!f İstanbul Türkiye’den Kısalar (2017): Gizli Tanık: Vicdan Kısa Filmleri

!f İstanbul Türkiye’den Kısalar (2017): Gizli Tanık: Vicdan Kısa Filmleri

Share Button

!f İstanbul Türkiye’den Kısalar, Türkiyeli yönetmenlerin son bir sene içindeki üretimlerinden örnekleri tematik derlemeler etrafında bir araya getiriyor. Temalar, kısacıların ve !f izleyicilerinin bize önerdikleri kısaların, kafamızda oluşturduğu soru işaretleri ve bize hissettirdikleri etrafında oluşuyor. Bu sene Buz Kesmiş Dünyalar, Atan Kalpler, Duvarın İki Yanı, Olağanüstü Hatıralar ve  Gizli Tanık: Vicdan temaları altında toplam 23 kısa film gösterimi yapıldı. Yazarımız Berna Strera Değirmen Gizli Tanık: Vicdan temasında yer alan 5 kısa filmi inceledi.

“Bu dünyada kabul ettiğim tek tiran, içimdeki ‘sakin küçük ses’tir.”
Mahatma Gandhi

1- Ayakkabı  (2017, Kurmaca, HD, 14’08)

Yönetmeni Nehir Tuna, filmin uzun metraj denemesi olduğunu söylüyor. Siyah-beyaz atmosferi ve farklı kamera açılarının kullanımıyla film, bu yılki kısalar bölümünün dikkat çeken filmlerinden. Dini bir okulda, hocanın ayakkabılarının çalınması ile başlayan filmde günah, ceza, iyi ve kötü gibi kavramlar sorgulanırken, film bütün meselelerin sınıf sorunsalına dayandırıldığı bir noktada bitiyor. Metafizik bir alan olarak din, seküler dünyanın gerçekliği karşısında sadece bir otorite figürü olmanın ötesinde, gerçekliğin görünmesini engelleyen bir buğulu cam gibi işleniyor. Film boyunca dini otorite çocukları yapay olarak inşa ettiği bir korku atmosferi içinde tutuyor. Ona göre ayakkabıyı çalan bulunmalı ve cezasını çekmeli. Yönetmen, bu noktada hırsızlık imgesini bilinçli bir şekilde bozuyor. Kameranın gösterdiği şey, bir hırsızlık failliğinin anlatılması değil, hırsızlığın nasıl oluştuğuna dair bir soru işaretinin uyandırılması oluyor. Bozulan hırsızlık imgesi, dini otorite figürünün tersine onu bir ceza sistematiği içinde düşünmemizi engelleyerek hangi toplumsal koşullarda hırsızlığın oluştuğunu düşünmeye itiyor bizi. Ayrıca dinin sınıfsal bir mesele karşısında yabancılaşmasını da tüm yakıcılığıyla hissediyoruz. Yönetmen, filmi neden siyah beyaz çektiğine dair yorumunda, dini okul konseptinin renksizliğini vurgulayarak ve bu okullarda iyilik kötülük gibi insani durumların çok keskin bir şekilde “Ya iyisinizdir ya da kötü,” şeklinde ifade edildiğini, bu yüzden böyle bir tercihte bulunduğunu ifade ediyor. Siyah beyaz tercih, hem görsel hem de tematik anlamda iyi bir tercih gibi duruyor.

Film boyunca ayakkabıyı çaldığı düşünülen çocuğun korkudan yataklara düştüğünü gören diğer çocuk, ayakkabıyı çaldığını daha fazla gizleyemez. Sattığı ayakkabıları bir şekilde geri alıp hocaya verir. Çocuğun vicdanı başka birinin suçlanmasını kabul edemez. Hırsızlık ise onun için bir vicdan meselesi değildir. Toplumsal koşulların bir sonucudur. Filmin sonunda yırtık ayakkabılarıyla onu sigara içerken gördüğümüzde ise dini otoritenin vicdanını sorgular halde buluruz kendimizi. Film din ve vicdan ilişkisini oldukça basit görünen bir hikaye üzerinden oldukça etkili bir şekilde işlemeyi başarır.

2- Mirov (2017, Kurmaca, HD, 7’27)

Mirov, bir köyde ve kış mevsiminde, yaşlı bir kadının her gün tek başına odunları kesmesine tanık olan küçük bir çocuğun bunu dert edinmesini ve çözüm olarak başkasının kesilmiş odunlarını çalarak kadının kapısının önüne bırakmasını konu edinen bir vicdan filmidir. Kadın her kapıyı açışında kırılmış odun parçalarını alır ve yakar, artık yorulmasına gerek yoktur. Çocuk, bunu görev edinir ve yaşlı kadının evine her gün odun taşır. Film, zorlu kış koşullarında bir köy atmosferinde oldukça naif ve duyarlı bir duygunun peşinden sürüklüyor insanı. Sessiz bir şekilde ilerleyen filmin kendine has sessiz mizahı ve insan olmanın güzel yanını izleyiciye naif bir vicdani duyarlılıkla iletmesi, filmi başarılı kılıyor.

3- Hayvan (2017, Kurmaca, HD, 8’30)

Hayvan filmi, bir anne ile çocuğun geceleyin araba ile yolculuk yaparken bir köpeğe çarpmalarını ve ardından köpeğe ne yapacaklarına dair tartışmalarını konu edinir. Köpek yerde yaralı haldedir, anne köpeği kenara çekip yola devam etmek ister. Çocuk da köpeği o halde bırakamayacaklarını savunur. Annesi köpeği bırakmaları konusunda ısrarcıdır. Nihayetinde çocuk, köpek en azından acı çekmesin diyerek köpeği bir demir parçasıyla öldürür. Filmin sonunda çocuk ve anne arabanın içindedir ve çocuğun yüzünde çarpık kötücül bir gülüş vardır. Çocuğun o noktaya nasıl geldiği oldukça belirsiz bırakılmıştır. Çocuğun birdenbire açığa çıkan nedensiz şiddeti ile sadece birkaç dakika öncesindeki aşırı duyarlılığı ve naifliği arasında bir bağlantı kurmak güçtür. Filmin diyalogları ve oyunculuklarının oldukça yapay olması da filmde bir vicdan duygusu oluşmasına izin vermez. Köpeğe çarpan kadın bir yandan çok üzgün olduğunu ifade edip ağlarken, çocuğun bir veterinere götürme teklifini neden reddettiği de oldukça muğlak bırakıldığı için hikayenin inandırıcılığı da oldukça zayıftır.

Filmin sonunda bir vicdan hesaplaşması yaşamak yerine anlamsız ve acımasız bir noktada hissederiz kendimizi. Temeli olmayan bir çıkışsızlık ve kötülüğün kaçınılmazlığı duygusu, filmde köpeğe dair bir vicdan oluşturmaktan çok bir iç sıkıntısı ve “Dünya böyle işte! İğrenç bir yer, e bakın artık başınızın çaresine,” cümlesindeki acımasızlık duygusu ile izleyiciyi yalnız başına bırakıverir. Bu noktada Robert Musil’in “Ben, tinsel yoldan dünyanın üstesinden gelinmesine katkılar sağlamak istiyorum,” cümlesi hatırlatılabilir. Bir sanat yapıtının dünyanın acımasız gerçekliğini izleyiciye sunup, onu bir noktada bu var olanın yakıcılığıyla baş başa bırakmasının da sanat yapıtı adına bir tür kolaycılık olduğu konusu tartışılması gereken bir konudur. Gündelik kötülüğü ve bunun katı gerçekliğini başarıyla, olduğu gibi yansıtan yönetmenlerin örneklerinde, mesela gerçekliğe tahammül edemeyen bir ailenin intihar etmesinde de vicdani bir tını yankılanır gibidir. Ama birkaç dakika öncesinde oldukça vicdanlı cümleler kurup hemen sonrasında vahşice katletmek, ardından gülümsemeye varan bir kötülüğün gerçekçiliği oldukça şüpheli ve bu yolla bir vicdan duygusu yaratmaya çalışmak da çelişkili durur. Hatta sonunda izleyicilerin kendilerini oldukça vicdanlı hissetmelerine yol açtığından film, seyircilerin var olan düzendeki vicdani konumlarını kendi içlerinde tekrar onaylayabilecekleri bir duygu yaratma potansiyeli de taşır.

4- Arin (2017, Kurmaca, HD, 10’44)

Londra’da yaşayan Solin hamiledir ve İngilizce bilmeyen babası ile yaşamaktadır. Babası bir gün tek başına dışarı çıkar ve kaybolur. Solin, yalnızca babasının bir saat kulesinin yakınlarında olduğunu bilir, sokaklarda onu aramaya koyulur. Filmin başında kahvaltı sofrasındaki sahnede Solin, bir faili meçhulün saatine ulaşıldığını ve bu saatin infaz edilen abisinin saati olduğunu babasına söyler. Babası, uzun süre sessiz kalır ve saatin oğluna ait olmadığını söyler. Bu sahneden, babanın oğlunun yaşama umuduna sarıldığını anlarız. Bir şekilde ülkelerinden uzağa düşmek zorunda bırakılan bu insanlar, Londra’da bir yaşam mücadelesi vermektedir. Baba, tek başına sokağa çıktığı bir gün bu yabancı ülkede kaybolur. Solin, telefonda babasına etrafındaki insanlardan yardım istemesini ve nerede olduğunu sormasını söyler. Ona telefonda “Where am I?” cümlesini ezberletmeye çalışır. Baba, cümleyi tam olarak anlayamaz, ardından telefonunun şarjı biter. Solin, yolda karşılaştığı birine babasının kaybolduğunu anlatır, o kişi de polis karakoluna gitmesi gerektiğini söyler. Solin de “Nedenini açıklayamam ama babam asla bir polis karakoluna gitmez,” yanıtını verir. Sadece bu cümle ile söylenmesi gereken her şey anlatılmış olur. Kendi ülkesinde karakolun bir Kürt için nasıl bir anlama sahip olduğunu ifade etmek, Solin için pek de kolay değildir. Filmin sonunda, babayı bir saat kulesinin önünde otururken görürüz. Babasını arayan Solin’in ise doğum sıvısı gelmiştir. Hikayenin sonrası, öncesinde olduğu gibi izleyicilerin vicdanına bırakılır. Filmin finalinde kazılardan çıkarılan o saatin görüntüsü, Londra’daki bir saat kulesinin önünde oturan adamın görüntüsünün üzerine iliştirilir.

Mizgin Müjde Arslan, gerek güçlü sinematografisi, gerekse bir arayış hikayesiyle işlediği konusu ile oldukça başarılı bir filme imza atıyor ve izleyicilerin vicdanına seslenirken anlatımında yalınlığı korumayı başarıyor.

5- Toprak (2017, Kurmaca, HD, 11’21)

Toprak filmi de bu yılın siyah beyaz çekilen kısa filmlerinden biri. Göçmen yönetmen dil, iletişim, sevgi üzerine duyarlılıkları olan bir film yapmış. Ailesi Fransızca bilmeyen Toprak, işçi babası ve hamile annesi ile birlikte ikiz bebeklerin ultrasonunu çektirmek için doktora gider. Toprak doktorla ailesi arasındaki iletişimi sağlar. Bebeklerin erkek olmasını isteyen Toprak, kız olduklarını öğrenince üzülür ama bebeklerin kaybedilme riski onu daha da üzer. Ailesi meraklı bakışlarla çocuklarının yüz ifadelerinden neler olup bittiğini öğrenmeye çalışır. Çocuk, doktorun konuştukları karşısında bazen sevinir bazen de yutkunur, konuşamaz. Göçmen bir çocuğun iki dille büyümesi ve ailesi ile içine doğduğu kültürel atmosfer arasında bir aracı olması durumu filmin temel tartışma konusunu oluşturur. Göçmenlerin dil ve iletişim sorununu bir çocuğun yüz ifadeleriyle vermeye çalışan yönetmen, iletişimsel duyarlılıkları yansıtma konusunda başarılı bir iş çıkarır.

İngilizce Öğretmenliği’nden mezun. Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisans tezini Haneke’nin kent üçlemesi ve modern bireycilik üzerine çalıştı. Şu an bir kurumda Sinema ve Kent üzerine atölye çalışması yürütüyor.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.