Yönetmen Sineması: Jane Campion

Yönetmen Sineması: Jane Campion

Share Button

Uzun metrajları bir yana, adını son dönemde en çok Top of the Lake dizisi ile duyduğumuz Yeni Zelandalı yönetmen Jane Campion, sinemasında kadına atfettiği önem ve saygın konumla tanınan, tutkularının peşindeki kadınların yönetmeni. Altın Palmiye ödülünü kazandığı The Piano filminden bu yana bütün filmlerinde kadını ana eksene yerleştiren Campion, kendi içinde yaşayan farklı kadınların seslerini sineması aracılığıyla dünyaya duyuruyor. Onun sinemasının büyüsü, güçlü kadınlarını yine güçlü isimlerden seçmesinde de saklı. Şiddet, istismar, sosyal dışlanmışlık, cinsel arzular, ataerkil dizgedeki kadının esareti, Jane Campion’ın sinemasını tanımlarken mutlaka anmamız gereken anahtar kelimelerden. Ve şunu söylemeden geçmemekte de fayda var: Kadın duyarlılığını işleyen yönetmeni, en doğru anlayan ve içselleştirebilenler de yine başka kadınlar.

Mutlaka İzlemeniz Gereken 5 Jane Campion Filmi

1. The Piano (1993)

Jane Campion’ın An Angel at My Table (1990), The Portrait of a Lady (1996)  ile birlikte başyapıtları arasında yer alan film, Ada (Holly Hunter) adındaki dilsiz bir kadının piyanosu ile kurduğu bağı ve piyanonun tuşlarına her bastığında müzikle yükselen duyulmaz çığlıklarını anlatır. Ada, kızı Flora ile birlikte eşinin ölümünün ardından piyanosunu da alarak tanımadığı bir adamın eşi olmak üzere Yeni Zelanda’ya gelir. Yeni eşi Stewart’ın (Sam Neill) daha ilk günden piyanoya bir nesne gözüyle bakması, adanın yerlilerinden Baines’in (Harvey Keitel) ise Ada’dan ve piyanosundan etkilenerek kendisiyle bağ kurmaya çalışması, genç kadının Baines’e doğru derin, duygusal adımlarıyla sonuçlanır. Eşinin takas edilebilir bir nesne gibi arazi karşılığında gözü kapalı Baines’e verebildiği piyano, Ada için bir parmağını feda etme uğruna peşinden gideceği tutkularının, belki de ilk kez keşfedeceği özgürlük arzusunun da fitilini ateşleyen kutsal bir obje olarak yer bulur. The Piano, Jane Campion sinemasının en güçlü eserlerinden olmanın yanı sıra, yönetmenin, susturulmuş bir kadının ataerkillik altında kendi iç sesini arama serüveninin de şiirsel, kesif örneğidir.

2. An Angel at My Table (Masamdaki Melek, 1990)

Yeni Zelanda’nın en ünlü yazarı Janet Frame’in otobiyografilerinden yola çıkılarak perdeye aktarılan film, çocukluğundan itibaren şekle konulmaz saçları, yaş aldıkça çürükleri artan dişleri ile başı beladaki Janet’i, manevi olarak da dışlanan ve sosyal fobisini yenemeyen gerçek bir karakter olarak derinlemesine tanıtır. Yazarın çocukluk dönemi ile başlayan film, gençlik yıllarının ardından yetişkin Janet ile devam eder ve her ayrı dönemi, üç ayrı oyuncu canlandırır. Bir gün çok ünlü bir yazar olana dek yaşadıkları ilham anlamında kendisini beslese de, hastane odalarında elektroşokun boş yere verdiği sekiz yıllık derin acıların izlerin silebilmek için Janet, diğerleri gibi olmayı ister. Gülebilmeyi, ilk tanışmalarda heyecanlanmamayı, her şeyi kolay çözülen biri değil de sırlarla dolu bir kadın olmayı… Janet Frame’in acılarla dolu gerçek hayat hikâyesini izlediğimiz An Angel at My Table, hüznü izleyicisinin peşini bırakmayan bir eser. Yazdıklarıyla var olan bu kadın için söylenebilecek en öz cümle ise şu: İyi ki Janet diğerleri gibi değil.

3. The Portrait of a Lady (Bir Kadının Portresi, 1996)

Baştan sona Nicole Kidman’ın (Isabel Archer) muhteşem performansını izlediğimiz The Portrait of a Lady, Campion’ın romantik İngiltere yüzyıllarında geçen birkaç filminden biridir. Isabel’in üç ayrı erkeğin sevgisiyle mücadele ederken kendi olma ve dönemin yüzyıllardır süregiden, kadına biçtiği geleneksel normlardan kurtulma çabasını izleriz. Madam Merle denilen bir yakını sayesinde Gilbert Osmond (John Malkovich) ile tanışıp evlenen ancak sonrasında erkek esaretinden kurtulmak için türlü yolları deneyecek olan Isabel, kimi izleyiciler için başyapıt niteliğinde bir karakter; fazla kadın kokan Campion sinemasından hoşlanmayanlar için ise tahammülü, izlemesi zor bir kadındır. Filmde bir obje misali alınıp götürülebilen veya bir koleksiyon nesnesi gibi eklenip çıkarılabilen(!) kadınlardan olan Isabel’in gerçek aşkı dönüp dolaşıp kendisine senelerdir âşık olan kuzeni Ralph’de bulmasıyla sona yaklaşılır ancak Ralph ölüm döşeğinde olduğu için Isabel yine aşka geç kalacaktır.

4. Sweetie (1989)

90’lı yılların başında Jane Campion müjdesini veren, karakterleri ve şaşırtıcı detaylarıyla Campion sineması içerisinde en özgün olma yerini hala koruyan bir film Sweetie. Kay ve Dawn (Sweetie) adlı iki kardeşin tuhaf ilişkisine, aile mefhumuna odaklanan yapım, ağaçlardan korkan Kay’in, bir yaprak uzmanının çayında gördüklerini yorumlayarak “yüzünde soru işareti olan bir adam”da aşkı bulacağını söylemesiyle, Kay’in de aradığı adamı yanı başında bulmasıyla başlar. Ardından hikâyeye eklenen şişman ve duygusal problemler yaşayan kız kardeş Sweetie, beraberinde anne ve babayı da filme dâhil edince Kay’in aşkı ötelenir. Kendimizi, tuhaf aile üyelerini tanımaya çalışırken buluruz. Yarattığı sıra dışı kadın karakterlerine her defasında kendinden de bir parça ekleyen Campion, Sweetie’de aile olmanın zorluklarına değinir ancak asıl vermek istediği mesaj; ailenin bir kader oluşu, doğarken seçilememesidir. Sweetie ve Kay’in sosyal ilişkilerinde yaşadıkları zorluklar, biraz da Campion’ın kendi gençliğinde insan ilişkilerinde zorlandığı yılların izdüşümüdür. Sweetie, trajikomik, beklenmedik anlarla ve sürpriz detaylarla dolu, yönetmenin atlanmaması gereken filmlerinden.

5. In the Cut (Tutku Esirleri, 2003)

In the Cut, Jane Campion’ın Top of the Lake öncesi polisiye türünü denediği filmidir diyebiliriz. Yalnız yaşayan Frannie adlı bir kadının, evinin çevresinde işlenen cinayetler neticesinde dedektif Ruffalo ile yakınlaşmalarını izlerken, arka plandaki vahşete de tanıklık ederiz. Frannie’nin kız kardeşi de öldürülünce zaten katilin kim olduğu konusunda kafası karışık olan Frannie, olayı bizzat dahil olup cinayeti aydınlatmaya çalışır. Geçmişinden sıyrılamamış bir kadının anılarını cinayetin arka yüzünde akan kısa kesitlerle Frannie’nin zihninden seyrettiğimiz In the Cut’ta, konuşulduğu gibi Meg Ryan yerine Nicole Kidman oynasaydı neler olabileceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Film, Jane Campion’ın en başarılı filmi olmasa da erotik gerilim türünü denediği filmi olması sebebiyle, sinemasına dair büyük bir resim çizmek adına göz atılması gereken bir yapım.

 

Dilan Salkaya

1994 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema bölümü mezunu. Fil’m Hafızası, Sinema Terspektif, Berfin Bahar, Hayal Perdesi gibi farklı sosyal mecralarda ve dergilerde sinema üzerine yazıları yayınlandı, çeşitli kısa film ve yönetmenlik deneyimleri oldu. Senarist olarak kariyerini inşa ederken, art-his.com’da sanat üzerine karalamayı sürdürüyor.

, , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir