Jean-Luc Godard Sinemasını Etkileyen 10 Müthiş Film

Jean-Luc Godard Sinemasını Etkileyen 10 Müthiş Film

Share Button

Kendi devrimci sinema tarzını yaratmak için diğer filmlerden ödünç aldığı ve hatta çaldığı şeylerle bilinen Jean-Luc Godard, sinema tarihinin ilk büyük ‘toplayıcı’larından biri kabul edilir. Fransız Yeni Dalgası’nın bu büyük yönetmenini ateşleyen 10 film işte karşınızda!

“Çalmak çok iyi bir şeydir. Bertolt Brecht sanatın intihalden doğduğunu söyler.”
– Jean-Luc Godard

 Man with a Movie Camera (1929) – Dziga Vertovman-with-a-movie-camera-cinerituel-731x411

Zamanla kameradan uzaklaşıp onun yerine felsefe ve Marksist teoriyle haşır neşir olmaya başlayan Godard’ın son dönem işleri üzerinde hangi filmlerin etkili olduğunu belirlemek oldukça zor. Ama 1968 yılında Jean-Pierre Gorin ve Godard, Dziga Vertov Grubu’nu kurmak için bir grup Maoisti topladığında, bu kolektifin arkasında yatan itici gücün ne olduğunu ayırt etmek çok daha kolaydır.

O zamanlar Gorin şöyle diyordu: “Grubun adı aslında bir nükteydi, ama tabii ki sinema estetiğinde politik bir hareketi de ifade ediyordu.” Anlatı, karakter gelişimi ve dramatik gerçekçiliğin ideolojik açıdan zanlı olduğunu düşünen Godard ve Gorin’e göre Vertov’un estetiği Sergei Eisenstein’ın estetiğinden daha devrimciydi. Gorin, “İyice düşündükten sonra Vertov’un adını almaya karar verdik. Anlatının bayağılığını reddettik. Eğer içinde karakterler varsa, o iş burjuvadır.” diyordu. Bu bakımdan Vertov’un estetiği, grubun 60’ların sonlarında ürettiği sosyalist-idealist kısa filmleri şekillendirmede ve Godard’ın sınıf mücadelesine proaktif katılımında oldukça etkili olmuştu.

Orphee (1950) – Jean Cocteaujean-cocteau

Godard’ın Paris’e ilk geldiğinde, “Ben yeni neslin Cocteau’su olacağım,” dediğine dair bazı dedikodular hala dolaşmakta. Bu doğru olsun veya olmasın, Godard’ın yazılarında ve verdiği söyleşilerde Jean Cocteau’ya duyduğu saygıyı ilan ettiği bir gerçek. Bu bakımdan, Godard’ın 1987 yapımı King Lear filminde Cocteau’nun bazı fotoğraflarını görebilmek mümkündür, ama en büyük Cocteau etkisini görmek isteyenler Alphaville’e (1965) bakmalı. Alphaville’de Lemmy Caution’ın Harry Dickson’ı arayışı, Cocteau’nun Orphée’sinde ana karakterin Cégeste’yi arayışının bir benzeridir. Her iki karakterin düşmanlarını alt etmek için şiire başvurmaları ise, her iki yönetmenin sanatın değişimi ateşleme kapasitesine olan ortak inancını sosyal eleştiriyle zekice birleştirmesini simgelemesiyle dikkate değer.

Johnny Guitar (1954) – Nicholas Rayjohnny-guitar

50’lerde, Cahiers du Cinéma yazarları gözlerini Hollywood’a, özellikle de Fransız Yeni Dalgası üzerinde büyük etkisi olan yönetmen Nicholas Ray’e çevirmişlerdi. Godard, Bitter Victory (1957) hakkında yazdığı o çok bilinen eleştiride şöyle diyordu: “Sinema Nicholas Ray’dir.” Bu ifade, başına buyruk Amerikalı yönetmene duyduğu hayranlığın yanı sıra, müthiş sanatçılara sahip olduğunun farkına varamayan bir ulusa dair küçümseyici bakışını da en iyi şekilde özetliyordu. Godard’ın filmlerinde birçok Ray referansı bulmak mümkün olsa da, Fransız yönetmen üzerinde en etkili olan Nicholas Ray filmi Johnny Guitar’dır. Öyle ki, Pierrot le fou’da (1965) Belmondo’nun canlandırdığı karakter hizmetçisinin gidip Johnny Guitar’ı üçüncü kez seyretmesine izin verir, çünkü kadının kendini “eğitmesi” gerekiyordur. Ayrıca, Fransız yönetmen 1966 yapımı Made in U.S.A filmini de, “Bana görüntü ve sese saygı duymayı öğrettiler,” dediği Nicholas Ray ve Samuel Fuller’a adamıştır.

Voyage to Italy (1954) – Roberto Rossellinivoyage-to-italy

Roberto Rossellini’nin Voyage to Italy’si, filmin sinematik klasikçiliği belgesel sinemanın günah çıkarmacı özgünlüğüyle birleştirme becerisine övgüler düzen Cahiers du Cinéma yazarları tarafından hayranlıkla karşılanmıştı. Özellikle Godard, filmin samimi stilinden oldukça etkilenmiş ve şöyle demişti: “Voyage to Italy’i ilk seyrettiğimde, hiç film yapmamış olsam da yapabileceğimi fark etmiştim.”

Godard ve Rossellini’nin fırtınalı bir ilişkisi varid ve iki yönetmen birçok konuda fikir ayrılığı yaşıyordu. Söylentilere göre, Rossellini sinefilliğe karşıydı ve bu konuda Godard, “Ben sinemaya aşığım. Rossellini’yse artık sinemayı sevmiyor, sinemayla bağlarını kopardı,” diyordu. Yine de, 1960’lar boyunca Rossellini’nin Godard üzerindeki etkisi baki kaldı. Bu etkinin en büyük örneğini ise Les Carabiniers’te (1963) görüyoruz. Rossellini bir piyes olan Les Carabiniers’i 1962 yılında sahneye koyduğunda İtalyan askeri polis gücünün olumsuz tepkisiyle karşılaşmıştı. İtalyan yönetmenin biyografisinde yazdığına göre, Rossellini piyesin hikayesini okurken senaryo yazarı Jean Gruault bunu bir kasete kaydetmiş ve sonrasında kaseti Godard’a vermişti. Yani, Godard’ın filmi Rossellini’nin çalışmasının bir devamı niteliğindedir.

Street of Shame (1956) – Kenji Mizoguchikenji-mizoguchi

Kenji Mizoguchi’nin sakin ve uzun çekimleri ile Godard’ın bilindik filmlerinin enerji dolu kurgusu ve tahmin edilemez anlatı sıçramaları arasında pek de benzerlik yok; ama stil açısından farklı olsalar da iki yönetmen hep benzer konularla uğraştılar. Godard ve Mizoguchi filmlerinin kadın dramına odaklanan politik tavırları bu benzerliğin en barizidir. Bu noktada Fransız eleştirmen Jean Douchet’nin sözlerini hatırlamakta fayda var: “Mizoguchi’nin en son ve en görkemli filmi olan Street of Shame yapılmasaydı, Vivre sa vie de yapılamazdı.” Mizoguchi sinemayı atmosfer ve duygu yaratmak için kullanır. Godard’ın stilini etkileyen de bu olmuştu. Ayrıca, Mizoguchi’nin şiddet sahnelerinde seyirciyi uzaklaştırarak belirli bir mesafeden gözlemlemesini sağlamaya yönelik kullandığı teknikler, Godard sinemasına Bertolt Brecht’in yabancılaştırma etkisinin (Verfremdungseffekt) girmesinin yolunu açmıştır. Bu etkinin en açık biçimiyle göründüğü sahne ise Weekend filminin meşhur sıkışmış trafik sahnesidir.

Forty Guns (1957) – Samuel Fullerforty-guns-samuel-fuller

Pierrot le fou’nun parti sahnesinde, Jean-Paul Belmondo’nun canlandırdığı karakter kendisini oynayan Sam Fuller’a “Sinema nedir?” diye sorar. Fuller şöyle cevap verir: “Sinema bir savaş alanıdır: aşk, nefret, aksiyon, ölüm… Tek kelimeyle, duygu.” Filmlerinin sadece yönetmeni değil, aynı zamanda senaristi ve yapımcısı da olan Fuller (tam bir auteur) Godard’ın Cahiers du Cinéma sayfalarında – özellikle sert, politik ve karamsar tarzı dolayısıyla – bolca övdüğü Amerikalı yönetmenlerin bir diğeriydi. Samuel Fuller, sinematik stili, zekice yazılmış diyalogları, yakın-planları ve tür sinemasının sınırları içindeki yenilikçi bakışıyla Godard sineması üzerinde etkili oldu. Öyle ki, Forty Guns filminde kullanılan bazı çerçeveleme tekniklerini Godard’ın da Breathless’ta uyguladığını görmek mümkün. Fuller’ın tür sinemasına getirdiği kaba ama zekice yaklaşım, Yeni Dalga sinemacılarının Amerikan sinemasında hayran olduğu ve Godard’ın sonradan geliştireceği postmodern sinema anlayışının temelinde yer alacak bir mihenk taşıydı.

Pickpocket (1959) – Robert Bressonpickpocket

Godard Cahiers du Cinéma için 1959 yılının en iyi on filmini belirlerken Breathless’la aynı zamanda Paris sokaklarında çekilen Pickpocket’I listenin birinci sırasına koymuştu. Bresson’un spiritüel sineması teolojik açıdan Godard’ın seküler inanışlarıyla çatışsa da Fransız yönetmen üzerindeki etkisi kalıcı ve yoğundu. Godard da Bresson gibi filmleri aracılığıyla politikaya ve topluma ilişkin spiritüel açıdan derinlemesine sorular soruyordu. Godard’ın, Pickpocket hakkında “Le Petit Soldat’ın (1960) en büyük ilham kaynağı” dediği biliniyor. Yine de Bresson’un etkisini en iyi görebileceğimiz Godard filmi muhtemelen Vivre sa vie’dir (1962). Godard’ın 12 sahnede trajik bir yaşam portresi sunduğu film, Parisli bir gencin yaşadığı dramı seyirciye açıklamaktan ziyade göstermeyi tercih eden bir tarza sahip. Bu sinematik ‘objektiflik’ de Bresson’un yalın hikaye anlatımının bir ürünü olan Pickpocket’a hiç uzak sayılmaz.

Life, and Nothing More… (1992) – Abbas Kiarostamilife-and-nothing-more

Abbas Kiarostami’nin Life, and Nothing More…’u için Godard, “Film D.W.  Griffith ile başlayıp Abbas Kiarostami ile bitiyor,” demişti. Bunun ötesinde, Kiarostami’nin ilk dönem işlerinin Godard’ın sonraki dönemleri üzerinde belirgin etkileri olduğu bilinmektedir. Bu etkiden en büyük payı da 2004 yapımı Notre musique almıştır. Life, and Nothing More… belgesel ve dokü-drama unsurları kullanarak seyirciyi gerçek ve kurmaca arasındaki ince çizgiyi keşfetmeye zorlar. Godard’ın son dönem filmlerinde gerçek ve kurmacanın iç içe geçmesinin altında ise Kiarostami’nin bu filmine gizli bir övgü yatmaktadır.

Schindler’s List (1993) – Steven SpielbergSchindler's List

Weekend’in gizemli ve cesur finali “Sinemanın Sonu”nun geldiğini ilan etmenin ötesinde, hem Godard’ın kariyerinde anlatıya dayalı sinematik dönemin bittiğine hem de yönetmenin endüstriyi bir bütün olarak reddettiğine işaret ediyordu. Ardından gelen avant-garde çalışmaları için ilham kaynaklarının neler olduğunu belirlemek zor olsa da Steven Spielberg’in yönettiği Schindler’s List’e duyduğu öfkenin filmleri üzerinde uyarıcı bir etkisi olduğu bilinir. 1995 yılında New York Film Eleştirmenleri Birliği Godard’ı ödüllendirmek istediğinde, Fransız yönetmen bu ödülü reddetti ve Amerikan sinemasında değiştirmeyi başaramadığı dokuz şeyi yazdığı bir liste gönderdi onlara. Listenin en üst sırasında ise “Spielberg’in Auschwitz’i yeniden inşa etmesini önlemek” vardı. Toplama kampları özellikle Histoire(s) du cinema ve Eloge de l’amour (2001) gibi Godard filmlerinin başlıca temasıydı. Fransız yönetmene göre toplama kamplarının hikaye anlatımı uğruna yeniden inşa edilmesi iğrenç bir şeydi ve bunu yaptığı işlerle düzeltmeye çabalıyordu.

From Caligari to Hitler: German Cinema in the Age of the Masses (2014) – Rüdiger Suchslandfrom-caligari-to-hitler-german-cinema-in-the-age-of-the-masses

Çok büyük ihtimalle Godard, ünlü sosyolog Siegfried Kracauer’in Caligari’den Hitler’e kitabından uyarlanan 2014 yapımı Rüdiger Suchsland filmini izlememiştir, ama filmin kaynak malzemesi Germany Year 90 Nine Zero’nun (1991) da odak noktasında yer alıyor ve aynı zamanda Godard’ın sinema-tarih etkileşimine duyduğu merakı anlamlandırmada kilit bir role sahip. Alman tarihi ve politikaya ilişkin bir film olan Germany Year 90 Nine Zero Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Weimar dönemi Almanya’sı arasında paralellikler kuruyor. Filmin “The Decline of the West” adlı son bölümünde, Godard seyirciye Weimar dönemi sinemasından örnekler sunuyor. Bu örneklerden biri olan Fritz Land’ın The Testament of Dr. Mabuse’u (1933) Kracauer’in kitabına doğrudan bir gönderme niteliğinde. Godard, Kracauer’in analizlerini bütünüyle kopyalamamakla birlikte, 1920’lerin filmlerini Duvar’ın yıkılmasının ardından Almanya’nın belirsiz halini anlamlandırmada bir araç haline getiriyor.

Kaynak: tasteofcinema.com
Çeviri: Fırat Çakkalkurt

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.