Piano Teacher (Piyanist, Michael Haneke, 2001)

Michael Haneke, seyirciye rahatsız edici bir şekilde karakterleriyle empati kurdurmayı seven bir yönetmendir.  Funny Games‘den (Ölümcül Oyunlar, 2007) Amour‘a (Aşk, 2012) kadar hayata geçirdiği karakterler kendi duygularını eksiksiz bir şekilde seyirciye geçirirken sanki fiziksel olarak da onların yanındadır. The Piano Teacher da aynen bu tanıma uyan filmlerindendir. Erika bir konservatuarda müzik profesörüdür, orta yaşlara gelmesine rağmen hala annesiyle yaşamaktadır ve sanki küçük bir çocukmuş gibi kendi otoritesini kazanamayıp hala hiçbir konuda annesinin sözünden çıkmamaktadır.   

Annesinin dolayımından çıkamamış bu orta yaşlı kadını yaşadığı cinsel açlık da absürt şeyler yapmaya sürükler. Öğrencisi Walter’ın kendine aşık olduğunu fark ettikten sonra ise bu durumu avantaja çevirmeye çalışır. Sadist, mazoşist ve aşağılayıcı cinsel arzularının kabarık bir listesini yapan Erika, bunu Walter’a verir ve beklemeye başlar. Fakat ilerleyen zamanlarda durum ikisi için de kontrolden çıkacaktır.

Kaynak: http://www.tasteofcinema.com/2018/the-10-darkest-romantic-movies-of-all-time/

İlayda Bıyıklı

Yeditepe Üniversitesi Radyo,Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencisi.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.