Force Majeure (2014): Ahengi Bozan Çığ

Force Majeure (2014): Ahengi Bozan Çığ

Share Button

Konuk Yazar: Betül ULUDOĞAN

Evvelini Âdem ile Havva’nın varoluşuna dayandıran cinsiyet mefhumu toplumda kadın-erkek ilişkileriyle tezahür eder. İlişkilere yön veren, bu iki farklı yaradılışa sahip olan kişilerdir. Varlığını, başka bir kişiyle birleştirmek, onunla bütünleşmek ister insan. İhtiyacı gereği sevmek, sevilmek, güvenmek de… O farklılıklardan oluşan “biz”liği bunun için kurar. Onu tayin eden şey ailedir. Bir avuç kadının fenotipinden, bir kâse de erkeğin genotipinden oluşan bir birleşimdir. Yaradılışla seyre gelen evrendeki zıtlık silsilesi, kadın ve erkekte de vücut bulur. Bazı toplumlarda öngörülen aile içindeki hiyerarşik yapılanma, her yönüyle erkeğin üstün olduğunu gösterir; kadını ikinci plana atar. Oysaki “Sizi birbirinizden farklı noktalarda üstün yarattık” ayeti bu yargıyı geçersiz kılar. Kadın, doğası gereği adanmışlığın, şefkatin, vefakârlığın örneğini oluştururken; erkek ise gücün, egemenliğin fıtrata uygunluğunu gösterir. Kadın kollar, erkek ise muhafaza eder. Bir olay karşısında kadın, duygularıyla adım atarken; erkek daha çok mantığından hareketle yola çıkar. Yani beynin loblarını kullanmaları, bilgiyi işlemeleri ve algılamaları açısından bile farklıdır, bu iki tür insan.

Aynı olaya iki ayrı koldan bakıldığı, detaycı bir gözün (kadının) yüzeysel bakışı (erkeği) gölgelediği şekliyle, yönetmen Ruben Östlund, Force Majeure / Turist filmini ele alır. Cannes Film Festivali’nde jüri ödülüne layık görülmüş bu filmin ana konusu, ahenkli bir çekirdek aile üzerinden anlatılır. Başrollerini J. Bah Kuhnke (Tomas) ile Lisa Loven Kongsli’nin (Ebba) paylaştığı, bir erkek bir de kız çocuğuna sahip olan İsveçli aile, Fransız Alpleri’ne tatile gider. Başlangıçta, oyuncuların hep beraber dişlerini fırçalaması, aynı pijama takımlarıyla aynı yatakta uyumaları ve filmin bunu muhteşem müziklerle birlikte vermesi seyircilerde sevimli bir harmoni oluşturur. Lakin bu mutlu tabloya vuzuhsuz bir anda tabiri caizse su dökülür. Güzel bir öğle yemeğinde dağdan gelen kar kitlesi bir çığa dönüşerek panik içerisinde insanları savurur. Ebba, tüm anaçlığıyla yavrularını düşünür ve onları kollar. Etraf birden durulunca gözler Tomas’ı arar. Fakat o, olay esnasında eldivenlerini ve videoyu çekmekte olduğu telefonunu alarak ortamdan uzaklaşmıştır. Ebba ve çocuklar da dahil tüm izleyiciler Tomas’ın yaptığı bu davranışı şaşkınlıkla seyreder. Çünkü bir baba olarak ondan, ailesini koruması beklenir. Sanki birkaç dakika önce bir felaketle karışılmamış gibi aynı düzende yemeklerine devam ederler. İşte asıl çığ, hepsinin sustuğu o anda tam ortaya düşmüştür.

Çocuklar, ebeveynlerinin boşanıp ailenin dağılmasından korktukları için hırçınlaşır. Özellikle annelerine suçluymuş gibi bağırırlar. Bu durumu bizim toplumumuza taşıdığımızda, o çocukların sözlü veya temaslı bir şiddete maruz kaldıklarını görmemiz kaçınılmaz.

Çiftler olayı tekrar hatırlayarak sorunu çözmeye kalkışır; fakat iki kişi arasında durum, çok farklı yorumlanır. Tomas olay yerinden, refleksif olarak kendini kurtarmak için kaçtığını ve bunun gayet doğru bir karar olduğunu söyler. Ama Ebba bu cevapla tatmin olmaz, olaylara aynı bakış açısından bakmaları gerektiğini vurgular. Eşinin “algılarımızın farklı olmasının nesi garip” sorgusuyla ‘biz’ kavramının çıkmazına düşer; ‘bizi tanıyamıyorum veya kendimi.’

Ebba eşiyle olan problemini yine onun desteğiyle çözmeye çalışır, ‘sarıl bana’ diyerek. Tomas da bir yanı sızlayan mücrim gibi olayın üstünü örtmek ister. Tatildeyiz, böyle davranmayalım, sözleriyle belki sonradan anladığı suçunu erteleyerek gizlemeye çalışır. Kadın, daha sağlıklı düşünmek için yalnız kalmayı tercih eder. Atlatamadığı travmayı nihai bir çabaya indirmek için olayı herkese anlatır. Çünkü bu vakada haklı olduğuna dair kanaati kesindir ve çevresindeki insanlardan da bunu duymak ister. Faciayı yalnızca Ebba’nın ağzından dinleyen kişiler, ister istemez kendilerini o anne babanın yerine koyarak rolleri değiştirir. Mevzuyu danıştıkları ortamda, kendilerinden başka bir aile yoktur; diğerleri dost hayatı yaşar. Suskunluğuyla karısını çıldırtan Tomas, o şok anından hala sıyrılamamış bir halde olayı kendi doğrularıyla idrak etmeye çalışır. Arkadaşı Matts, Tomas’ın yaptığını doğru bularak ona destek çıkar. Matts’in anlatımına göre Tomas’ın kaçışı, belki ilk önce kendisini sonra çığın altında kalanları kurtarmak yönünde değerlendirilebilir. Kadınlar, her ne olursa olsun o olayda baba olarak Tomas’ın kaçıp gitmesini yanlış bulur. Kendilerinin ise böyle bir durumda, hiçbir zaman giden taraf olmadıklarını düşünürler.

Annenin, yüreğinden yüzüne sirayet eden infial duygusu, beklentisinin karşılığını alamamasından kaynaklanır. Buna sebep sürekli açtığı o mevzuyla, duymak istediği ithamlara ulaşamamış ve boş yere acı anıların içerisinde boğuşmuştur.

Ailede baskın olan yönünün kısmi olarak zedelendiğini gören Tomas, kendisinden kaçamayarak bir köşede sıkışır. Eşini ve huzur dolu günlerini özler. Yuvası içinde yurt özlemi çekecek kadar yalnızdır çünkü. Dayanamaz ve ağlar; hatasını anlayan masumiyetine sığınmış bir çocuk gibi. Sonunda, ‘İçindeki Şeytan’a atıfta bulunarak kendi içini döker: “Tek mağdur sen değilsin Ebba. Ben de mağdurum. O bana da çok ihanet etti, beni de çok kırdı. Kendi içgüdülerimin kurbanıyım’ diyerek kendisini bulması için yoluna set koyan şeytanı bahane eder. Aslında Tomas karakteri, tam olarak düşündükleriyle tutumları arasında farklılık gösteren, bir bilişsel uyuşmazlık örneğidir.

Kadın da adamın en kötü zamanında yanında olması gerekirken, soğukkanlılığını koruyarak o olayı unutmadığının işaretini verir. Kızının ısrarı üzerine eşinin yanına gelir. Babanın kurtarmaya yeltenmediği çocukları, onu düştüğü çukurdan çıkarmaya çalışır. Gücü tekrar eline aldığını düşünen baba, ailesini yine kaymaya götürür ve en başa geçerek onlara talimat verir. Bu sefer de annenin ortadan kaybolmasıyla talihsiz bir olay yaşanır ki, Tomas’ın onu bulup getirmesiyle son bulur. O ailenin tekrar eski bütünlüğüne, ahengine kavuşması için böyle bir vakanın yaşanması şartmış gibi bir izlenim verilir. Çünkü Ebba, kocasının nasıl bir kahraman olduğunu merak ediyordu ve kurtarmak fiilini ona yakıştırmak istiyordu. Belki de onu denemek için bir oyun oynamıştı: Saklambaç.

Tam her şey önceki güzelliğine kavuştu, herkes saadete erdi, film de burada biter derken, yönetmen can alıcı noktayla son kez seyirciyi düşünmeye sevk eder. Eve dönüş yolunda, bindikleri otobüste yaşadıkları sarsıntıyla küçük bir şok geçiren Ebba, kendi canını düşünerek otobüsten inmek ister. Onun öncülüğünde herkes araçtan iner. Bu kez Ebba, bir anneye yakışmayacak şekilde bencil davranır ve korktuğu için ailesini geride bırakır. Her ikisinin de korkularının kurbanı olduğu aşikardır. Bu şekilde Ebba, içgüdüsünün veya fobisinin esaretine girerek, büyük konuştuğu konuda cezasını çeker. Kocasıyla olan o sorunu ilk önce masaya yatırmadığı ve sonra herkesin yanında abartarak tekrar açtığı için kendisini haklıyken haksız duruma düşürür. Burada Ebba ve Tomas’ın yapması gereken şey evvela Sokrates’in deyimiyle ‘kendilerini tanımaları’dır. Bunu da Aristo’nun Altın Orta Teorisiyle, ifrat ve tefrit noktasını ele alarak başarmaları mümkündür.

Neticede ebeveynlerin olaylar karşısında sergilemiş oldukları bu davranışlar, istemsiz olup “force majeure” yani zorlayıcı sebep dahilinde kendisini gösterir. Refleks halinde oluşan bu üstün güç, facia karşısında insanı düşünmeden hareket etmeye zorlar. Nitekim doğa üzerine kurulmuş olan filmde, doğanın bir parçası olan insanın bu üstün güç karşısında acizliğini, zayıflığını gösterir. Biz insanlar, bu doğada ancak bir turist gibi durabiliriz. Mücadele etmek ne haddimize?

, , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.