La Tortue Rouge (2016): Gök, Yeryüzü ve Hiruko

La Tortue Rouge (2016): Gök, Yeryüzü ve Hiruko

Yazar Puanı4
  • Dev bir kırmızı kaplumbağanın, bambulardan yaptığı acemi sala vurarak okyanusta yol almasını engellediğini keşfeden adam, kaplumbağayı ters çevirip etkisiz hale getirince kaplumbağadan çıkan kadına, namı diğer Havva’ya veya İzanami’ye kavuşmuş oluyor. Bir kadın ve bir adam, bir çocuktan çok daha fazlasını dünyaya getiriyorlar: saf sevgiyi.
Share Button

Hayao Miyazaki ve Isao Takahata’nın adıyla bütünleşen Studio Ghibli’nin ortak yapımcısı oldukları La Tortue Rouge (Kırmızı Kaplumbağa / The Red Turtle 2016), 2000 yılında En İyi Kısa Animasyon Oscar Ödülü’nü alan Father and Daughter’ın yönetmeni Michael Dudok de Wit’in 2017’ye damga vuran animasyonuydu. Filmin içindeki derin düzlemleri düşündüğümüzde altmış üç yaşındaki Wit’in ilk uzun metrajlı filmi için bu kadar beklemesini, “kırmızı kaplumbağa” gibi olgunlaşıp dönüşerek hayatın bir başka evresine geçmeyi beklemesine yorabiliriz.

The Red Turtle, varoluş, yaşam, ölüm ve yeniden doğuş döngüsünü son derece yalın bir anlatıma oturtarak insan denen mahlukun doğa karşısındaki çaresizliğini bir şifaya dönüştürüyor. Issız bir adaya ne şekilde geldiği belli olmayan, tıpkı mitlerdeki gibi yeryüzü veya gökyüzünden ya da mücevherlerle bezenmiş bir mızrağın okyanusu karıştırması sonucu yaratılmış olan adam, Adem de olabilir, Japon mitolojisindeki İzanagi de, rüyalar ve hayallerle zamanı altüst olmuş sıradan birisi de. Çünkü film, bizi karakterinin derinliğinden sıyırıp varlığına odaklıyor. Adaya düştüğü andan itibaren doğa karşısında acizliği başlayan, adını bilmediğimiz ve esasen kim olduğuyla da ilgilenmediğimiz, yalnızca varoluş amacını sorguladığımız bu adamın adadan kurtulma mücadelesinde pes edip adadaki düzene adapte olma süreci, özünde gücünü sevmekten alıyor.

Dev bir kırmızı kaplumbağanın, bambulardan yaptığı acemi sala vurarak okyanusta yol almasını engellediğini keşfeden adam, kaplumbağayı ters çevirip etkisiz hale getirince kaplumbağadan çıkan kadına, namı diğer Havva’ya veya İzanami’ye kavuşmuş oluyor. Bir kadın ve bir adam, bir çocuktan çok daha fazlasını dünyaya getiriyorlar: saf sevgiyi.

Son on yılın en başarılı animasyonları arasında gösterilen The Red Turtle, gücünü masalsı dünyasının, büyüyen ve perdeden uzaklaşıp evreni kaplayan atmosfer müziklerinin, basit ancak keskin çizimlerinin yanı sıra kullandığı sıradan nesnelerden alıyor. Teknolojiden, modern kent hayatından olabildiğince uzakta, her şeyin adadaki hayvanlarla, tatlı su birikintileriyle, bitkilerle sınırlı olduğu ortamda, bir kadın ve bir adam bir “yaşam” var ediyorlar. “İnsan ne ile yaşar?” sorusunun cevabı da lüksten arındırılmış, sıradan, dilsiz, hiçbir şeyin olmadığı bir ada oluveriyor. Zamansız bir yerde geçen hikâyede doğadaki hayvanlar gibi yaşamaya başlayan ancak duyguların da en güçlüsünü keşfeden bu insanların sahip oldukları tek yabancı nesne, küçük çocuğun sahilde oynarken bulduğu cam şişe oluyor. O andan itibaren çocuğun sahip olduğu biricik eşyaya dönüşen şişe, çok uzaklarda bir yerde hala üretim yapan fabrikaların olduğunu da izleyene fısıldıyor. Ancak kayda değer detay, bu cam şişenin özünün de yalnızca kum ve ateşten oluşması.

The Red Turtle, Hollandalı yönetmenine rağmen Japon mitolojisinden taşıdığı izlerle de büyülü bir yapım olmayı başarıyor. Özellikle de çatışmasını yine doğadan aldığı güçle, tsunami ile kurması, insan ve doğa arasındaki inişli çıkışlı mücadeleyi en üst noktaya taşıyan unsur oluyor. Japon mitolojisinin ana figürleri olan gök ve yeryüzünü filmde var eden kadın ve adam, tıpkı söylencede olduğu gibi yeni bir çocuk (Hiruko) doğuruyorlar. Filmin başından sonuna kadar gökyüzünü dolduran Güneş ve Ay, fırtına tanrısının getireceği tsunaminin habercisi olurken, adam ve kadının tsunami sonrası oluşan yıkımı temizlemek için sahilde yaktıkları dev ateş, ateş tanrısını (Kagutsuchi) simgeliyor. The Red Turtle, argümanını doğa, yaşam ve insan üzerinden şekillendirirken, insanın sebep olduğu felaketten kaçışın şekil değiştirerek, doğaüstü mucizeye sığınarak mümkün olabileceğini aktarıyor. Mucize, sesin, yabancılaşmanın, mücadelenin yerini alıyor. Çünkü geriye sığınılacak tek ev; ıssızlık kalıyor.

Dilan Salkaya

1994 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema bölümü mezunu. Fil’m Hafızası, Sinema Terspektif, Berfin Bahar, Hayal Perdesi gibi farklı sosyal mecralarda ve dergilerde sinema üzerine yazıları yayınlandı, çeşitli kısa film ve yönetmenlik deneyimleri oldu. Senarist olarak kariyerini inşa ederken, art-his.com’da sanat üzerine karalamayı sürdürüyor.

, , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir