Kelebekler (2018): Kelebekler Üzerine İlk Notlar: “Bazen Çok Üzülüyorum”

Kelebekler (2018): Kelebekler Üzerine İlk Notlar: “Bazen Çok Üzülüyorum”

Yazar Puanı4
  • Tolga Karaçelik’in son filmi Kelebekler kent-kır, baba-çocuk ve geleneksel-modern gibi yakın dönem sinemamızın klişelerini iyadesiyle barındırır; tabii çok önemli farklarla.
Share Button

Farklı şehirlerde yaşayan üç kardeş, babalarının isteği üzerine uzun yıllardır uğramadıkları köylerine bir yolculuk yapar… Köye vardıklarında babaları ölmüştür ve bu ölüm onları bitimsiz sorgulamalar ve iktidar kavgalarına hapseder… Bu kavgalara bir de köy mizahı eklenince; kent-kır, baba-çocuk ve geleneksel-modern gibi yakın dönem sinemamızda artık klişeleşen çatışma teslisi kurulmuş olur. Tolga Karaçelik’in son filmi Kelebekler bu klişeleri ziyadesiyle barındırır; tabii çok önemli farklarla.

Önce klişe bahsine girelim biraz. Filmin klişe bir konu üzerinden temel çatışma eksenini kurduğu doğrudur. Yani baba mitinin oidipusa kapı açan söylemi filmin üç temel karakterini bir araya getirmede kullanılmış; fakat yönetmen istikrarlı olarak bu klişe temsillerin altını oyacak imgelerle, belirli kalıplara indirgenecek anlamı serbest bırakmayı bilmiş. Açıkça söylemek gerekirse ortada Kelebekler filmiyle ilgili kimi eleştirmenlerin belirttiği gibi, yan karakterlerin etkisiyle savruk bir söyleme kapılmış klişe anlatıdan bahsetmek abesle iştigal. Film söylemi, bu basit tespiti çok yetkin bir şekilde aşar. Gerçi bu yorumları yapan eleştirmenlerin baştan aşağı nostalji anlatısına kapılmış, bu yönüyle tam bir muhafazakar söylem tutturmuş Arif v 216 (2018) filmini yere göğe sığdıramamasını hatırlayınca, Karaçelik’in kurduğu mizah evrenini anlamlandıramamalarına da şaşırmamak gerek sanırım. Çünkü klişe, hikayeye başlama açısından bulunmaz bir fırsattır ve çığır açıcı filmlere baktığınızda altından bir klişe çıkması çok muhtemeldir. (Arzunun O Belirsiz Nesnesi (Cet obscur objet du désir, 1977), Mavi Kadife (Blue Velvet, 1986), Zorba (Alexis Zorbas, 1964) ve daha niceleri sayılabilir).

Klişeyi fark etmek kolay, anlamını çözmek zordur ve tam da bu nedenle her zaman başvurulur. Kültürel temsil kuramının en önemli temsilcilerinden Stuart Hall, Başkasının Gösterisi makalesinde, klişenin çok katmanlı anlam şemalarını bilindik basit kalıplarda sabitleyerek oluşturduğu kodu çözmeden iktidarların söylemsel olarak ürettiği anlamı geçersiz kılmanın imkansızlığından bahseder. Klişe kodu açmak için başkaca sunduğu önerilerin yanında Hall, en güçlü klişe çözücü olarak mizahı işe koşar. İşte Tolga Karaçelik mizahı burada devreye giriyor. Evet, hikaye klişeler üzerinden kurulur, ama klişeler mizahın keskin söylemiyle sabitlendiği anlamdan çekip alınır. Patlayan köy tavukları, köyde dolanan bir astronot, içince dağıtan ve orijinal küfürler eden bir kadın, inancı sarsılmış imam ve daha birçok başka imgeler anlamı bağımsızlaştırmada önemlidir. Bu imgelerle birlikte artık Mazhar baba, bir iktidar birikiminin gerçekleştiği vücut olarak anlam kazanmaz. Cemal, suçluluk duygusunda hapsolmuş ve bu nedenle bir türlü başarıya ulaşamamış bir acizliği yaşamaz. Veya Kenan, öfkenin konforlu kollarında tatminsiz bir karakter olmaktan çıkar. Ya da Suzan, tanıyamadığı ailesi nedeniyle benliğini oluşturamamış; varoluşunu anlamlandırmak için bir aileye dayanmak zorunda olan basmakalıp bir tip değildir. Artık bağımsızlaşan anlamlarla klişe kodları çözülmüş karakter blokları, üretken arzu şemalarına girmiştir.

Filmin teknik olarak amatör olduğu, post-prodüksiyon açısından başarısız olduğu yönünde eleştirilere uzunca değinmeye bile gerek yok. Sanırım bu eleştirmenler, Üçüncü Sinema’nın en önemli filmi Kızgın Fırınların Saati’ni (La hora de los hornos, 1968) izleyince; “Bu film de çok uzun planlardan oluşuyor, amatörce çekilmiş,” türünden yorumlar yaparlar.

Gelelim “Bazen çok üzülüyorum,” kısmına. Kelebekler filminin bence en etkileyici ikinci sahnesinde; annenin intihar ettiği, babanın yeni öldüğü evin avlusunda üç kardeş kafaları çekerler. Bu esnada ağabey Cemal, intihar eden bir Alman doktorun bıraktığı notu kardeşlerine okuyarak gülme krizine girer. Doktor, bıraktığı notta “Bazen çok üzülüyorum,” yazmıştır. İşte bu nokta, Doğu-Batı ikiliğini aşkın diyalektik söylemin ötesine geçerek ve yine mizah oklarıyla vurarak tartışır. Arkada “çok önemli” (yönetmen o kadar da takmamak lazım mesajı verir alttan alta) bir aile trajedisi bırakan bir Doğulu anne ile arkada üzülecek bazı şeyler bırakıp intihar eden bir Batılı arasında önemli bir his geçişi yaşanır. Bu geçişin ikili anlam kalıbını aşması, sezgisel olarak bir anlatı ritmi yaratan film söylemi sayesinde gerçekleşir. Çünkü bu his sadece senaryo hesabıyla seyirciye geçirilebilecek türden değildir. Ancak o “amatör” ruhla, iyi tanımlanmamış ve seyirci algısına müdahale etmeyen imge sunumuyla mümkündür. İşte o amatörlük bir üslup olarak bu bahsettiğim hisleri oluşturabilmek için kullanılır. Yoksa post-prodüksiyon eksikliğinden değil.

Kelebekler filmindeki en vurucu noktaya gelebiliriz artık. Üç kardeş babalarının vasiyetini gerçekleştirdikten sonra yine vasiyette bahsi geçen kör çobanın yanına giderler. Hah, şimdi çobanın baba mitiyle ilgili anlattığı hikaye sonrası bu çocuklar, babalarıyla barışıp kutsal aile ittifakında yeniden sabitlenecekler diye düşündüğüm ve çok korktuğum anda çoban, üç kardeşe yağmurda damlarını onardığı için kendisine beş yüz lira borçlarının olduğunu söyler. Tabii kardeşler çobanın yanından olaysız dağılır. Ben de uzun bir oh çekerim. Bu arada bu sahneyi de bilmem bakanlığa para göndermesi olarak veya senaryodaki karmaşaya yoran eleştiriler gördüm ki, herhalde film sırasında telefonla oynuyorlardı o eleştirmenler. Bu noktayı biraz daha açmakta fayda var. Eğer baba mitinin geçerli kılındığı bir söylence kurulsaydı o zaman film, basit bir gülmeceden ibaret, klişe imgeleri deşmeyen bir anlatı üzerinden temellenecek bir aksiyoma oturacaktı. Tolga Karaçelik, bu zor söylemi yetkin bir üslupla anlatmayı başarmış.

Hikaye akışı sorunsuz gerçekleşse de bir noktada rezerv koymak gerekir. Kent insanı triplerinden muzdarip üç kardeş, yalıtılmış hayatlarına, köydeki evde de devam ederler. Halbuki cenaze çıkmış bir köy evinde, kardeşlerin yalnız kalması, “konforlu” kent alışkanlıklarının devam etmesi (egosunu kutsayan, sınırını çizen modern şehir insanı alışkanlıkları diyebiliriz) pek mümkün değil. Aslında film boyunca köy kahvehanesinde geçen diyalogların benzerleri cenaze evinde de geçseydi mizah gücü daha da artabilirdi. Tabii yönetmenin tercihinin de ana çatışmayı güçlendirme açısından işlevsel olduğunu söyleyebiliriz. Cenaze evini kalabalıklaştırmak mizahı arttırsa da bu kez temel çatışma aksayabilirdi. O nedenle bahsettiğim rezerv, yönetmen tercihiyle alakalı; yoksa tabii ki filmin bu hali de gayet akıcı.

Özetle, bu tartıştığım noktalar ilk akla gelenler diyebiliriz. Filmin, daha geniş bir zamanda kapsamlı bir makaleyi hak eden malzemeler sunduğunu da belirterek yazıyı noktalayalım.

Fatih Değirmen

Matematik öğretmenliği mezunu. Marmara Üniversitesi’nde sinema yüksek lisansı yaptı. Sinema Kafası’nda başladığı film eleştirilerine Cineritüel’de devam etmekte.

, , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.