Manchester by the Sea (2016): Yaşama Uğraşı ya da Acıda Ortaklaşamamak

Manchester by the Sea (2016): Yaşama Uğraşı ya da Acıda Ortaklaşamamak

Yazar Puanı5
  • Manchaster by the Sea’nin başarısı sahip olduğu metnin temellerinin oldukça sağlam ve hesaplı olmasına bağlı. Öyle ki tek bir boşluk, tek bir pürüz bulmak imkansız. Böyle metinlere denk gelmek, hele de günümüzde Batı kültüründen böyle metinlerin çıkması çok değerli. Çünkü Batı'nın acı ile olan soğuk ve mesafeli ilişkisini yitirdiği ve acıya dair tüm anlatıları suistimal etmek istediği bir zamanda, Manchester by the Sea’nin bu açmazın dışına çıkarak kaliteyi sömürmeyen samimi anlatısı başarısını daha da arttırmaktadır.
Share Button

Doğu’da ya da Batı’da olması fark etmeksizin, birçok ülkenin halk öyküleri içerisinde yer alan, bilinen bir yaşama uğraşı hikayesini konu edinen Kenneth Lonergan imzalı Manchester by the Sea (Yaşamın Kıyısında) ile ilgili daha yazının en başında belirtilmesi gereken bir nokta var: Manchester by the Sea filminin hikayesi trajik değil patetiktir.

Nurdan Gürbilek trajik olanın, kaçınılmaz kadere başkaldıran kahramanın bu eylemi yüzünden çektiği acıyı; patetik olanın ise daha en baştan haksız yere çekilen ve çaresizce kabullenilen acıyı temsil ettiğini söylerken, Aristoteles’in tragedyanın altı ögesinden biri olan öykünün alt üç maddesinden pathos sözcüğüne dolaylı bir göndermede bulunur. Aristoteles pathosu heyecan yaratan olay olarak tanımlamış ve bir yıkım ya da acıyla sonuçlanabilecek her şeyi bunun içine dahil etmiştir. Gürbilek de aynı referansla patetik sıfatına ulaşır ve trajik ile patetik arasındaki farkı ortaya koyar. Bu iki anlatının ortak paydası ise acı mefhumudur. Peki, Manchester by the Sea filminin acı mefhumu ile olan ilişkisi nedir?

Bu ilişkiyi patetik ve trajik sıfatından ayrı düşünmek mümkün olmadığı için yukarıdaki gibi bir girizgaha ihtiyacımız vardı. Kenneth Lonergan’ın üçüncü filmi Manchester by the Sea, hem metinsel açıdan hem de film dili, üslubu ve biçimi açısından patetik sıfatı ile bir yaşama uğraşı hikayesi yaratma konusunda önemli bir başarı kaydetmiştir. Başta filmin başkahramanı Lee Chandler’ın travma öncesi ve sonrası yaşadığı karakter değişimi olmak üzere, hikayedeki her yaştan insanın birbiri ile olan mesafesi ve insanı derinden etkileyen ilişkileri, bu başarının besleyici kollarıdır. Bunun temelindeki ortak paydayı da “acıda ortaklaşamamak” olarak tanımlamak istiyorum. Şöyle ki; insan tek başına bir yola çıktığında ve hiç kimse ile diyalog kurmadığında bir şeye inanması çok zor. Çünkü öncesinde mutlak bir kabullenişe gitmiş ve güveni azalmıştır. Yönetmen de filminde, insanların her zaman birbirlerine uzak olduklarını, biri acı çektiğinde acı çeken kişiye karşı duyulan sevgi ne kadar yoğun olsa da, diğerlerinin onunla birlikte aynı acıyı çekemediklerini ve yaşamdaki yalnızlığın da buradan kaynaklandığını anlatıyor aslında. Lee’nin yalnızlığının temeli de bu. Mesela Lee’nin acısı ile ortaklaşamayan yakın çevresi, o yaşadığı yere döndüğünde de hayatlarına aynı şekilde devam edebiliyorlar: Lee, yeğeni Patrick’in reşit oluncaya kadar vasiliğini kabul etmek zorunda kalıp iş aramaya başladığında – ikinci kez bir acı yaşamasına rağmen – yine çevresindeki kimse onunla kabul edilebilir bir ortaklaşma içine girmiyor. Bu durumu çevresinin ilk olayda Lee’yi suçlu bulmasına bağlayamayız. Çünkü daha yeni bir yoğun duygu durumunun içerisine giren Patrick’in arkadaşları ile olan ilişkisi de aynı şekilde; acıda ortaklaşamamak. Arkadaşlarının babasını kaybettiği için Patrick’in yanında olmak istemeleri, sadece sorumlulukları gereği. Yoksa o beraberlikte, konuşmanın seyrinin Star Trek’e varmasını nasıl açıklayabiliriz? Ancak Patrick’in, amcası Lee ile aynı yoğunlukta bir acı içerisinde olmadığı söylenebilir. İkisi arasındaki fark da yukarıda değindiğim trajik ile patetik arasındaki farkın kendisidir çünkü. Patrick bir kabullenişten uzak yaşama gayreti içerisindeyken, Lee bundan daha en başından vazgeçmiştir. Çünkü Lee acıda ortaklaşamamanın, yaşamdaki yalnızlığa sebebiyet verdiğinin farkına varmış ve yalnız bir yaşama uğraşına girişmiştir bile çoktan.

Lee’nin eski eşi Randi ile karşılaşmasında yaşadığı yıkımı da bu yalnız yaşama uğraşına yoruyorum ben. Randi ilk olayda sergilediği pasif agresif tavrın özeleştirisini yaparken Lee’nin kayıtsızlığının nedenini Randi’nin onunla acıda ortaklaşmayıp yeni bir başlangıca yönelebilmesinde aramalıyız. Çünkü Randi her ne kadar mutlak bir pişmanlık içerisinde yaptıklarından duyduğu acıyı dile getirse de, Lee sadece yapamayacağını söyleme gayreti içerisindedir. Randi’nin sadece öylece ölemezsin söylevine karşılık Lee’nin ölmediğini ama artık bomboş olduğunu ve hiçbir şeyin kalmadığını dile getirmesi; onun için yaşamın artık ifadesiz bir şey, sadece bir uğraştan ibaret olduğuna delalettir. İleride değeri daha da anlaşılacak olan Manchester by the Sea filminin bu karşılaşma sekansı üzerine daha birçok şey söylenebilir, uzun uzun yazılabilir. Ama ben bağlamımdan kopmamak için temel izleğime devam etmek istiyorum.

Acı ve yalnızlık ikiliğine dönmeden önce Lee-Patrick ilişkisi ile ilgili bir parantez açmamız gerekiyor. Çünkü yaşamın hiçbir şey ifade etmediği Lee için Patrick neden bir sorumluluk çemberi içerisine giriyor, bu soruyu cevaplamalıyız. Lee’nin ağabeyi Joe ile olan ilişkisinden yola çıkarak Patrick’e dair sorumluluk bilincinin ahlaklı bir kişi olmakla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada şöyle bir paradoksun doğduğunu düşünenler olabilir: Hayatın hiçbir şey ifade etmediği bireyin ahlaklı olmakla nasıl bir derdi olabilir? Bunu, aslında ahlaklı olmak için özel bir sebep aramayan bir kişinin zaten ahlaklı biri olması ile yanıtlayabiliriz. Konuyu açmak için çok kısa bir zaman önce kaybettiğimiz, modernizm, post-modernizm ve totalitarizm gibi konular üzerine çalışmaları bulunan sosyolog Zygmunt Bauman’ın Bireyselleşmiş Toplum kitabında bulunan Ben Kardeşimin Bekçisi miyim? başlığına değinelim. Bauman, Habil ve Kabil hikayesine referansla Emmanuel Levinas’ın bir yorumunu paylaşır. Tanrı Kabil’e kardeşi Habil’in nerede olduğunu sorduğunda Kabil’in öfke içerisinde “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” yanıtını vermesine Levinas, Kabil’in sorusuyla beraber her türlü ahlaksızlığın başladığı yorumunu yapar. Çünkü ona göre ahlaklı bir kişi olmayı özel bir arayışa bağlamayan herkes ahlaklıdır ve öyle kalacaktır. Dolayısıyla Levinas, Kabil’in sorusunun cevabının evet olduğunu vurgular çünkü kardeşin iyiliği, ağabeyin ne yaptığına ya da yapmaktan geri durduğuna bağlıdır. Lee-Patrick ilişkisinin özeti de budur.

Yalnızlık ve acı çekmenin beraber işlendiği hikayelerin öncülünün Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği anda yaşadığı acı olduğunu söyleyebiliriz. Ingmar Bergman, Oda Üçlemesi’nin ikinci filmi Kış Işığı’nda (1962, Nattvardsgästerna) bu konuyu oldukça çarpıcı bir şekilde özetlemiştir. Kış Işığı filminde Tomas ve zangoç Frovik arasındaki diyalogda Frovik; Hz. İsa’nın çektiği acıların tamamen fiziksel acılara indirgenmesinin yanlışlığına vurgu yapar ve ona acı verenin aslında yalnız bırakılması, anlaşılamaması ve umutsuzluğa düşmüş olması olduğunu dile getirir. Hz. İsa’nın bu ye’se düşme olayı İslam dünyasında da oldukça tartışılan bir konu. Fakat Dücane Cündioğlu’nun da belirttiği üzere bu gayet anlaşılabilir ve hissedilebilir bir şeydir. “Elohi, Elohi! Lima sebaktani!” (Rabbim, Rabbim! Beni niçin terk ettin?”) cümlesinin son feryad, son naz olduğunu düşünen Cündioğlu, Kuran’ın teyid ve teşvikiyle de bunun gayet anlaşılabileceğini şu ayetlerle açıklar: “Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hale geldiklerinde…” (“hatta iza istey’ese…” Yusuf: 110), “Nihayet peygamber ve yanındaki müminler ‘Allahın yardımı ne zaman gelecek?’ diye feryad ettiler.” Bakara: 214). İşte tam da bu nedenle, Hz. İsa’dan yüzyıllarca sonra yalnız kalmaktan ve ye’se düşmekten kaynaklı acı çekmenin vücut bulmuş halidir Lee.

Film boyunca sadece iki yerde Lee’nin bomboş olduğunu düşündüğü yaşamına son verme isteğini görüyoruz. Birincisi yaşadığı travmanın hemen ardından gelen karakol sahnesi, ikincisi de barda kavga çıkardığı sahne. Bunun neden gerçekleşmediği ya da Lee’nin bu düşüncesinden neden vazgeçtiği, sanılanın aksine metindeki eksiklikten kaynaklı değil. Dikkat edilirse iki sahne de yeğeni Patrcik ile olan zorunlu birlikteliğinin öncesine tekabül ediyor. Yani Lee’nin ahlaklı biri olduğuna dair açtığım parantez burada da devreye giriyor; Lee, yeğeninin bekçisidir.

Manchaster by the Sea’nin başarısı sahip olduğu metnin temellerinin oldukça sağlam ve hesaplı olmasına bağlı. Öyle ki tek bir boşluk, tek bir pürüz bulmak imkansız. Böyle metinlere denk gelmek, hele de günümüzde Batı kültüründen böyle metinlerin çıkması çok değerli. Çünkü Batı’nın acı ile olan soğuk ve mesafeli ilişkisini yitirdiği ve acıya dair tüm anlatıları suistimal etmek istediği bir zamanda, Manchester by the Sea’nin bu açmazın dışına çıkarak kaliteyi sömürmeyen samimi anlatısı başarısını daha da arttırmaktadır.

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.