İzlemeniz Gereken 10 Jean-Luc Godard Filmi

İzlemeniz Gereken 10 Jean-Luc Godard Filmi

Share Button

Jean-Luc Godard, Cahiers du Cinema dergisinde yazan, aynı zamanda yazar, senarist, eleştirmen ve film yapımcısı olarak Fransız Yeni Dalga hareketin etkili isimleri olan Claude Chabrol, Jacques Rivettes, Eric Rohmer ve Francois Truffaut ile birlikte çalışan önemli yönetmenlerden biri.

Derginin kuramcısı ve kurucusu olan Andre Bazin’inin Yeni Dalga hareketinin teorisi üzerindeki etkisi yadsınamaz. Bu nedenle Cahiers du Cinema Dergisi, Godard ve diğerleri için harekete dahil olmak için gerekli tüm teorik bilgileri kazandırmıştır. Godard dergide Fransız sinemasının “Tradition of Quality” tarzı hakkında sürekli olarak yazılar kaleme almış ve daha fazla film üretimi ve filmlerin daha fazla deneysel olunması konusunda ısrarcı bir tutumda bulunarak harekete katkı sağlamıştır.

Film anlatısı ve formu üzerine deneyler yapmayı ve hem sinemanın hem de kendi stilini oluştururken kullandığı bileşenlerin sınırlarını zorlamayı seven Jean-Luc Godard’ın kendini yeniden keşfeden bir yönetmen olmasından dolayı, bir eleştirmen olarak sahip olduğu formasyon tüm filmografisinde somutlaşan stilini büyük ölçüde etkilemiştir.

İzlemeniz Gereken 15 Jean-Luc Godard Filmi:

1- A Bout de Souffle (1960)a_bout_de_souffle

Godard’ın, Fransız Yeni Dalga hareketinin en popüler oyuncularından biri olan Jean-Paul Belmondo ve filmin yayınlanmasından sonra saç kesimi ikonik hale gelen Jean Seberg’in başrollerinde oynadığı Breathless filmi, en ticari yapımıdır.

Bir gangster filmi olarak başlayıp süreç geliştikçe romantik bir film haline gelen Breathless’a izleyicinin alışık olmadığı atlamalı kesimler eklenmiştir. Filmle birlikte dördüncü duvarı kırmak artık bir tabu olmamakla birlikte, film müziği belirli bir türün sesi ile kısıtlı değildir ve anlatı izleyicilerin alımı için kullanıldığı kadar, öykü hakkında daha fazla bilgi sunmadan bir türe göre kolayca atlar.

Film bir suçla başlasa da, asıl odak noktası ana karakterlerle onların yakınlığı arasındaki ilişkidir. Romantizmi takiben, yönetmenin filmografisi aracılığıyla var olacak bir desene başlar: Farklı amaçlar ve dünya görüşleri tarafından parçalanmış aşıklar. Godard’ın söylediği gibi, iyi bir film için ihtiyacınız olan tek şey bir kız ve bir silahtır. Breathless bu açıdan müthiş bir örnektir.

2- Vivre Sa Vie (1962)vivre-sa-vie

Godard’ın ikinci filmi olan Vivre sa vie, eşi Anna Karina’nın da oynadığı bir filmdir. Film, yönetmenin görsel stilinin simge haline gelecek 12 karaktere bölünmüş, dünya hakkındaki hoş görülmeyen gerçekleri öğrenen fahişe haline gelen genç bir kızın öyküsünü anlatmaktadır.

Filmin en ikonik sahnesinde Nana, Joan of Arc’ın tutkusunu izlerken ağlar. Maria Falconetti (Joan of Arc) ile Nana arasındaki aralıklı tekrarlama, ikili arasında hikâye için sembolik olan bir paralellik yaratmaktadır.

3- Le Mépris (1963)le-mepris

Brigitte Bardot’un femme fatale olarak başrolünde arzı endam ettiği filmde yönetmen Fritz Lang de sembolik bir görünüm ile yer alır. Film; sanayide, sanat ve iş arasındaki çatışmayı konu almaktadır. Camille’ın kocası, Homeros’un The Odyssey adlı eserine dayanan bir film yapımında çalışmaktadır ve bu film, sinemanın bir iş olmaktan çok bir sanat olduğu dönemi sembolize eder.

Dışavurumculuk eserleri ile tanınan sessiz dönemin ikonik yönetmeni Fritz Lang, Godard’a bir film yapımcısı olarak duyduğu saygıyı ifade eder. Filmde sembolik bir role sahiptir. Camille’nin kocası için artan itaatsizliği, sanatsal dileklerini ticari değere yavaş yavaş bıraktığından, yönetmen gibi görünmektedir.

Jean-Luc Godard, sıklıkla, öykünün arkasındaki entelektüel fikir ve kavramlara öykünün kendisinden daha çok odaklanan filmler üretir. Film, film endüstrisi ve eskiden olduğu sanatsal tutkularına geri dönme biçimiyle ilgili görsel bir monolog olduğu için de başarılı bir örnek olarak gösterilebilir.

4- Bande a Part (1964)bande-a-part

Bande a Part, Godard’ın 1960’lardan kalma en ikonik filmidir. Özellikle Bernardo Bertolucci’nin Dreamers’ı (2003) sonrasında genç sinefillerin de dikkatini çekmiştir. Anna Karina, Godard’la birlikte yaptığı ilk filmde olduğu gibi kendini tekrar iki erkeğin arasında bulur.

Hem bir kıza hem de bir silaha sahip olan film, Franz (Sami Frey) ve Arthur (Claude Brasseur) tarafından rutinden kurtulmak için soygun yapmak üzere davet edilen Odile’nin (Karina) hikâyesini anlatmaktadır. Odile, sinemaya gitmeyi çok seven yalnız bir kızdır ve geç saatlere kadar fiili bir soygunda olmak yerine bir filmde gördüğü şeyler içerisinde kaybolmayı tercih eder.

5- Alphaville (1965)alphaville

Equilibrium (2002) gibi filmlerden önce türünün ilk filmlerinden olan Alphaville, duyguların yasaklandığı farklı bir gezegende bulunan bir toplum hakkındaki distopik bilimkurgudur. Godard, dilin işlevleri konusunda ustaca bir eleştiri yapar Alphaville’de. Bir duygu yasaklandığında, onu açıklayan kelimeler sözlüğün dışına çıkar ve her zaman güncellenen sözlük, toplumun İncil’i olarak işlev görür.

Film, yasayı çiğneyen ve gezegenini araştırmak için oradaki Amerikalı dedektife aşık olan Alphaville’den genç bir kadının öyküsünü anlatır. Alphaville, film noir estetiği, kaçınılmaz femme fatale (Anna Karina) ve soğuk bir görünüşe sahip bir dedektif (Eddie Constantine) karakteri ile Godard’ın sanatla ilgili denemelerinden birini sunar bize. Bu kez filmdeki sözcükler, sanatı ve gerçekliği destekler.

6- Pierrot Le Fou (1965)pierrot-le-fou

Alphaville’in karanlık estetiğinden sonra, Pierrot Le Fou bir renk patlaması olarak gelir. Jean-Paul Belmondo bir gangsteri canlandırır ve bir kez daha çılgınca seven bir erkeği oynamaktadır. Ancak bu sefer gangster kız (Anna Karina) onunla kaçmayı reddeder. Breathless ile pek çok benzerliği olan Pierrot le fou, hem figüratif hem de edebi anlamda renkli ve patlamış bir şekilde kendi kendini yıkıma götüren kahramanlarını izlerken tüm anlatı beklentilerini kırmaktadır.

7- Masculin Feminin (1966)masculin-feminin

Masculin Feminin, Godard’ın filmografisine net bir siyasi yön veren ilk filmdir. Yönetmen Le petit soldat (1963)  filminde bu yönde bir ipucu vermişti ancak daha net siyasi mesajlar içeren filmler izlememiştik. Filmde yer alan Paul’un (Leaud) zorunlu askerlik görevini tamamlamasının ardından çevresindeki insanlarla, özellikle de pop şarkıcısı olan kız arkadaşıyla olan etkileşimlerine yer verilmektedir. Film işleyişi ve konusu itibariyle günümüz Fransa’sının gençlik kültürü hakkında gözlem ve eleştiriler sunar. Başkanın inançları ile çevresindeki gençlerin muhalefeti “Marx ve Coca-Cola çocukları” başlığı altında açıklanmaktadır.

8- La chinoise (1967)la-chinoise

Başrollerinde Jean-Pierre Leaud ile Godard’ın yeni karısı ve kahramanı olan Anne Wiazemsky’nin oynadığı La Chinoise, Godard’ın ilk radikal politik filmidir. Mao’yu okuyan bir grup Fransız öğrenci teröre dayalı dünyayı teorilerine göre değiştirmenin yollarını aramaktadırlar.

Film, temelinde salt siyasi teori barındırdığından ve hikâyenin bazı bölümleri bir mozaik oluşturduğu için önceki filmlere göre daha açıktır. Bu film, Godard’ı diğer Fransız Yeni Dalga film yapımcılarından ayıran radikal siyasi film serisindeki ilk filmdir. Çünkü ideolojisi hareketin kendisinden uzaktır.

9- Week-end (1967)

Title: WEEK-END ¥ Year: 1967 ¥ Dir: GODARD, JEAN-LUC ¥ Ref: WEE003AE ¥ Credit: [ COPERNIC/COMACICO/LIRA/ASCOT / THE KOBAL COLLECTION ]

La chinoise ile aynı yıl vizyona giren Weekend, Fransız burjuvazisi ile ilgili siyasi bir hicivdir. Filmde bir grubun kırsal yolculuğu ekseninde trafik sıkışıklığı, yamyamlık ve cinayetle zamanın Fransız toplumu için metafor olarak seçilen tüketici davranışları sorumlu tutulmaktadır.

Anlatı yapısı La chinoise’den oldukça farklı olan film, bir öykü yerine bir dizi kısa allegorik deneme gibi görünür.

10- Prenom Carmen (1983)prenom-carmen

Prenom Carmen ile yönetmen üzerinde durduğu cümlesine tekrar geri dönüş yapar: “İyi bir film için ihtiyacınız olan tek şey bir kadın ve bir silahtır”. Pierrot le fou’yu karakter kalıpları açısından anımsatan film, Godard’ın 1960’lı yıllardan sonraki dönemiyle daha yeni, daha radikal filmleri arasında bağlantı kurarak Fransız Yeni Dalga filmleri arasındaki boşluğu dolduruyor. Filmde, polis memuruna (Jacques Bonnaffé) aşık olan terörist bir çete üyesi Carmen’i (Maruschka Detmers) izliyoruz.

Kaynak: tasteofcinema.com
Derleme ve Çeviri: Demet Öztürk

, , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.