Le Voyage Dans La Lune (1902): Dünya, Üstün Olanın Üstünlüğünün Sınırı Değildir

Le Voyage Dans La Lune (1902): Dünya, Üstün Olanın Üstünlüğünün Sınırı Değildir

Share Button

Sinema tarihinin en ikonik görüntülerinden biridir: Ay’ın gözüne çakılmış kurşunun/mekiğin görüntüsü. Georges Méliès’in Le Voyage Dans La Lune (Aya Seyahat) filmi -şimdiye kadar dayanabilmiş- her filminin içeriğini yakalar; onlarca oyuncu, epik kostümler ve türlü türlü koşmaların içerisindeki başkahramanların ardında hareket eden karton sahneler, işlenmiş efektler ve tüm bu kaosun içerisinde izleyiciyi aldatan illüzyon. Méliès, filmini bir tür arketip çıkartır gibi işlemiştir ama ben Scorsese’nin bir tür saygı duruşu olarak Hugo’da selamladığı bu emekten söz etmeyeceğim. Sözünü etmek istediğim şey ay’ın “işgali” diyebileceğimiz bir keşif boyunca ay’daki “uzaylı”nın nasıl algılandığı üzerine olacak.

Méliès’in bilim insanları kendi içlerindeki muhalefeti aşarak şaşalı bir mekik inşa ederler ve kadınların uçuş yerine kadar ittiği mekik ile ay’a giderler; 1902’in olanaksızlığı içerisinde bir tür delilik olan bu hamlelerinin sonucunda kendi deneyimlerinin tamamıyla dışında bir yere varırlar. Ay sekansının başlaması ile birlikte yapısı itibariyle zamanını aşmış bir kurmacaya dâhil olması gereken film yüzyılların imgesel üstünlüğünü tekrar işleyecek bir yola sapar, söz konusu bu yol İngilizcenin uzaylılar için kullandığı kelimenin çift anlamında saklıdır: Alien (hem Scott’ın uzaylısına ad verir hem de Nazi faşizmden kaçan Zweig’in pasaportunda milletinin olduğu yerde yazar). Alien hem uzaylı hem de yabancı anlamına gelen içeriğini Méliès’in filminde tekrar içler gibidir. Uzaylılar, beyaz adamın üstün zekâsıyla tercih ettiği cesaretin sonucu bulunan yeni yerlerin “yerlileridir”. Méliès’in uzaylıları oryantalist doğulu/siyahi imgesiyle kurmasının şifresi ay’a seyahatin ardındaki arzuyu da açığa çıkartır. Ay’a yolculuk bir tür keşif, seyahat değildir bunun aksine bir fetih, ele geçirmedir. Beyaz adamın çıktığı bu yerde ilkel bir tehdit mevcuttur; karşısındaki uzaylıları basit hamlelerle yok etmeleri Kızıldereleri grip virüsüyle yok eden Avrupalı işgalcileri andırırken bununla yetinmeyip bir uzaylıyı dünyada tasmaya dolandırmaları da insanat bahçelerini[1] andırır.

Méliès’in filmi bir tür hayalin peşinde gibi gözükürken bir arzuyu işlediğini gösterir. Uzaktaki her yer bir ilham değil bir tehdittir ve güvenlik kurulana kadar da her ne kadar komik, gülünesi bile olsa tehditti devam edecektir. Méliès’in “Le Voyage Dans La Lune”ü korku/heyecan unsurunu ilkel yerlilerin seyirciyi güldüren saldırılarında, danslarında ve kıvraklıklarında ararken sahneyi, kostümleri, efektleri kullanır ama bunların çok daha derininde kullandığı en derin illüzyon başka bir şeydir: Bir bilinçaltı olarak tarih; dünya, üstün olanın üstünlüğünün sınırı değildir.

[1] http://www.e-skop.com/skopbulten/otekinin-ebedi-gosterisi-le-jardin-dacclimatation/1059

Haktan Kalır

Hacettepe Üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi almakta; kendi blogunda amatör olarak başladığı film incelemelerini yine bir amatör olarak Cineritüel’de sürdürmekte.

, , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir