Yönetmen Sineması: Béla Tarr

Yönetmen Sineması: Béla Tarr

Share Button

Yavaşlık, kapana kısılma, gündeliğin boğucu kasveti, uzun planlar, her biri kendi içinde kapalı gibi duran sekanslar ve tüm bunları sinematografisinde tutarlı ve inatçı bir şekilde kullanan bir yönetmen dediğimizde akla hemen belki Bela Tarr gelmeyebilir. Bela Tarr sinemasından bahsedeceksek; bu ifadeler yerli yerine oturur ama Macar sinemasının dünya çapında en tanınmış yönetmeni unvanı olmasına rağmen yine de bilindik yönetmenler listesinde adını görmeye pek alışkın olmadığımız bir yönetmendir. Bunun pek çok sebebi olabilir, Doğu Avrupa sinemasının özelde de Macar sinemasının yalnızlığı ve kendi içine kapalı gibi duran evreni, sinemada yaşanan modernist harekete geç katılması, filmlerinin çoğunda savaşın ve komünist dönemin etkisini hissettirmesi, filmlerin kasvetli atmosferi ve coğrafi belirleniminin kuvvetli olması gibi sebepler buradan çıkan sinemacıların kendine özgü kaderini açıklar gibidir. Bela Tarr sineması, bu özelliklerin çoğunu taşımakla birlikte kendi deneysel ve radikal çizgisi, kuralsızlığı, tavizsizliği onu özgün bir yere taşır. Öyle ki; yedi buçuk saatlik Şeytan Tangosu (Satantango, 1994) filmine dair kendi sinemacılığını şöyle yorumlar: “Biri yedi buçuk saat süren bir film yaptığında bu, onun dünyayı olduğu gibi kabul etmeyi reddettiği anlamına gelir.” Kovacs, Bela Tarr için yabancı olmanın çoğunlukla bilinçli bir seçim olduğunu savunur ayrıca bu durumun ona saygı duymak istemediği kurallara saygı duymaya zorlayacak hiç bir kuruma ya da kişiye bağlanmama özgürlüğü sağladığını belirtir. Bu dünyaya yabancı ve onu genel resmin dışında algılamaya muktedir özgür bir zihin olarak Bela Tarr, detayların estetik değerini kendi bakışı ile yansıtır. Dünya olabildiğince çirkin ve kötü olabilir, insanlar onu birbirlerine ve kendilerine çekilmez hale getirebilir ama aynı zamanda Lanet’teki (Karhozat, 1988) gibi yağmur, şiir ve müzik de  vardır, Karanlık Armoniler‘deki (Werckmeister Harmonies, 2000) gibi dünyanın dönüşünde teatrel bir coşku yakalanır ve nihayetinde başına ne geldiğini merak etmediğimiz bir atın gözlerine bakmaya cesaret edebiliriz. Genellikle sarsıcı durumlarla karşılaşmak zordur Bela Tarr sinemasında. Ancak sarsıcı ve olağanüstü durumlar bile verildiğinde sıradan bir şekilde anlatılır. Nietzche’nin  ateşli sanrılarla yatağa düşmesinden önce yolda karşılaştığı ve melankolik bir yakınlık kurduğu kırbaçlanan bir atın başına ne geldiği sorunuyla ilgilenen Bela Tarr, insanların gözden kaçırdığı bu hikayeyi yaratırken bile güçlü bir duygusallık oluşturmaya çalışmaz. Yaşam böyle gözden kaçan hikayelerle yüklüdür ve ona katlanmayı mümkün kılan şey bazen her şeyle insanın arasına koyduğu mesafedir. Nihayetinde Torino Atı (A Torinoi Lo, 2011) filminde fiziki çevre koşullarının engellediği, birbirlerinden bile kaçamayan insanların hikayesine bu atın hikayesi öylece iliştiriliverir. Belki de gözden kaçanın hikayesi duygusal bir ton katılmadığı, şefkat ve merhamet eli değmediği için daha da kasvetli bir döngüselliğin içine mahkum edilmiş olarak kalır.

Bela Tarr sinemasında olabildiğince gevşek öyküleme vardır, öykünün başında hissedilen dramatik çatışmanın sonunda çözülmesi gerçekleşmez. Sekansların her biri kendi başına izlenebilecek görsel bir kapalılık evreni kurar. İzleyici sadece birbirleriyle dans eden insanları, etrafta gezinen köpekleri, sevişen bacakları ya da yağan yağmuru izleyebilir, çalan müziği dinleyip esrik bir şekilde dans edebilir. Dünyayı olduğu gibi kabullenemeyen bir yönetmen olarak Bela Tarr için toplumsal gerçeklik bir arkaplan gibi durur. “Umrumda olduğu sürece kendimi hep küçük insanların öyküleriyle sınırladım. Dolayısıyla bu filmlerde toplum sadece bir arkaplandı. Bundan fazlasını, yani balık için yeterli sudan fazlasını kastetmedim,” diyen Bela Tarr, Macaristan’daki konut sorununu ele alırken bile sıradan insanın ailesi ile olan kasvetli ve kötücül ilişkisinin ortasında yalnızlığı ile birlikte ele alır. Onun için insanı engelleyen birçok şey vardır. Fiziki koşullar, aile,yoksulluk, ilişkileri, kendisi… Özellikle Lanet’le birlikte başladığı düşünülen ikinci döneminde Macar belirtisi taşımayan ya da Macar olmayan mekansallık belirgin olmaya başlar. İnsan, nerede olursa olsun klostrofobik dünyası içinde insan… Bu insanlar,toplumsal ve ruhsal açıdan debelenmeye açık ve genelde onaylanmayan insanlardır. Ancak, Tarr izleyicinin koyu ahlaki yargılarla karakterlere yaklaşmasını istemez. Karakterlerin evsizliği, yoksulluğu  ve yalnızlığı nihayetinde dünyanın dayattığı halleri onların kimi zaman ahlaksızlıklarına bakıp yargılayabilecek seyirciye hatırlatılır. Suyun içindeki balık debelenmeye başlıyorsa, sadece balık değildir suçlu olan… Bela Tarr’ı, günahkarların çilesi hakkında öyküler anlatan modernist bir sinemacı olarak tanımlayan Kovacs, onu Bresson ve Tarkovski gibi dindar yönetmenlerden ayırır. Ona göre, Tarr, dışavurumcudur, duygusal ve yabancılaştırıcı efektleri birbiri ardına kullanır. Bu yüzden izleyici merhamet duygusu beslemekte zorlanır. Beğenilmeyen ve özdeşleşilemeyen karakterleri affetmek zor olsa da Tarr’ın izleyiciden beklediği şey, ahlaki yargılamanın askıya alınmasıdır. Bela Tarr, insani yaralanmışlığı ve merhamet duygusunu belirli bir mesafeden anlatabilme yeteneğine sahip bir yönetmen. Onun kendi içinde tutarlı deneysel sanatını ve özgünlüğünü belki de böyle ifade etmek mümkün.

Mutlaka İzlemeniz Gereken 5 Bela Tarr Filmi

1. A Torinoi Lo (Torino Atı, 2011)

“Dünyanın sonu hakkında bir film daha yapmak ve sonra film çekmeyi bırakmak istiyorum,” diyen yönetmenin en son, en radikal ve en minimalist filmidir Torino Atı. Öykü Alman filozof Nietzsche’nin başından geçtiği iddia edilen bir olay üzerinden kurgulanır. Nietzsche, Torino kentinde sahibi tarafından kırbaçlanan bir atın boynuna sarılır ve hıçkırıklarla ağlar. Bu olaydan sonra Nietzsche’nin mental çöküş yaşadığı ve hiç iyileşemediği bilinir. Film, filozofun başına ne geldiğini bildiğimiz ama o ata ne olduğunu bilmediğimiz gerçekliği üzerinden atın hikayesine odaklanır. Küçük ve yoksul bir çiftlikte bir arabacı ve kızının döngüsel, sıradan basit gündelik etkinliklerinin bir parçası olarak bu at da o kasvetli gündeliğin içinde yer alır. Klostrofobik bir mekan algısı yaratan Bela Tarr, karakterlerin o ortamdan çıkış çabalarını umutsuzlukla sonlandırır. İnsani eylem etkisizdir ve gidilecek herhangi bir yer yoktur. Bela Tarr, gerçekten de bir “son” film yapmıştır.

2. Werckmeister Harmóniák (Karanlık Armoniler, 2000)

Bela Tarr, filmlerini belki tanımlamak, onları olaylar biçiminde sıralamak oldukça güçtür ancak Karanlık Armoniler filmini en zor tanımlanacak Tarr filmi olarak adlandırabiliriz. Film, Krasznahorkai’nin Direnişin Melankolisi adlı eserinden uyarlanmıştır. Bir kasabaya büyük balinaların da sergilendiği bir sirk gelir ve ruhsal gerilim durumları hareketlenmeye başlar. Filmde duyusal olana karşıt  düzeni sembolize eden ve entrikaya dayanan insani davranışın karşısında postacı Janos’un, kozmosun ahengini yakalamaya çalışan ve nihayetinde askeri yasadan kaçmak için akıl hastanesine gitmek zorunda kalan bir karakterin duyusal etkisine kapılırız. Filmin zengin görselliğe ve duyumsallığa sahip başlangıç sahnesinde Janos’un bir meyhanede gezegenlerin hareketini oradaki insanlarla müzik eşliğinde canlandırdığı teatrel gösteri bile bu filmi izlemek için güçlü bir neden gibi duruyor.

 

3. Csaladi tüzfeszek (Aile Yuvası, 1979)

Aile Yuvası, 1970’li yılların Macaristan’ında yaşanan konut sorunundan yola çıkarak daha çok kişisel ilişkilere odaklanan bir filmdir. Tek yatak odalı bir evde yaşayan işçi ailesi… Iren ve kocası arasındaki evlilik ilişkisini olumsuz olarak etkileyen şey onların bir arada yaşamak zorunda oldukları ebeveyleri… Kocasının, babasının telkinleriyle Iren’e karşı tavırları değişmeye başlar ve Iren, kızını da alıp evi terk eder. Iren’in bir yerde yaşamak için tek seçeneği bir evi işgal etmektir. Konut sorunu temel bir problemse de insanların birbirleriyle ilişkileri var olan sorunu daha da kötüleştirmektedir.

4. Karhozat (Lanet, 1988)

Lanet için müziğin, yağmurun ve şiirin filmi desek sanırım pek abartmış sayılmayız. Ama bütün bunların romantik atmosferinde izleyicide oluşan gizli tedirginliği nasıl tanımlamalıyız? Ranciere’in sözlerinde belki cevabı  bulabiliriz: “Daha önce amaç, sıcak aile yuvasında daha iyi yaşamaktı. Ama sosyalizmin sona erişiyle birlikte, bireyin kolektif refaha göre şekillenen bu mütevazi hayali kaybolur. Yeni düzenin düsturu, mutlu olmak değil, kazanmaktır. Ve Kareer’e teklif edilen, kazananların tarafında olmaktır… “Kazananların” konuşmalarını ve hilelerini gülünçlüğe vardıran sorun buradadır: Ne yağmura ne de tekrara karşı galip gelinir. Lanet ile Bela Tarr evrenine giren romancı Laszlo Krasznahorkai’nin yarattığı Karrer de yaratıcısı gibi Schopenhauercıdır. O, şeylerin derinlerinde yatan irade hiçliğini bilir.” Belki de izleyici yağan yağmurun kenti ve insanları arındırmadığının farkındadır.

5. Panelkapcsolat (Baraka İnsanları, 1982)

Baraka İnsanları filminde, gündelik sıkıcılık yoğun bir şekilde Robi ve eşi Judit’in ilişkilerinde açığa çıkar. Karakterlerin yaşamları bu evlilik içerisinde eziyete dönüşmüştür. Birbirlerinden beklentileri yoktur. Bu filmde olağandışı olan olaylar gelişmez. Baraka İnsanları’nda, Bela Tarr filmlerinin çemberselliği oldukça belirgindir. Bırakıp gitmek isteyen koca, evi terk eder, sonra tekrar eve geri döner. İkinci defa ayrılırlar ve bu sefer de tekrar birleşirler. Ama birleşmeleri bize aralarındaki sorunların çözülmeyeceğine dair sıradan bir sahne ile verilir. Aile Yuvası filmindeki kadar belirleyici olmasa da ve aralarındaki esas sorunun kendilerinden kaynaklandığı hissi verilse de gidecek başka bir yer olmadığı duygusunun, 70-80’lerdeki konut sorununa gönderme yaptığı düşünülebilir.

İngilizce Öğretmenliği’nden mezun. Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisans tezini Haneke’nin kent üçlemesi ve modern bireycilik üzerine çalıştı. Şu an bir kurumda Sinema ve Kent üzerine atölye çalışması yürütüyor.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir