My Neighbor Totoro (1988): Çocukluk

My Neighbor Totoro (1988): Çocukluk

Share Button

Bu yazı boyunca “çocukluk”u var edilmiş, üretilmiş bir fenomen olarak ele almaktansa bu söz konusu “çocukluk”un sinemada nasıl yer ettiğine dair dar bir bakış sunmayı yeğleyeceğim. Yani bu yazı “çocukluk”un ne olduğuna dair bir sorgudan çok, var olan “çocukluk” biçemlerinin bir örneği olarak Hayao Miyazaki’nin Komşum Totoro (Tonari no Totoro, My Neighbor Totoro, 1998) filminin nerede durduğuna bakacak.

Ebeveyn ile çocuğun ilişkisinin günümüz sinemasındaki tasviri daha çok ebeveyn ile çocuğun gündelik yaşamdaki uyuşmazlığı vasıtasıyla anlatılıyor. Bu tasvir, kariyer inşasında olan ebeveynin kariyeri doğrultusunda tüm zamanını kariyerine adaması, bu adayışın karşılığında da çocuğu ile geçireceği zamanın yitmesi olarak gerçekleştiriliyor. Ebeveyn, somut bir fayda – çocuğunu iyi bir okula göndermek, onu beslemek vb. – uğruna çocuğuyla ortak yaşamını kısıtlıyor ve My Neighbor Totoro filmindeki hikaye de bu kısıtlamanın bir şekilde aşılması ile değişiyor. Lakin burada ebeveyn kendi gerçekliği ile katılıyor olaya. Yani çalışan halinin aynısı, yalnızca reforma uğrayıp ilişkiye katılıyor ve bu, bir yerde çocukla vaktin bir mesaiye, bir varlık ihtiyacına dönmesi anlamını taşıyor.

Bu akışta yaşanan şey ilişkinin değişmesi, çok daha reformist, çok daha katılımsız bir halde var olması. Oysa ilişkinin ihtiyacı olan şey, dönüşümdür; yahut ebeveynin “ludens” olmayı hiç yitirmeyişidir. Bu oyun-oyuncu dinamiğinin daha ayrıntılı bir incelemesini American Güzeli (American Beauty, 1999) incelememde yapmıştım, o yüzden oyun kısmını burada keseceğim. İşte, My Neighbor Totoro filminde var olan şey doğrudan doğruya çocuğun deneyimidir; iki kardeşin birbirleri arasındaki serüvenlerinin başka ilişkilere yansıyışı, bu yansımanın gündelik bakışı nasıl etkilediğidir. Öyle ki fantastik ögeler denilen şeyler hikayenin içerisinde öyle somut hale gelmiş, çevreye ve öykünün akışına öyle müdahil olmuşlardır ki bir yerden sonra gerçeklik dönüşmeye başlamıştır.

Burada bir ara verip ataerkilliği “ataerginlik”e dönüştüren bakıştan söz etmek istiyorum. Nasıl ki erkek egemen bakış, kadını ve yalnızca onu değil “erkek olmayan” ne varsa onu erkeklik üzerinden tanımlamaya, erkekliği gerçekleştirmeye yardımcı olmak için kuruyorsa, sinemanın bu ergin birey hegemonyası aynısını çocukluk üzerinde de yapmıyor mudur? Çocukluk, sinemada ya basmakalıp bir drama neşe grafiği çizmekte ya da erginlerin, kendilerini değiştirmiş hissetmesine, bir ego tatminine varıncaya değin bir fedakarlık miti çizmesine yardımcı olmak için kullanılmıyor mu? İşte burada ataerginlik başlıyor; çocuğun – “çocuk” derken söz ettiğim şeyi anlamak için yazının başında dediklerime dikkat etmekte fayda var – asla çocuk olarak var olamayacağı ergin dünyasında. Bu belki de ideolojisizleştirildikleri, bağımsızlıkları ellerinden alındığı, birer boş levha olarak görüldükleri için böyledir ama işte Hayao Miyazaki’nin My Neighbor Totoro filminde baskılanmamış, tüketilmemiş çocukluğun ya da bunun baskılanma, tüketilme sürecinin başlangıcının bir kesitini bulabiliyor, bunu deneyimleyebiliyoruz.

Filmin, görece başlarında işlediği yegane şey Satsuki ile Mei’nin yaptıkları, deneyimledikleri her şeyi nasıl da kendilerine özgün halde kavradıkları, birbirlerinin arasında var ettikleri iletişimin nasıl da mikrokozmos şekilde biricik olduğu. Birbirleri ile olan oyunları, birbirlerini harekete geçirmelerindeki olay örgüsü Hayao Miyazaki tarafından öyle sade ve belirgin örülmüş ki her ikisi yaptıkları ile hemencecik kişileşiyorlar. Kişileşmekten kastettiğim şey karakterlerinin kendileriyle derinleşmeleri, ebeveyni tanımadan beliren halleri yani karakterlerin yalnızca kendileri olarak var olmaları. Elbette filmde ebeveynleri ile olan ilişki de çok yapıcı, derinleştirici bir boyutta. Tatsuo her ikisinin anlattıkları şeyleri kendi çocukluk deneyiminin parçalarıyla örtüştürüp, onları kendinde olan bir şeylerle anlamlandırarak, var olan halleriyle kabul edip eşlik etmeyi seçiyor. O, bunu yaptıkça çocukların varlıkları da özgül halde sürüyor. Tam burada, Tatsuo ile ilgili bir sahneden söz etmek istiyorum. Satsuki ile Mei aldıkları sihirli fındıkları ektiklerinde, tohumların inanılmaz şekilde geliştiklerini ve yeni bir kafur ağacı oluşturduğunu görürler. Birbirlerini etkileyerek dahil oldukları bu manzarayı Tatsuo ofisinin kenarından duyar, buna dahil olamaz ama bunun varlığıyla müteşekkir olur. Tam bu noktada çocukluğa yabancılaşmamış ama ergin olmak zorunda olan biri vardır; dışarıdaki bu düşsel gerçekliği yaşamayacak kadar gerçekliğin içerisinde kalmış ama bu düşsel gerçekliğe yabancılaşmamış, yalnızca ondan kopmuş olan biri. Ben bu sahnede Tatsuo’nun başını uzatıp bakamayacak kadar meşgul oluşunda ama gene de neşelenişinde derin bir drama buluyorum. Tatsuo her ne kadar çocuklarına yakın, ilgili bir ebeveyn olsa da eninde sonunda bir ergin olmanın sınırındadır, çocukken ruhlara o da tanık olmuştur ama bu tanıklığı artık tükenmiştir. Satsuki’nin okula gidişi de bu noktada önem arz ediyor. Çünkü Satsuki de bu kopuşun başlangıcında ergin oluş basamaklarının ilki olan okuldadır ve bir ergine dönüşecektir. O da bu düşsel gerçekliğe tanık olacak, gerçekliği bu düşsellikle dönüşecek, farklılaşacaktır ama ruhlar onu da bir gün terk edecektir. Üstelik Totoro’nun şehirden uzak kırsallarda, ağaçların arasında olması da insanın şehirleşmeyle birlikte kaybettiği düşsel gerçekliğinin bir anlatısıdır. Totoro, birden fazla hayvanın birleşimi olan vücuduyla, ağaçların nöbetini tutmasıyla bir yerde ormana olan özlemdir.

Filmin bir başka düşsel detayı olan küçük kara noktaların, kimi yerlerde kömür denen varlıkların kendileri. Bir evde gülündüğünde artık o evde barınamayan halleriyle çok incelikli, sade bir varlığa sahipler. Üstelik film içerisinde kendilerine “kömür” denmesiyle sanayiye, sanayinin çağına dair atıflı bir içerik de barındırıyorlar. Filmin içeriğindeki düşsel ögeler filmin gerçekliğine karıştıkça ve Hayao Miyazaki, çocukların gerçekliğini bir hayal ürünündense doğrudan doğruya gerçek olarak sundukça deneyimlenen şey, çocukluğun kendisi oluyor. Uzun bir süreden sonra ilk kez bir film gerçekliğe yahut gerçeğin sunuluşuna ergin olanın o baskıcı, kapalı, dar bakışını değil “oynayan” olanın o sonsuz, mikrokozmos, engin görüşünü katıyor ve filmin her sahnesinde deneyimlenen şey böylece çok sade ama derin bir şeye dönüşüyor: “Düş”e.

My Neighbor Totoro “childizm”in sürekli koşan düşünürlerinin kedi otobüsleriyle taşınan anlatısı, Hayao Miyazaki’nin önündeki kâğıtlara bakarken onca ses duyan herkese “Bak” deyişi.

Haktan Kalır

Hacettepe Üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi almakta; kendi blogunda amatör olarak başladığı film incelemelerini yine bir amatör olarak Cineritüel’de sürdürmekte.

, , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.