Ramin Matin: “Festival Sinemasının Kalıplarından Çok Sıkıldım.”

Ramin Matin: “Festival Sinemasının Kalıplarından Çok Sıkıldım.”

Share Button
Röportaj: Fırat Çakkalkurt

İlk olarak filmin ismiyle başlamak istiyorum. Kusursuzlar bizim Türk sinemasında alışkın olduğumuzdan farklı bir şey yapıyor ve ataerkiyi belli bir sınıfın tekelinden alıp ulusal düzlemde eleştiriyor ve modern diye tanımlanan, batıda yaşayan, şehirli, orta-üst sınıf insanlar üzerinden hikayesini anlatıyor. Bu bakımdan ben, Türkiye’nin modernleşme deneyimi üzerinden Kusursuzlar filminin okumasının yapılabileceğini düşünüyorum. Bu noktada filmin ismi de Türkiye’nin veya genel olarak herhangi bir üçüncü dünya ülkesinin modernleşmesinin kusurluluğuna bir gönderme mi?

Kusursuzlar isminin bizim için farklı bir katmanı var. Bizim ataerkil toplumumuzda kadınlardan beklenilen bir kusursuzluk durumu var; davranışlarında, düşüncelerinde, konuşmalarında yapmaları gerekenler ve yapmamaları gerekenler. Öncelikle oraya gönderme yapmak istedik ve biraz da dediğiniz gibi bu modernleşmiş ama tam da modernleşememiş kesimin kendisini kusursuz olarak görmesi ve sanki bütün Türk toplumu onlara ayak uydurmalıymış gibi farklı katmanları da mevcut. Bu anlamda size katılıyorum.

Kusursuzlar-1

Kusursuzlar filmi alışkın olmadığımız başka bir şey daha yapıyor; o da kadın karakterlerin çok canlı, elle tutulur oluşu. Bir erkek olarak kadın karakterlere yaklaşımınızda nelere dikkat ettiniz?

Aslında ben çok zorlanmadım, çünkü senaryoyu bir kadın (Emine Yıldırım) yazdı. Senaryoda zaten karakterler çok başarılı bir şekilde çizilmişti. Bu bakımdan benim de yapacak çok fazla bir şeyim yoktu, oyuncularla çalışmak dışında. Oyuncular da çok başarılıydılar. Özel bir şey yapmadım yani ama dediğiniz doğru. Bence de Türkiye’de, hatta genel olarak sinemada bu konuda ciddi bir sorun var. Bu anlamda beni de en çok heyecanlandıran şeylerden bir tanesiydi bu; böylesi canlı, gerçek, derinlikli, üç boyutlu kadın karakterler görmek.

İlk filminiz Canavarlar Sofrası bir distopyaydı, burada ise bir ataerki eleştirisi var. Aslında iki film de politik bir duruş gösteriyor. Sinemanın politikayla ilişkisini nasıl görüyorsunuz ve bu politik duruşu bundan sonraki filmlerinizde de görecek miyiz?

Sanatı politikadan ayırmak çok zor. Sonuçta bir şey anlattığınız zaman bir duruş sergiliyorsunuz, duruş sergilediğiniz anda zaten politik bir şey doğuyor. Dolayısıyla politik bir duruş göstereceğim diye bir amacım yok ama sonuçta ortaya politik bir şey çıkıyor. Yani bir şey anlatmak için film yapıyoruz, dolayısıyla böyle devam edecek tabii ki.

Kusursuzlar-2

Bu doğal gelişen süreçte filmlerinizin politik tarafını besleyen sanatçılar veya fikir adamları var mı?

Genel olarak beni etkileyen adamlar var tabii ama filmler bazında isim söyleyebilmem çok zor.

William Faulkner Nobel ödülü aldığında yaptığı konuşmasında, sanatçı için korkunun gerekliliğini vurguluyor. Sizin filmlerinizin de politik duruşu göz önünde bulundurulduğunda, ulusal veya küresel düzlemde geleceğe dair korkularınız var mı ve bu korkular filmlerinizde ne denli etkili?

Çok var; özellikle Türkiye’nin bu durumunda fazlasıyla korku var. Bu durum özellikle ilk filmi çok etkiledi. Canavarlar Sofrası’nın senaryo çalışması sırasında dünyanın gidişatı çok hoş görünmüyordu; Avrupa’da aşırı sağın güç kazanması, Türkiye’de olup bitenler… Henüz şimdiki kadar kötü değildi o zamanlar, aslında hayal bile edememişiz ne kadar kötü olabileceğini. Dolayısıyla, kesinlikle bir korkudan ortaya çıktı Canavarlar Sofrası. Orada bir “Aman dikkat, bu yolda devam etmeyelim” demek istedik. Kusursuzlar için de Türkiye’de hızla artan kadına karşı şiddetin önünün kesilmemesi, hatta özellikle devlet tarafından burada yaratılan korkuya dikkat çekmek istedik.

Kültür Bakanlığı’nın sinema desteği ile ilgili yönetmeliği üzerinden veya genel olarak ulusal sinema endüstrisi ile siyasi iktidar arasında nasıl bir ilişki kurulması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Türkiye’de sinemanın var olması için desteğe ihtiyacı var. Bu desteği vermesi gereken de tabii ki devlet. Yani Kültür Bakanlığı finansal destek vermeli ama onun ötesinde başka bir ilişki olmamalı. Bu son yönetmelikte biraz  bunun tersi bir durum var. Sansür demeyelim ama bu yönetmelik bariz bir şekilde otosansüre itiyor sinemacıları. Uygulanacak mı, uygulanmayacak mı onu göreceğiz ama uygulanırsa Türk sinemasına büyük bir darbe vuracak ve sinemamıza çok büyük zararı olacak.

Kusursuzlar-3

Ama bir yandan da devletin verdiği maddi desteğin doğal olarak otoriteyi de beraberinde getireceği yönünde eleştiriler var.  Devletin sadece maddi destek verip başka hiçbir alanda var olmamasını düşünmek biraz ütopik değil mi?

Hayır, sonuçta bunu örnekleriyle görüyoruz. Avrupa’da çokça var, Fransa’da olsun, İngiltere’de olsun, Almanya’da olsun. Dolayısıyla bu modelin mümkün olduğunu görüyoruz. Sonuçta devletin sanata olan desteği, kendi ideolojisinde bir sanat yaratmak yönünde değil; sanatın yapılmasını ve gelişmesini sağlamak yönünde olmalı. Türkiye’de sanatın kendi ayakları üstünde durması çok zor. Sanatla ilgilenen kitle çok sınırlı. Sinemadan bahsedecek olursak, filmi çıkarıyorsunuz ve bin kişi izliyor, iki bin kişi izliyor. Başka Sinema sayesinde şimdi arttı sayılar ama arttı dediğimiz de on bin kişi. Aslında çok trajik bir durum bu. Seksen milyonluk ülkede on bin kişi filmi seyretti diye seviniyoruz. Dolayısıyla kendi ayakları üzerinde duramaz sinema. Devletin desteğine ihtiyacı var ve dediğim gibi başka ülkelerde oluyorsa Türkiye’de niye olmasın? Zaten şimdiye kadar oluyordu.

Dünyada da, Türkiye’de de festival sineması ve ana akım sinema keskin çizgilerle ayrılmış durumda artık. Öyle ki, festival sinemasının anlatım teknikleri bile kalıplaşmaya başladı. Siz filmlerinizi yaparken bu kalıplara ne kadar riayet ediyorsunuz?

Etmiyorum, etmemeye çalışıyorum. Kalıplardan hoşlanmıyorum. Hiçbir şekilde ve koşulda festival filmi yapıyorum diye başlamıyorum projeye. Bu bakımdan özellikle Canavarlar Sofrası farklı bir filmdi. Kusursuzlar’da da ana akım seyircisinin de seyredebileceği bir film yapmak istedim. Bu ne kadar oluyor, ne kadar olmuyor onu bilmiyorum ama kalıplardan çok sıkıldım. Özellikle festival kalıpları bana ters düşüyor. Onu yapmamaya çalışıyorum, bu yüzden Avrupa’da destek bulmakta zorlanıyoruz mesela. Hatta filmleri festivallere sokmakta bile zorlanıyoruz çünkü Türk filmi olarak görmüyorlar bizim filmlerimizi; yani adamların beklentileri farklı Türk filmlerinden.

Filmde kadın karakterlerin iyi yazıldığını söylemiştik; aynı zamanda çok da iyi canlandırılmışlar. Oyuncularla çalışmanız nasıldı?

Oyuncularla uzun uzun konuştuk karakterler üzerine. Onun dışında, biz senaryo üzerinde çalışırken psikolog danışmanlığı almıştık. Travma üzerine uzmanlığı olan bu psikologla çalışmamız, daha doğrusu onun tavsiyeleri bana çok yararlı oldu. Oyuncularla da paylaşmak istedim. Dolayısıyla bir plan yaptık ve benim oyuncularla konuşmam ve psikologla birlikte oturup karakterlerin analizini yapmamız dışında, her iki oyuncu da ayrı ayrı kendi karakterleri olarak psikologa gittiler. Lale ve Yasemin olarak psikologla seanslar yaptılar. Bu yönde oldu çalışmamız, onun dışında prova falan yapmadık.

Kusursuzlar-4

Genelde festival filmlerinde popüler oyunculara rastlamıyoruz. Sizin filmlerinizde de geniş kitleler tarafından tanınan oyuncular yok. Bunun tek sebebi bütçe midir, yoksa popüler oyunculardan kaçınmanızın başka bir sebebi var mıdır?

Kaçındığımı söyleyemem, daha doğrusu aklıma başkaları gelmedi. Bu rolleri kim oynasın diye düşünürken bu oyuncular geldi aklıma. Popüler oyuncuları düşünseydim ne olurdu bilmiyorum, kabul eder miydi, etmez miydi onu hiç düşünmedim ama özellikle de kaçınmadım. Genel olarak Türkiye’de de böyle bir önyargı olduğunu sanmıyorum. Bunun örneklerini Özcan Deniz’de, Yılmaz Erdoğan’da gördük. Popüler oyuncunun varlığı filmi ticarileştirip festival filmi olmaktan çıkarmaz, önemli olan oyuncuyu doğru seçip doğru kullanmak.

Türk sinema endüstrisinin bir parçası olarak eleştiri kurumunu nasıl değerlendiriyorsunuz ve kendi filmlerinizle ilgili yazılan eleştirileri ne kadar önemsersiniz?

Her yerde olduğu gibi Türkiye’de de iyi eleştirmenler var, kötü eleştirmenler var; daha doğrusu işini iyi yapan eleştirmenler var, kötü yapanlar var. Ben eleştirileri önemsiyorum, yani eleştirmenlerin bize yaptığımız hataları göstermelerini son derece yararlı görüyorum. Bazı yönetmenler eleştirmenlere çok kızıyorlar, onu anlamıyorum ama eleştirinin şekli de önemli. Eleştiri, yönetmene karşı, filmi yapanlara karşı kişisel saldırıya dönüşmemeli tabii ki.

Sosyoloji bölümü mezunu. Birkaç sinema filminin prodüksiyon aşamasında yer aldıktan sonra 2013 yılında Sinema Kafası’nı kurdu. Yazılarına Cineritüel’de devam etmekte, sinema doktorası yapmakta ve çevirmen olarak çalışmaktadır.

, , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.