Only Lovers Left Alive (2013): Gerçekçi Vampirler

Only Lovers Left Alive (2013): Gerçekçi Vampirler

Share Button

Konuk Yazar: Tuğba Seymenoğlu

Amerikan bağımsız sinemasının temel yönetmenlerinden biri olan Jim Jarmusch, 2013 yapımı Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive) filminde iki vampirin hikayesini anlatır. Tom Hiddleston ve Tilda Swinton’ın Adam ve Eve adında iki vampiri canlandırdıkları bu film, esasında bir aşk hikayesidir; fakat modern dünyada vampir olmanın sonuçlarını ilginç bir gerçekçilikle yansıtır. Yüzlü yaşlardaki bu vampirlerin geceleri neler yaptıklarını, bilimle ve teknikle olan sıra dışı ilişkilerini, bir sanatçı olarak üretimlerini ve entelektüel bilgiye dair tutkularını izlerken aynı zamanda, insan öldürmeden hayatta kalmaya çalışmak için 21. yüzyılda “temiz kan” bulabilmenin zorluğunu idrak ederiz. Denizaşırı seyahat etmek için uçak bileti alan, yüzyıllar boyu biriktirdikleri eşyaları, kitapları ve anılarıyla çok da özgür olmayan bu vampirler, modern devlet sisteminin gizli iktidarından uzak durmaya çalışırken, saatin boyunduruğundan kurtulurlar; fakat yine de rastlantılara açık olamayacak denli mekana bağlıdırlar. Eve’in deyimiyle, 15. yüzyılda kanlarını içip de Thames Nehri’ne attıkları cesetlerin devri çoktan geçmiştir. Dünya değişmiştir artık ve vampirler bu değişimden muaf değildir. Sadece akıllı telefon kullanmakla kalmazlar, sevilen bir dostun ölümünün acısıyla ve insanlara dair içlerinde birikmiş olan öfkeyle, intihar arzusuyla baş etmeye çalışırlar.

Only Lovers Left Alive, vampirlerin sıradan yaşantısını aktarırken döngüsel zaman anlayışının sinemasal aktarımını gerçekleştirir. Bu anlayışta, tarihin sürekli ilerlemekte olduğu çizgisel zamanın aksine tıpkı bir plağın pikaptaki dönüşü gibi bir neticeye ulaşılmaz: “Döngüsel zaman kaostan kosmosa sonsuz geçişlerin, içinde geçmiş ve geleceği barındıran şimdinin zamanı ise; çizgisel zaman bir yerden gelip bir yere gittiğimiz düşüncesine dayalı, ilerlemeci, evrimci, geri dönüşü olmayan, fırlayan okun, tarihin zamanıdır. Döngüsel zamanın belirleyeni evrensel ritimdir, çizgisel zamanın belirleyeni ise ilerleme ve hızdır.”[1]

Filmin daha açılış sahnesi, bu anlayışın net bir tezahürüdür. Farklı mekanlarda gözlerini kapatmış uzanan iki karakteri, tanrısal bakış açısında konumlandırılan kameranın, yukarıdan aşağıya doğru inen döngüsel hareketiyle izleriz. Bu sırada Fallen in Love’ın (Wanda Jackson) film için yavaşlatılmış versiyonu çalmaktadır. Giderek karakterlerin yüzlerine yaklaşılır ve nihayetinde Eve’in gözlerini açmasıyla, kameranın döngüsel hareketi son bulur. Aynı zamanda şarkı da sona ermiştir. Görüntünün ekranda dönmesi ve yavaşlatılmış müziğin de etkisiyle filmin açılış sahnesi, bir plağın dönüşünü andırır. Bu da çizgisel görüşün tam aksi olan, “ilerlemeci tarih” kabulünü reddeden döngüsel zaman anlayışına işaret eder. Böylelikle bu sahne, yüzyıllar boyu yaşamış ve yaşamakta olan vampirler için zamanın nasıl işleyebileceğinin, başlangıcı ve bitişi olmayan bir zaman anlayışının biçimsel karşılığı mahiyetine bürünür. Fakat vampirlerin ancak gece karanlığında yaşayabilen varlıklar olduğunu unutmamalı ve gecenin, yukarıdaki etkinin yaratılmasındaki öneminden bahsetmeliyiz. Karakterler, bazen gece vakti sokakta el ele dolaşırlar, arabayla ıssız caddeleri bir bir geçerken, Adam’ın yaşadığı yer olan Detroit’te görülmesi gereken yerleri tartışırlar yahut bir yeraltı rock kulübüne gidip müzik dinlerler.

Akşit Göktürk, Bilge Karasu’nun Gece’sine yazdığı sunuşta diyor ki: “Alışkanlıkların, tanıdık bildik durumların, geleneğin, uzlaşımın simgesel ortamı olan gündüz, bu niteliğiyle geceye, gizemli yaratıcılığın simgesel ortamına karşıttır. Gerçekte, gündüzün geceyi hep kovması kovalaması gibi, gündelik alışkanlığın baş işlevi de, yeniyi, yabancıyı, düşseli, yapıntıyı yaşamdan kovmaktır.”[2]

Gündüzün, aydınlığın aksine çizgisel ilerlemenin ve yaşamın sıkı kurallarının geçersizleştiği gecenin, bazen sokaklarda salt varlığıyla, bazen de eski, loş lambaların aydınlattığı biriktirilmiş eşyalarla tıka basa dolu salonlarda, kısacası filmin bütünü boyunca karşımıza çıkmasındandır ki filmde, zamanın durur gibi olması hissi kuvvetlenir. Only Lovers Left Alive’ın en güzel yanı da bu aslında; geceyle, karanlıkla beraber sosyal kuralların işlemez hale gelişi ve iki vampirin, insanların yani Adam’ın deyimiyle “zombi”lerin yaratımı toplumsal rollerle, geleneklerle, iş ve görev dağılımıyla hiçbir bağlılığının olması. Daha da önemlisi gündüzün, aydınlıkta girişilen dünya işlerinin egemeni olan zombilerin, gece bastırdığında hükümlerinin kalmaması. Böylece oynanan satranç, dokunulan kitap sayfası, eski bir kumaşın tende bıraktığı his, tek başına zamanın durur gibi olduğu anlara dönüşür.

Jim Jarmusch, filmlerinde insan yaşamını, sadelikle ve sanki hiçbir bozuma uğratmadan yansıttığı için mekanlar, karakterlerle birlikte bütünleşen, onların ayrılmaz bir parçası haline gelen bir kimliğe bürünür. Karakterlerin yokluğunda bu mekanlar – az önce oturulan bir tümsek de olsa – hüzünlü ve aynı zamanda tüyler ürpertici bir his yaratır. Bu mekan, İçerdekiler’de (Down by Law, 1986) bir hapishane hücresi, Gizem Treni’nde (Mystery Train, 1989)’de Memphis şehrinin ta kendisi, Cennetten de Garip (Stranger Than Paradise, 1984) filminde ise New York’taki küçücük apartman dairesi olarak karşımıza çıkar.

Only Lovers Left Alive’ın atmosferini oluşturmada ise iki farklı şehrin, Tanca (Fas) ve Detroit’in (ABD) dokusu ön plana çıkar. Şehirler, iki vampirin farklı karakterlerinin öne çıkan yanları ile bütünleşen bir tercih alanıdır aynı zamanda. Adam’ın Detroit’te ıssız ve yerleşim yerinden uzakta, yalnız yaşamını izlerken bir sonraki sahnede Eve’i, Fas’ın turistik kentinin dar ve  ışıklarla aydınlatılmış otantik sokaklarında yürürken izleriz. Bu sırada kulaklarımızı doğu ezgileri taşıyan bir müzik doldurur, bu da Detroit’in tenha caddelerine yakışan elektronik gitar tınılarından oldukça farklıdır. Ardından Eve, bir kafeye girer ve Marlowe’un gelmesini beklerken etrafında oturan, oyun oynayan, konuşan insanların meşgalelerini büyük bir keyif ve merakla izler. Yukarıdaki gibi bu da, Adam’ın evinin çevresine yerleştirdiği güvenlik kameralarından, dışarıdan bir araba sesi bile gelse işkillenmesinden çok farklıdır. Böylece filmin ilk bölümü, karakterleri ve farlılıklarını anlamamıza yardımcı olur. Aslında iki vampir arasında geçen aşağıdaki telefon diyalogu, anlatmaya çalıştığımı özetliyor gibidir:

“Sanki kumların hepsi kum saatinin dibinde. (Adam)
(O halde) Artık onu çevirmenin vakti gelmiştir. (Eve)”

Şehirlerin başlı başına kültürel dokusuyla, müziğiyle, sanatçısıyla ön plana çıkması, bazı zamanlar karakterleri de aşacak bir boyutta gerçekleşir. Mesela Detroit’te gece ziyaret edilen, yıkıcı zombilerin bir araba parkına dönüştürdüğü Michigan Tiyatrosu, Jack White’ın çocukluğunun geçtiği ev ya da Tanca’da, bir duvarın dibinde öylece dururken Yasmine Hamdan’ın cazibeli müziğinin çekimine kapılmak.

Yabancılık teması, Jim Jarmusch sinemasında çokça karşımıza çıkar. Bu bazen konuşulan dile, bir ülkeye, bir şehre ya da şehrin kültürüne yabancılık şeklinde olabilir. Down by Law’da, İngilizceyi çat pat konuşan İtalyan Roberto, aynı dili konuşmalarına, aynı memleketten olmalarına rağmen anlaşmakta zorlanan iki Amerikalı arasında köprü kurar, dağılmalarının önüne geçip hep birlikte kaçmalarını sağlar. Roberto bazı zamanlar not defterinden yüksek sesle İngilizce şiirler okur. Mystery Train’de ise Memphis şehrinin kültürüne yabancı İtalyan bir kadın, büyük kırmızı bavullarıyla seyahate çıkmış Uzak Doğu’dan bir çift ve daha birçok insanın, Elvis Presley ekseninde kesişen yaşamları ilginç bir bütünlük oluşturur. Tekrar eden ortak yanlardan biri de radyoda kısık sesle Blue Moon’un çalmasıdır. Jim Jarmusch’un bir başka filmi Ölü Adam’da (Dead Man, 1995) kasabada istenmeyen yabancı ilan edilen William Blake, bir dolu talihsiz olayın ardından onu aramak için peşine düşen kiralık katillerden kaçmak zorunda kalır. Ve kendi toprağında yabancılaştırılmaya çalışılan bir Kızılderili, Nobody, sırf ismi, şiirlerini çok sevdiği, Batı’da tutsak olduğu zamanlarda okumuş olduğu bir şairin, yani William Blake’in ismiyle aynı diye ölü adama yardım eder, hayatta kalmasını sağlar.

Edebiyatın, müziğin, şiirin kısacası sanatın farklılıkları aşan bir araya getirici, birleştirici gücü, insanların anlaşmalarını, birbirlerine yardım etmelerini sağlayan bir nevi “evrensel dil” işlevine bürünür. Paterson’un (2016) sonunu aklımıza getirmeliyiz; şiir defteri, sevgilisinin köpeği tarafından parçalanan Paterson, bir yabancıyla tanışır. Bu adam, şehri sadece William Carlos Williams’ın memleketini görmek için ziyaret etmiştir ve sanki her şeyi biliyormuşçasına yeni tanıştığı Paterson’a bir defter hediye eder. Paterson ise oracıkta yeni defterine ilk şiirini yazacaktır. Fakat her ne kadar Paterson’da, otobüs şoförü bir şair anlatılsa da kanaatimce, edebiyatın adeta filmin atmosferini etkilediği Only Lovers Left Alive’da sanat yapmak, sanatın ve sanatçının takdiri daha çok hissedilir. Adam, neredeyse bir stüdyoya çevirdiği evinde tutkuyla müzik yapmaktadır, Eve ise Detroit’e giderken yanına iki bavul dolusu kitap alacak kadar bağlıdır edebiyata. Dahası Christopher Marlowe’un, John Hurt’ün canlandırdığı yaşlı bir vampir olarak karşımıza çıkması, entelektüel zevkin ulaştığı bir doruk noktasıdır. Bütün bunlar, yüzyıllar boyu yaşamış vampirlerin, dünyaya dair önemsedikleri yegane değerlerden biri olarak sanatı yüceltir. Fakat filmde sanatın ve sanatçının tanrısal, ulaşılmaz bir kata çıkarıldığı anlaşılmasın. Tam tersine, uzun zaman boyunca ayakları toprağa basan vampirlerin dünyevi kalmaya mahkum uğraş alanlarıdır, tutkularının kaynağıdır sanat. Marlowe’un ağzının kenarında bir kan damlasıyla, kanla beslenmesine herhangi biri tanık oldu mu diye etrafını kolaçan etmesi, bunun en büyük kanıtı değil midir? Ya da Eve’in düşüncesine göre, Adam’ın “intihara meyilli romantik bir serseri” olmasına “Shelley, Byron ve (vakti zamanında) takıldığı bir avuç salak Fransız”ın neden olması… Bu anlamda filmin,  hikayeye aynı zamanda mizahi unsurlar da katan edebi hazlarla dolu bir cennet olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Only Lovers Left Alive filminin ortalarında Eve, Adam’ın intihar etmek için aldığı silahı şans eseri bulur ve zombilere öfke dolu olan Adam’a ithafen şöyle bir konuşma yapar: “ Nasıl bu kadar uzun yaşayıp da hala anlamazsın? Kendinle ilgili bu saplantın yüzünden hayatı boşa harcıyorsun. Oysa hayatını olayları yaşayarak, doğayı severek, dostluklarını ve iyiliğini geliştirerek ve dans ederek geçirebilirsin. Aşktan yana şansın oldukça yaver gitti, diyebilirim sanırım.”

Medeniyetin kuruluşuna tanıklık etmiş vampirler bile bazen hayatın nasıl en iyi şekilde yaşanacağına cevap bulmaya muktedir değil. Çünkü filmde ölümsüz olmalarıyla bir arzu nesnesi olarak görmeye alışık olduğumuz vampir imajının değil de, zombilerin cahilliğinin, içilen hastalıklı kanların, aşılması gereken mesafelerin, alınması gereken uçak biletlerinin, aç kalmanın ve yorgun düşmenin, kısacası bir yaşam kesitinin idealize edilmeden yansıtılmasıdır söz konusu olan. Dünyada yaşamaya mahkum olmalarına rağmen, dünyayla tam olarak bütünleşmelerinin mümkün olmaması, vampirler için içinden çıkılmaz bir trajediye dönüşür. Bütün bunlara rağmen Only Lovers Left Alive, aynı zamanda bir yaşam çağrısı; fakat yavaşça akan, tekrarların, karşılaşmaların, küçük detayların ve planlanmamış anların güzelliğinin kutsandığı bir yaşamın çağrısı. Bir o kadar da tüyler ürpertici; donup kalmış gibi duran muhteşem anlar ile hayatta kalmak için doğa kanunlarında olduğu gibi yaratılıştaki vahşetin ortaya çıkması bir arada.

Dipnot: John Berger’le filmin temas ettiği noktalar oldukça ilginç. Berger’in Metis Yayınlarından çıkan kitabı Hoşbeş, deneme tarzındaki çeşitli yazılarının ve çizimlerinin bir araya getirildiği bir kitap. Berger, bu kitapta yer alan “Şarkıya Dair Notlar” adlı denemesini Yasmine Hamdan’a ithaf ediyor. Bu denemede Berger, müzik üzerine eğiliyor ve Hamdan’ın performansını dinlediği anlaşılıyor. İlginçtir ki Only Lovers Left Alive filminin önemli bir sahnesi de, Hamdan’ın Tanca’da bir mekandaki performansını aktarır. Müziğini dinleyen Adam ise oldukça etkilenir. Tilda Swinton ile Berger’in dostluğu ise hepimizin malumudur.

Kaynaklar

[1] Ünlü, Aslıhan, Döngüsel Zamanın Türk Tiyatrosundaki Döngüsü, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 2009, s.62-63.
[2] Karasu, Bilge, Gece, Bütün Yapıtları 2, Metis Yayınları, s.8.

Cineritüel’e yazıları ile katkıda bulunan konuk yazarlarımızın ortak hesabıdır.

, , , , , , , , , , , , , , ,

1 comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir