Yönetmen Sineması: Ken Loach

Yönetmen Sineması: Ken Loach

Share Button

İşçi sınıfının sorunlarını beyazperdeye taşıdığını söyleyen ya da sinemada işçi temsiliyetine soyunduğunu sanan yönetmenlerin çoğunun, konumlarını ve bireysel duyarlılıklarını bugünün toplumsal ilişkisi içerisinde tanımlamak yerine gelecekteki ya da geçmişteki bir dönemle ilintilendirmeleri, işçi temsiliyetini ütopik (gelecek odaklı) ya da altın çağ (işçi sınıfı mücadelesinin artışı) romantizmine sürüklüyor. Bu yüzden bu kişiler işçi sınıfının yönetmeni tabirini kendilerine kolay kolay mal edemez. Hatta diyebiliriz ki, bu kişiler neo-liberal siyasetin pragmatist perspektifi ve spekülasyonlarıyla kendilerini çeviren fiziksel dünyaya baş eğdiği gibi, kaynağını her ne kadar sınıfsal, kültürel ilişkilerden almaya çalışsalar da toplumu ve onun adaletini sorgulamadan kabul etmeye mündemiç olduklarından bir gerçeklik hedefi ortaya koyamazlar. Ken Loach için neden “işçi sınıfının yönetmeni” dendiğini düşünüyorsanız eğer, az önce bu paragrafta dile getirilen tüm eleştirilerin tersini kendisinin sinemasına gönül rahatlığı ile yakıştırabileceğimiz içindir.

Ken Loach’un filmleri, gündelik yaşamı ele alır ve bireylerin gündelik yaşamda deneyimledikleri her şeyi anlamlandırmaya çalışır. Ve bu deneyim fenemonolojisi yönetmenin içinde yaşadığı toplumsal tarihten ve gösterdiği kişisel duyarlılıklardan bağımsız değildir. Yani toplumsal rahatsızlıklar ile bireysel duyarlılıklar arasında her daim bir ilişki kurar. Hemen her filminde izleyiciye sosyal devletin ne olduğunu hatırlatırken, filmin eksenine oturttuğu sokaktaki insanın günlük hikayesinden toplumsal gerçekçi bir noktaya ulaşır. Peki, nedir bu sokaktaki insanın hikayesindeki sorun ve Loach bunu neden dert eder?

Teknokrat ideolojilerin özünde, çoğunlukla insanı soyutlayan toplumsal sorunların tartışılmasından çok bilimsel ve rasyonel olarak çözülebileceği inancı yer almaktadır. Zira teknokrat ideolojiye göre her şey bilimsel olarak meşruluk kazandığı için sokaktaki insanın herhangi farklı bir görüşü dile getirmesi, tartışması, yani bireysel duyarlılıklarla toplumsal rahatsızlıklarını ilişkilendirmesi mevcut toplumun tabiat dünyasına aykırıdır. Loach da bunun tersi olarak bu insanları ön plana çıkarır. Bu yüzden onun sinemasında gördüğümüz işçi temsiliyeti akortsuz bir işçi temsiliyeti değildir. Ve çoğunlukla filmlerinde sinema oyuncuları ile çalışmamasının sebebi de budur: Sokaktaki insana sokaktaki insanın yaşadığı sistematik sosyal sorunları anlatırken gerçeklikten uzaklaşmamak; işçi sınıfının işçi sınıfı filmleri izlemesini sağlamak…

Loach, beyazperdede anlattığı hikayelerinde duygusal katmanların doğal bir şekilde ortaya çıkmasını tercih eder. Dramatik yapıyı oluşturacak temel bileşimleri bulma ve bunların düzenlemesinde direkt olarak somut örneklerden hareket eder ve belgeselvari bir yaklaşımla, ortamda gerçekleşmesi gereken her şeyi, doğal seyri içerisinde peliküle yansıtır. Yine de yönetmenin filmlerinin en ayırıcı özelliği, politik yönelimidir. Merkeze oturttuğu hikayelerini bugünün (o günün) toplumsal ilişkisi içerisinde tanımladığından, izleyicisine yalnızca İngiltere’deki sosyal adaletsizlik ya da işçi sorunlarının değil tüm dünyadaki sistematik sosyal sorunların gerçekliğini duyumsatır.

Mutlaka İzlemeniz Gereken 5 Ken Loach Filmi

1. Kes (Kerkenez, 1969)

Herman Melville’ün Katip Bartleby romanını okuyanlar bilir. Ana karakterimiz “yapmamayı tercih ederek” toplumsal statülere başkaldırır. Çalıştığı yerde birçok kişinin boyun eğerek kabul ettiği işleri Bartleby çoğunlukla, hatta sonlara doğru her daim yapmamayı tercih eder. Toplumsal hegemonyanın boyunduruğu altında ancak kendini soyutlayarak özgürlüğüne kavuşur ve böylelikle bir anlam kazanımı elde eder. Ken Loach’un Barry Hines’in  “A Kestrel For a Knave” adlı romanından uyarladığı Kes filminin başkarakteri Billy de tıpkı Katip Bartleby gibi yapmamayı tercih eder: Madenci olmayı, öğretmenlerinin sözünü dinlemeyi, tüm akranları gibi davranmayı “yapmamayı tercih ederek” kendisine dayatılanları reddeder. Kendisini bulduğu ve özgür hissettiği tek an kerkenezini eğittiği zamanlardır. Loach sinemasını belirleyen başat ögelerin ilk izlerini görebileceğimiz Kes filminin başkarakteri Billy, Ünsal Oskay’ın meşhur yıkanmak istemeyen çocuklarından.

2. Riff-Raff (Ayak Takımı, 1991)

Ken Loach sinemasında sınıflı topluma nasıl bakıldığı, sınıfların nasıl temsil edildiği ve bu toplumsal yapılardaki sıradan insanların ilişkilerine nasıl değinildiğine dair bilgi edinebileceğimiz en iyi yapım kuvvetle muhtemel Riff-Raff filmidir. Bill Jesse adlı bir inşaat işçisinin anılarından yola çıkılarak oluşturulan filmde, bir inşaat işçisi ile amatör bir şarkıcı olan Susan üzerinden Thatcher döneminin sosyal politikalarının gerçekleri ile izleyici yüz yüze getirilerek, insanların sosyal yaşantıları içinde nasıl çözümlenebileceği anlatılır. Ken Loach sinemasının neden “modern social realist fiction” yani sosyal gerçekçi olarak adlandırıldığını Riff-Raff ile çok çabuk kavrayabilirsiniz.

3. Raining Stones (Yağan Taşlar, 1993)

Yoksulluk, işsizlik ve sistem eleştirisi için her zaman söyleyecekleri olan Loach, Raining Stones filminde bu temalar etrafında ailesi ve inancına bağlı bir adamın hikayesini merkeze oturtuyor. Ana akım filmlerin izleyiciyi filmin yalnızca hikayesine şartlandıran yapısının aksine Loach sinemasında ana hikayeyi besleyen tüm yan anlatılar karakterlerin sosyal konumları neticesinde oluşturulduğundan izleyicinin bundan kaçma ihtimali yoktur. Film de işçi sınıfının sömürüsüne, yaşam normlarına, din ve aile olgusunun devletin manipülatör yapısını besleyen temel nosyonlar olduğuna dair söylencelerini böylelikle seyircisine aktarır.

4. Ladybird Ladybird (Minik Kuş, Minik Kuş, 1994)

Güç ilişkilerinin bireylerden devlet kurumlarına geçtiği bir sistemde, bu ilişki ağını gerçek bir hikayeden yola çıkarak sosyal hizmetler üzerinden anlatan Ladybird Ladybird, Loach sinemasının alametifarikalarından olan sosyal politikaların en kuvvetli işlendiği filmdir. Film, devlet tarafından “anne çocukların bakımlarını karşılayamıyor” gerekçesi ile çocukları elinden alınan bir kadının hikayesini işliyor. Bireye hizmet etmesi için var olan kurumların bireyin özgürlüğü önündeki en büyük engellere dönüştüğüne dair keskin gerçekler sunan film, işçi sorunsalının yanında mültecilik konusuna da değiniyor.

5. Land and Freedom (Ülke ve Özgürlük, 1995)

Ken Loach sineması ve ana akım filmler arasındaki bir farklılıktan bahsetmiştim yukarıda. Bir diğer farklılık ise yönetmenin ana akım filmlerinden bağımsız olarak tarihsel ve politik bir meseleyi kişisel hikayeler üzerinden anlatırken, hiçbirinin bir diğerinin önüne geçmesine izin vermemesi. Land and Freedom filminde de bu durum mevcut. İspanya iç savaşının hüküm sürdüğü 1936 yılında, Liverpollu işsiz, genç ve komünist David’in, Franco’ya karşı direnen devrimci harekete yardım amacıyla İspanya’ya gitmesini anlatan yönetmen, David’in kişisel hikayesi ile filmin politik atmosferini aynı seviyede verir. Loach’un kamerasını Franco’nun faşistleriyle mücadele edenlere çevirdiği Land and Freedom; anti-faşistlerin ortak bir amaç, hedef üzerinde birleşemeyişlerini anlatır. Loach’un hem iç savaşı hem de sol içi siyasi tartışmaları ele aldığı filmi Cannes Film Festivali’nden de iki ödülle dönmüştü.

, , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.