Yönetmen Sineması: Metin Erksan

Yönetmen Sineması: Metin Erksan

Share Button

Metin Erksan, Türk Sineması’nın en çok tartışılan ve sansüre maruz kalan, buna rağmen dönemindeki filmlerden farklı yapımlar ortaya koyabilen yönetmenlerdendir. Filmlerinde yer verdiği estetik dokunuşlarla batıyı, mistizmi ve evrensel yapıyı dönemi içerisinde harmanlayarak filmlerinde işlemektedir.

Erksan, Toplumsal Gerçekçilik üzerine yaptığı çalışmalarla Ulusal Sinema akımını başlatmıştır. İnandığı konuları filmlerinde işler ve filmlerinin temelinde bireyin yalnızlığı, iyi ve kötünün çekişmesi, varoluş sorgulanması gibi konulara yer verir. Bağımsızdır ve filmlerini de bu duruşuyla çekmiştir. Bu bağlamda sineması, siyasi ideolojik yapılar çerçevesinde değildir. Bu kadar bağımsız ve siyasi ideolojiden uzak durmasına rağmen sansür kurulundan en çok veto yiyen yönetmeler arasındadır. Anadolu’nun gerçekçi yaşamına yer verdiği ilk filmi Karanlık Dünya, Türkiye’de tümüyle yasaklanan ilk film olma özelliğini taşır. Dönemini en iyi yansıtan yönetmenlerden olan Metin Erksan, toplumsal çizgisinin de dışına çıkmamayı tercih etmiştir.

Filmlerinde eleştirel çizgisinden kopmadan, ekonomik yapı, sosyal yaşam gibi konuları işlerken eleştirelliğini de sert bir biçimde kullanmıştır. Bu kullanış esnasında geleneksellik ve modernizmle bir karışım uygulayarak özgün ve gerçekçi bir yaklaşım elde etmiştir. Elde ettiği yaklaşım ile ortaya koyduğu ürünler kendi düşüncesinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Erksan’ın filmleri klasik anlatı yapısındaki filmlerde olduğu gibi iyilerin kazandığı kötülerin kaybettiği bir dünya üzerine kurulu değildir. Sevmek Zamanı’nda olduğu gibi sonunda sevenlerin kavuşma garantisi de yoktur. Gerçekçi bir dünya yaratır ve sonunu da asla masalsı bitirmez. Erksan, Marksist düşüncedeki toplumu anlamak için o toplumun altyapı ve üst yapısına bakmak gerektiğinin farkındadır. Bir toplumun altyapısı ekonomi temellidir. Bu yapı üretim güçleri ve üretim ilişkilerinden oluşmaktadır. Üstyapısı ise, toplumun yasal ve siyasi kurumlarını, düşünme biçimini, ideoloji ve felsefesini içermektedir. Toplumun altyapısı ile üstyapısı arasında ilişkiler, karşılıklı etkileşime dayanmakta ve en son noktada altyapı üst yapı kurumlarını önemli ölçüde belirlemektedir.

Metin Erksan filmlerinde salt iyi veya salt kötünün ayrımı yapılamaz. İzleyicin karakterler tarafından olaya baktığında haklılık payı çıkarmasını sunar. Örneğin Acı Hayat filminde Erdem sevdiği kadına kavuşmak istemiştir. Olaya bu açıdan baktığımızda filmde Erdem karakteri için kötü demek doğru değildir. Ancak Mehmet karakteri tarafından baktığımızda Erdem karakteri filmin kötüsüdür. Erksan’ın filmlerinde toplumsal ahlak ve değer yargıları iç içe işlenmiştir. Ayrıca, Erksan filmlerinde kara sevda, tutku, melankoli, yalnızlık, saplantı olgularına da rastlamak mümkün. Yılanların Öcü filminde Kara Bayram’a yıllar geçse bile yitirmediği kara sevda ve tutkuyla bağlı olan Hacı Ali’nin karısı ya da Sevmek Zamanı filminde boyacı Halil’in surete duyduğu saplantı gibi. İyiler kötüler arasında aşkı da görmezden gelmez. Erksan’ın aşk tanımı ölümüne tutkulu, kara sevda türündedir. Bu öyle bir aşktır ki iyiyi de belirler kötüyü de.

Mülkiyet kavramına da sıklıkla değinen Erksan, mülkiyete sahip olduğunu belirten ve onu sahiplenen üzerinden anlatımını gerçekleştirmeye çalışır. Mülkiyetin insanoğlunu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi olmasından kaynaklı olarak, insanın mal, mülk, para sevgisi ve sahip olma arzusu hiçbir zaman yok olmaz. Erksan da bu konu üzerinde durarak insani zaafların yarattığı algı üzerinden anlatımını gerçekleştirir. Dramatik çatışma içerisinde sunduğu bu konular, sahiplenme kavramını geniş yelpazede sunar. Bunu kimi zaman bir kadın üzerinden kimi zaman toprak parçası üzerinden verir. Yılanların Öcü, mülkiyet kavramı üzerinde durulması gereken filmler arasında yer almaktadır. Yapılan kötülükler de mülkiyet kavramı üzerindeki tahakküm tartışması kaynaklıdır. Yani asıl kötü olan mülkiyettir.

Mülkiyet aynı zamanda sınıfsal bir kavramı da temsil eder. Mülkiyet kavramında yaşanan tartışma zengin fakir çatışmasıyla da örtüştürülebilir. Ama Erksan filmlerinde mülkiyet hakkında yaşanan tartışmayı da mülk hakkında tahakküm ile sonlandırır. Bu da mülkün bireyden intikamı olabilir. Susuz Yaz’da Osman’ın mülkü olduğunu iddia ettiği suda kendinin boğulması gibi.

Mutlaka İzlemeniz Gereken 5 Metin Erksan Filmi

1- Sevmek Zamanı (1965)

Toplumsal gerçekçi yönetmenler arasında gösterilen Metin Erksan, Türkiye’de üniversite eğitimi içerisinde sinema bölümleri olmadığı için yakın olarak gördüğü Sanat Tarihi Bölümü’nü okumuştur. Dolayısıyla -aldığı eğitiminden de kaynaklı olarak- Erksan’ın sanata yaklaşımı da akım içerisindeki diğer yönetmenlerden farklıdır. Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın 1965 yılında kendi imkânlarıyla çekimini gerçekleştirdiği, ayrıksı ve özel filmidir. Erksan’ın siyah beyaz olarak çektiği film Türkiye’de vizyona girme imkânı bulamaz. Türlü gerekçelerle seyirciyle buluşamayan filmin siyah beyaz çekilmesindeki en büyük nedeni maliyet açısından uygunluk olarak açıklayan Erksan, ayrıca siyah beyazı filmin dokusuna uyduğu için tercih ettiklerine de değinir.

“Türk Sineması’nın sansürlü yönetmeni” olarak adlandırılan Erksan, filmi 60’ların sansür ortamında çeşitli güçlüklerle çeker ve hiç asistan kullanmaz; film ekibinin oyuncular haricinde 5 kişi olduğu belirtilirken, sette bir gün set işçisi diğer gün de kamera asistanı yönetmene yardımcı olur. Senaryosunu kendisinin yazdığı filmde, kimi filmlerden çalıntı sahneler içerdiği suçlamalarıyla da karşılaşan Erksan, Türk Sineması’ndaki en ilginç yapımlardan birine imza atmıştır. Teknik olanaksızlıklara rağmen içinde sağlam bir görüntü çalışması yer alan “Sevmek Zamanı” filmi, minimalist çerçevede değerlendirilebilecek, asıl konusu olan “surete âşık olmak” meselesi üzerine yoğunlaşan bir yapım. Az sayıdaki diyaloglarla da bu durum film içerisinde tekrarlanıp durur. Tasavvuf edebiyatında da sıkça kullanılan surete âşık olma konusu, aslı ve sureti konularının ana parçaları içerisinde hayat bulur.

Filmi anlamsal düzeyde farklı açılardan okumak mümkünse de yönetmenin bakışının esasen bir “aşk” kutsamasından ziyade hayatın bir sunumu olduğunu söylemek mümkün; çünkü filmdeki resme âşık olma meselesi, Yeşilçam’ın yarattığı melodramatik aşkın da altını çizen, bu aşkı kurgulayan ve yeniden üreten bir yapı ile işlenir. Hatta daha ileri giderek bunun trajik bir görünüm çizdiği görülür. Trajedi ve melodramı birleştirmek için biçimsel bir anlatımı tercih eden yönetmen, filmin tamamında neredeyse hiç uzun diyaloglar kullanmaz. Çekimleri Yeşilçam’ın yükselişte olduğu döneme denk gelmesine rağmen filmde, ağır aşk sözcükleri ve klişeleşmiş karakterler yerine sade bir anlatım şekline yer verilir. Çekildiği dönemde alışılagelmişin dışındaki sinema anlayışı, konusu ve konuyu ele alma biçimi nedeniyle dağıtımcı bulamadığından gösterilemeyen yapım, aynı dönemin Avrupa sinemasına paralel ve yenilikçi sinema dili nedeniyle seyretme imkânı bulanlarca çok beğenilir, zamanla kült statüsü edinir. (Filmin Eleştirisi: Surete Aşık Olmak)

2- Susuz Yaz (1963)

Metin Erksan’ın Necati Cumalı’nın eserinden uyarladığı ve tüm zamanların en iyi Türk filmlerinden bir olarak kabul edilen Susuz Yaz, toprağın itaati ve suyun asiliğinde modern bir Habil ve Kabil hikâyesi sunmaktadır. Bu çerçevede ele alındığında Susuz Yaz’ın bulunduğu coğrafyanın sorunlarına ışık tutarken aynı zamanda insan olgusunu da ön plana çıkardığı söylenebilir.

Filmde Erksan’ın öncelikli odak noktası toprak ve suya bağlı olarak mülkiyet konusudur. Erksan bu konu etrafında hikâyesini oluşturup, su ve toprak arasındaki ayrımı insan olgusuyla birleştirmektedir. Bu durum filmin kendi toprağının, coğrafyasının sorunlarına yabancılaşmadan, günün getirdiklerini de sunarak insani olguların da harmanlanmasını sağlamıştır. Metin Erksan’a göre, toprak ne kadar itaatkâr ise su da o kadar asidir. Suyu hapsedemezsiniz, o akar yolunu bulur; toprağı ise kendi alanınıza hapsedebilirsiniz, asla dışına çıkmaz, ona verileni alır, baktığında karşılığını verir. Toprak ve su arasındaki durum Osman ve Hasan kardeşlere empoze edilerek modern bir Habil ve Kabil hikâyesi anlatılmaktadır. Hasan ne kadar aklı başında, uyumlu ve bir o kadar da itaatkârsa Osman tam tersi bir tavır sergiler. Aynı toprak ve su gibi, aynı Habil ile Kabil gibi.

Filmi dönem itibariyle değerlendirdiğimizde ise; zamanında çekilen filmlerden farklı olarak başta belirtildiği gibi insan olgusu etrafında toprak ve su mülkiyetini de sorgulamaktadır. Mülkiyet ki, Marx’a göre bencillikle bir ölçülmektedir. Sebebi, sahip olunanın keyfi olarak kullanımına bağlıdır. Osman, suyun kendi mülkünden geçmesine bağlı olarak suyu kendi mülkiyetine almaktadır. Ve kendi bencilliği doğrultusunda suyun ancak kendi tarlalarına yeteceğini savunmaktadır. Ta ki köylünün para teklif etmesine kadar. Paranın teklifinin ardından Osman kendine kadar yeteceğini iddia ettiği suyu satmaya başlar. (Filmin Eleştirisi: İtaatkar Toprak, Asi Su)

3- Yılanların Öcü (1962)

Kendi sinema anlayışına uygun olarak Fakir Baykurt’un aynı adlı romanından uyarladığı filmde; Erksan’ın üzerinde sıklıkla durduğu mülkiyet kavramı tartışılmakta, mülkiyet üzerinden bir hesaplaşma verilmektedir. Yılanların Öcü dönemin köy yaşantısına, mülkiyet ve ağalık düzenine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Mülkiyet üzerinden insanların yaşantıları ve olaylar arasında bağlantılı kurulmaya çalışılmıştır. Toprak mülkiyeti ve kişi mülkiyeti olarak da ayrımda bulunulabilir. Toprak mülkiyeti Kara Bayram ve Hacı Ali üzerinden, kişi mülkiyeti Hacı Ali’nin karısı ve Kara Bayram arasında yaşananlar üzerinden verilmektedir.

Yılanları Öcü ile Erksan, toplumsal yaşam üzerinde var olan sorunları ele almış buna bağlı olarak da mevcut sorunlar üzerinden insan ilişkileri arasındaki ahlaki çöküşe, yozlaşmaya değinmiştir. İnsanların çıkarları söz konusu olduğunda bütün ahlaki yapıları kenara bıraktıklarını ve karakterleri üzerinde bir değişim yaşandığı gözlenmiştir.  Film aynı zamanda feodal yapı üzerinde de durarak kırsalda insanların çıkar tartışmalarını ve adam kayırıcılığını da izleyiciye sunmaktadır. Bu durum güç dengeleri üzerinden de verilmeye çalışılarak güçsüzün ezilmesine meylettirme, toplumsal çarpıklıklarda güçlüden yana olmayı da gözler önüne sermiştir. Hak ve adalet çıkarlar doğrultusunda şekillenirken, insanın vicdani yoksunluğunu da ahlaki çöküşüyle bağlanmıştır.

4- Kuyu (1968)

Metin Erksan’ın mülkiyet konusuna değindiği bir diğer filmi de Kuyu’dur. Kuyu’da anlatılmaya çalışılan mülkiyet kavramı Yılanların Öcü filmindeki gibi mental değildir. Mülkiyet kadın üzerinden anlatılmaya çalışılmaktadır. Buna bağlı olarak hastalıklı ve saplantılı aşk, kara sevda ve tutku gibi Metin Erksan’ın filmlerinin mihenk taşı konulara yer verilmektedir.

Kuyu’da köyde geçen ve feodal düzeni konu alan filmler arasındadır. Bu yapıda istediğin kadına sahip olamamak saplantılı bir aşkı getirir. Zira feodalitede kadına söz hakkı düşmez, kimi sevip sevmeyeceği de sorulmaz. Bu bağlamda bir kadının bir erkeği reddetmesi erkeğin kendini saplantılı bir aşık olarak göstermesiyle sonuçlanır. Osman’ın Fatma’ya olan tutkusu cinsel bir arzunun da etkileşimi olmaktadır. Bu etkileşimle birlikte Osman’ın mülk isteği yani Fatma’ya sahip olma arzusu meydana gelir. Bu durum yani elde etme isteği sahip olmak istediği şeye zarar verme boyutlarına kadar ulaşsa da gözü göremeyecek düzeyde bir kararmadır.

5- Acı Hayat (1962)

Erksan’ın toplumsal gerçeklik merceğinden baktığı bir diğer filmi de Acı Hayat’tır. Acı Hayat’ta karakterlerin çerçevesinde gelişen olaylarda Yılanların Öcü filminin kırsallığı ve feodalitesi haricinde şehir hayatında yaşanan düzen mevcuttur. Köyde yaşanan sınıf bilincinden farklı ve daha acımasız bir sınıf farklı vardır şehirde. Sınıfsal ayrımın en net verildiği filmlerin başında gelir Acı Hayat’ta. Günümüzde bile Acı Hayat’ın konusunu işleyen filmler ve diziler yapılmaya devam etmektedir.

Film, kadın erkek ilişkisinin yanı sıra sosyal boyut itibariyle de incelemeye değer filmler arasındadır. Erksan’ın filmi bu açıdan önemli filmler arasında gösterilmedir. Film Erksan filmlerinin geleneksel iyi-kötü çatışmasını içinde barındırırken, aynı zamanda bu çatışma içinde iyi ve kötü kavramlarının net bir çizgiyle ayıramayan bir filmdir. Gerçekçilik kavramı üzerinde yoğunlaşan yönetmen filminde karakterlerine acınmasına izin vermemektedir. İyi ve kötü arasında net ayrımın olmamasının bir diğer etmenidir. İçinde tutku, melankoli, kara sevda konularına da yer veren filmde hastalıklı saplantılı sevmeyi işlemektedir. Karakterlerde abartılı anlatıma yer verilmemiştir.

Demet Öztürk

Lise eğitimine başladığından beri Gazetecilik ve Radyo-Televizyon ve Sinema okumaktadır. Doktora eğitimini de bu alanda yapmaya devam etmeyi planlıyor. Çalışma hayatına gazetecilikle başlayıp sinemayı da beraberinde devam ettirmiştir. 8 yıl Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde ve sinema filmlerinde reji asistanı olarak çalıştı. Çektiği kısa metraj filmler pek çok festivalin yarışma bölümünde yer alıp gösterimleri gerçekleştirildi. Bu festivallerden ödülleri de bulunmaktadır. Kendi blogunda yazdığı yazıların ardından kurulduğundan beri Cineritüel’de sinema üzerine yazmaya devam etmektedir. Uzmanlık alanı Türkiye Sineması olup, absürtlük ve komedi favori dallarıdır.

, , , , , , , , ,

1 comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.