Bir Uyarlama Olarak Harry Potter Evreni

Bir Uyarlama Olarak Harry Potter Evreni

Share Button

Konuk Yazar: Egemen ÜREGEN

Bilindiği üzere Harry Potter evreni birçok büyük oyuncuyu bünyesinde barındırıyordu. Kamera arkasındaki yaratıcı ve teknik ekip ise arada zaman zaman tartışmalar yaratan bazı isimler barındırsa bile belli bir seviyenin altına düşmedi. Sermayesi Amerika tarafından karşılanan, geri kalanı ise İngiliz hakimiyetinin etkisi altında olan Harry Potter filmleri – bu nedenle tam anlamıyla Hollywood filmi diye kestirilip atılamasalar bile – sinema tarihindeki bütün büyük film serilerinde olduğu gibi işin prodüksiyon kısmında hiçbir eksiği olmayan, muazzam bütçelerle kotarılan ve kendilerine yatırılan milyonlarca doları gişelerden her defasında misliyle kazanarak yapımcılarının yüzünü güldüren, kazanılan o paraları da bir sonraki bölüm için tekrar dolaşıma sokan filmler oldu. Bir nevi kendi kendini idame ettiren, başlı başına bir sektör haline geldi. İşin ticari kısmı da, elbette ki sektörde sözü geçen bütün büyük isimler ve aktörler için (film şirketleri ve sahipleri) baş döndüren bir örnek teşkil ediyordu. Ama madalyonun bir de diğer yüzü bulunuyor: Filmlerin “sinema” olarak nerede durdukları, kitapların ne kadar başarıyla beyazperdeye uyarlandıkları, sinema eleştirmenleri ve filmlerin asıl sahibi olan seyirciler tarafından nasıl tepkilerle karşılandıkları.

Harry Potter gibi başlı başına ekol yaratmış, yüz milyonlarca insanın takıntı derecesinde hayranı olduğu, fenomene dönüşmüş bir kitap serisi olunca, filmler de hemen hemen bütün edebiyat uyarlamalarında kaçınılmaz olarak yaşanan “kitap mı daha iyiydi, film mi daha iyi” tartışmalarından çok daha ileri boyutta ve sert bir fanatizmle karşı karşıya kaldılar. Sadece her bir kitabın beyazperdeye nasıl uyarlandığı, söz konusu filmi vezir de etmeye yetti rezil de. Fanları çıkartılmış ya da değiştirilmiş sahneler, güme giden hayati detaylar dışında, bir filmi film yapan diğer faktörlerle neredeyse hiç ilgilendirmedi. Bu yüzden öncelikle Harry Potter kitaplarının beyazperdeye nasıl uyarlandıklarına bir bakmakta büyük yarar var, çünkü Harry Potter filmlerinin en büyük başarı kıstası olarak algılanan bu hayati konuyu biraz anlamak, kitap serisiyle film serisi arasındaki odak noktasının farkını belirtmek filmlere olan bakış açısını da bir nebze olsun değiştirecektir.

Kitap serisi ve film serisini birbirinden ayırt etmek için öncelikle şunu söylemek lazım: Her ikisi için de bu seri Harry Potter adındaki küçük bir çocuğun 11 yaşından 17 yaşına varması, yani büyüyüp adam olmasının hikayesi. Ama yazar Rowling’in deyimiyle sadece kitap serisi aynı zamanda da büyücüler dünyasının hikayesi. Film serisi içinse bu hikaye sadece Harry’nin ve onun büyümesinin hikayesi, fazlası değil. Bu nedenle özellikle 3. filmden başlayarak kitaplardaki olaylarda sadece Harry karakterini birinci dereceden ilgilendiren olaylar filmlere alınıp geri kalanı acımasızca denebilecek bir şekilde senaryoların dışında bırakıldı. Bu da bütün güzelliği o küçük detayları ve yan hikayelerinde saklı olan, entrikası bunca muazzam bir serinin filmleri için ne yazık ki talihsiz bir seçim oldu. 7 filmin 6’sının senaristliğini yapan Steve Kloves, 2001’de bu projenin şimdiye kadar el attığı en zorlayıcı iş olduğunu söylemişti. Filmlerin uyarlamalarının nasıl yapıldığına yakından bakalım:

potter-1

Harry Potter and the Philosopher’s Stone (2001) / Harry Potter ve Felsefe Taşı
WB. kitapların biraz aksine, filmlerin daha çok aile dostu, küçük çocukları mümkün olduğunca ürkütmeyecek, gişe dostu filmler olmasını istemişti. Yönetmen Chris Columbus ve senarist Steve Kloves’un ilk filmdeki amaçları, filmlerin temelini sağlam atabilmek için kitaba mümkün olduğu kadar sadık kalmaktı. O kadar ki olay örgüsünü yer yer neredeyse sayfa sayfa aynen takip edecek kadar. Filmin belki de en büyük sorunu öykünün başkahramanının Harry olması gerekirken filmde üç tane başrol olmasıydı. Muhteşem üçlü film boyunca her yere birlikte gidiyor, her şeyi birlikte yapıyorlardı ve hikaye aynı anda üç başlıymış gibi bir izlenim veriyordu. Yepyeni bir dünyayı keşfetmenin heyecanıyla yaşanan çocuksu maceralar iyi hoştu ama Harry karakterinin duygusal dünyası, haliyle filmin duygusal temeli havada kalıyor, sadece bol aksiyonlu ve macera dolu bir ilk film ortaya çıkıyordu. İlk kitabın sihirli dünyayı ve karakterleri ilk kez tanıtmasından hareketle filmin senaryosu da farklı karakterleri tanıtmak amaçlı, farklı farklı birçok küçük maceradan oluşuyor, asıl hikaye de bu yan hikayelerden biri gibi kalıyordu. Ayrıca film WB.’un isteğine de birebir uyuyordu : “11 yaşındaki bir çocuk için, hayat sihirli bir masal olmalıdır.” Haliyle uyarlandığı kitap da serinin en masum kalan bölümü olsa bile ortaya çıkan film temelli bir peri masalına dönüşüyordu. Kitabın en gerilimli anı olan Yasak Orman’da Voldemort’la karşılaşılan ilk sahne neredeyse sırf müziklerle geçiştirilmişken, en sonunda Profesör Quirrell’ın yanarak su toplayan derileri de küle dönüştürülüp, bedeni izleyen ufaklıkları korkutmayacak şekilde yok edilmişti.

Harry Potter and the Chamber of Secrets (2002) / Harry Potter ve Sırlar Odası
Serinin ilk iki kitabı kısa olduğu için WB. filmleri de aralarını fazla soğutmadan hemen birer yıl arayla gösterime sokmayı planlamıştı. Haliyle 1. filmin gösterime girip de neredeyse tepkileri almasına bile fırsat kalamadan 2. filmin çekimleri de aynı süratle başladı. Sonuç: Kitaba ilkinden daha da sadık bir film… Sırlar Odası süresinin ve sinema dilinin el verdiği kadarıyla neredeyse sayfa sayfa beyazperdeye aktarılmıştı. O kadar ki sevdikleri maceraları perdede mümkün olduğunca kitaptakiyle aynı görmek isteyen fanların en favori uyarlaması hâlâ Sırlar Odası’dır. WB. bu filmle birlikte serinin alâmet-i farikasını da yavaş yavaş uygulamaya başladı: Harry’nin yaşı büyüdükçe daha karanlık, daha yetişkin olan filmler. Üstelik tanışma faslı ana hatlarıyla ilk kitapta halledildiği için film de bu sefer maceraya direk geçiyor ve kitabın ilkine göre daha düzlemsel bir çizgide giden hikayesi sinemaya daha rahat bir şekilde uyarlanıyordu. Ancak üçlü yine her yere beraber gidip her şeyi birlikte yapıyordu. Kitaplardaki bütün gelişmeler filme de konulmaya çalışılıyordu. Serinin duygusal temeli havada kalmaya devam ediyordu. 3. filmden itibaren bu duruma bir çare bulunması, bir şeylerin değişmesi gerekecekti.

Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004) / Harry Potter ve Azkaban Tutsağı
İlk iki film birer sene arayla gösterime sokulup seriye hızlı bir giriş yapıldıktan, emekleme dönemleri atlatıldıktan sonra 3. kitabın ilk ikisinden daha kalın ve detaylı olması nedeniyle WB. filmlerin vizyona girme aralıklarını 1.5 seneye çıkardı. Aslen bir sonbahar filmi olarak başlayan seri bundan sonra yaz aylarına da denk gelmeye başladı. 2. ve 3. film arasında biraz durup soluklanan yapımcılar, filmlerin aldığı tepkileri daha iyi bir şekilde değerlendirme fırsatı buldular ve uyarlamalar konusunda sıklıkla dile getirilen “kitaplara gereğinden fazla sadık” yorumlarının üzerinde özellikle durarak, filmlerin kaderini belirleyecek kritik bir yön değişikliğine gitme kararı aldılar.

Bu değişimde 3. filmin yönetmenlik koltuğunu devralan Alfonso Cuaron’un çok büyük etkisi oldu. İlk iki film beklendiği gibi aile-çocuk filmleri olarak güzel tepkiler almışlardı almalarına ama o sıralarda ortalığı kasıp kavuran bir diğer dev seri Yüzüklerin Efendisi gerçeği vardı ve aralarında devamlı bir karşılaştırma bulunan bu iki serinin, sinemaya uyarlanışları açısından aralarında büyük farklar bulunuyordu. Steve Kloves ve Chris Columbus öyküye sadık kalmak adına neredeyse her sayfayı perdeye geçirmeye çalışıp, kitapların duygusal temelini ve ruhlarını es geçerken, Peter Jackson ve ekibi Yüzüklerin Efendisi kitaplarını ellerine alıp, filmlerini işler hale getirecek ne kadar çıkarma, değiştirme, ekleme varsa hepsini korkusuzca yapıyorlardı. O kadar ki özellikle 2. bölüm İki Kule’nin yarısından fazlası, söz konusu kitapta hiç yazılmamış bir sürü ekleme hikayeyi içinde barındırıp yazılı metinden neredeyse bambaşka bir hale bürünmüştü. Buna rağmen her iki film de en önemli şeyi başarıp Yüzüklerin Efendisi serisinin ruhunu müthiş bir şekilde barındırıyor ve kitaplardan filme geçilirken yapılan bunca değişiklik ve yeni baştan yazma, filmleri mükemmel hale getirme amacına hizmet etmiş olduğu için çok sadık fan kitlesi haricinde kimsenin gözüne batmıyordu. Her iki serinin kitaplarını okumadığı halde filmlerini izleyenler Yüzüklerin Efendisi’ne hayran kalırken, Harry Potter filmleriyle duygusal bir ilişki kuramadıkları için büyücü çocuğu pek önemseyemiyorlardı.

Kitaplara sadık kalmanın onları perdeye satır satır aktarmak demek olmadığını anlayan yapımcılar, hikayenin aslen yeni açılıp çetrefilleşmeye başladığı noktada bu yaklaşımlarından vazgeçerek, çoğu Harry Potter hayranını öfkeden deliye döndürecek bir yaklaşımla sırası gelen kitapta sadece Harry karakterini birinci dereceden ilgilendiren detayları filmlere alıp, geri kalanını gözünün yaşına bakmadan devre dışı bırakma yoluna gittiler. Bu sayede filmleri işler hale getirebilecek manevraları yapma özgürlüğünü de elde etmiş olacaklardı. Bu yeni rotanın kaptanı da bizzat yönetmen Alfonso Cuaron’du. Serinin duygusal temellerini inşa edip filmlerin saygınlığını kazandırabilmek adına, ergenlik çağına yeni girmiş bir Harry karakterini filmin merkezine oturtmak için kitaptan sadece kendisine lazım gördüğü detayları alıp gerisini çöpe attı. İlk iki filmde bol çeşitlilik yaratıp seyir zevkini artıran birçok yan karakterin filmdeki varlıklarıyla yoklukları bile belli değildi. Çöpe giden detaylar içinde kitabın ana entrikasını direk ilgilendiren son derece hayati detaylar da vardı. Haliyle ilk iki filmden sevdikleri kitapların birçok detayını kanlı canlı karşılarında görmeye alışık olan fanlar bu yeni yaklaşım karşısında hayal kırıklığına uğradılar ve sinirlendiler. Çünkü Harry Potter’ı Harry Potter yapan o hayati önemdeki detaylarıydı ve Cuaron ile Kloves filmin ana entrikasını birinci dereceden ilgilendirenleri bile senaryoya dahil etmemişlerdi. Örneğin Azkaban Hapishanesi’nden kaçmayı başarabilen ilk insan olduğu söylenen Sirius Black karakterinin oradan hangi sebebe dayanarak nasıl kaçtığı, nasıl kaçabildiği filmde asla cevabı verilmeyen detaylar olarak kaldı. Hem de filmin en başında Harry tarafından bu sorular bizzat sorulduğu halde. Sadece kaçmış olması ve Harry’nin peşinde olduğu haberi yeterli görülmüştü. Yönetmen Cuaron filmin büyük çoğunluğunu da kitabın final bölümüne ayırdığı için ana entrikaya etki eden bir sürü başka hikaye de adları hiç anılmadan unutulup gitmişti.

Sonuçta film amacına ulaşarak, ilk defa serinin ciddiye alınmasına yardımcı olan hamleleri yaptı ve tek filmlik anlaşması olan Cuaron’un aslen kendi filmini işler hale getirmek için seçtiği bu yol, sonraki filmlerde de uyarlamalar için temel kıstas olarak kabul edildi. Ancak koyu fanların ve kitapları okumayanların gözünde serinin ipini çeken de yine Cuaron’un başlattığı bu yeni akım olacaktı. Çünkü ardından gelen kitaplar çok çok daha detaylı ve kompleks yapıda oldukları için, 3. filmde bile tam anlamıyla tatmin sağlamayan bu yeni yaklaşım sonraki bölümlerde baş gösterecek ciddi uyarlama zaaflarının temelini atmış olacaktı. Azkaban Tutsağı başarılı olmuştu ve WB. filmleri işler hale getirmek için ihtiyacı olan esnek oyun sahasına bu sayede kavuşmuştu. Cuaron’dan sonra gelen yönetmenlerin işiyse onunki kadar kolay olmayacaktı.

potter-2

Harry Potter and the Goblet of Fire (2005) / Harry Potter ve Ateş Kadehi
Dördüncü filme gelindiğinde, uyarlamalarda benimsenen bu yeni yaklaşım aslını çok daha çarpıcı bir şekilde gözler önüne serdi. Zira kitap 3. kitaptan 500 sayfa daha kalındı ve hayranlık uyandırıcı entrikası yazar tarafından, birbirini bir puzzle gibi mükemmel şekilde tamamlayan çok hayati yan öykücüklerle iç içe geçmiş bir şekilde tasarlanmıştı. Steve Kloves ise 3. filmde yaptığının aynısını bu filmde de yaptı. Kitabı eline alarak Harry’i birinci dereceden ilgilendiren olayları senaryoya aktarıp gerisini mümkün olduğunca devre dışı bıraktı. İronik bir şekilde kitabın ana entrikası da buna dahildi. O kadar ki bölümün hayati sırrını elinde bulunduran Barty Crouch Jr. karakteri daha filmin ilk sahnesinden gösterilmiş, böylece geriye 2.5 saat boyunca çözülmesi gereken bir entrika bırakılmamıştı.

Film Harry’nin katıldığı Üç büyücü Turnuvası’nı ve o sırada ergenliğin ilk etkileriyle karşı cinsle yaşanan ilk acemi yakınlaşmaları merkezine alıp son derece başarılı bir şekilde işlemiş ama kitabın olması gereken karanlık öyküsü ve sert tonu genelde arka planda kalmıştı. Ancak Steve Kloves bir önceki filmde seriye tat veren yan karakterlerin fazlasıyla devre dışı bırakıldığı yönündeki eleştirileri iyi okuyup bu filmde öyküye daha çok çeşitlilik verecek karakterleri ve küçük detayları da aralara serpiştirmişti. Bu nedenle ilk iki filmdeki her detayı senaryoya ekleme çabaları yer yer kendini göstermişti. Ateş Kadehi, film serisinin senaryosunun ve gidişatının tam olarak oturduğu, kitaplarla ciddi ayrılıkların yaşanmaya başladığı nokta olarak da seride önemli bir yere sahip.

Harry Potter and the Order of the Phoenix (2007) / Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı
Zümrüdüanka Yoldaşlığı’na gelindiği zaman, durum o kadar absürd bir hâl almaya başladı ki serinin tarihinde ilk defa resmen filmin adı başka, odağı başka bir şey oldu. Sonbahar filmi olarak başlayan seriyi kitapların giderek kalınlaşması ve beyazperdeye aktarılmalarının da iyice meşakkatli hale gelmesi nedeniyle 1.5 sene arayla gösterime sokmaya başlayan WB. yaz dönemine denk gelen bölümlerin sürelerini de sonbahar döneminde gösterime girenlere göre bariz şekilde kısa tutma politikası izliyordu. Bunca kritik detay barındıran bir kitap serisinin filmleri için şüphesiz ki talihsiz olan bu tutumdan etkilenen ilk film 3. bölüm Azkaban Tutsağı olmuştu. Kitap serinin en kalın kitabı değildi belki ama o sırada filme aktarılan en uzun ve detaylı kitaptı. Buna rağmen serinin en kısa filmi olmuş, kitabın bir sürü önemli detayı senaryonun kıyısından bile geçememişti. Filmi yaz aylarına denk gelen diğer bir bölüm olan 5. kitap ise resmi olarak serinin en uzun, en kalın kitabıydı ve sadece kendi içindeki entrika için değil, ardından gelecek bölümler için de o kadar önemli ipuçları barındırıyordu ki filmin 3. filmden bile kısa tutularak, serinin en kısa filmi olacağı duyurulduğu zaman beklentilerin minimuma indirilmesi gerektiği anlaşıldı. Buna rağmen karşılarında buldukları filmin gelmek üzere olduğunu, 7 yıllık deneyimden sonra uyarlamalara bir nebze olsun alışmış olan seyirciler bile tahmin edememişti.

Senaristliği Steve Kloves’tan bir bölümlük devralan Michael Goldenberg, Kloves’ın son iki filmdir uyguladığı politikayı aynen devam ettirip, 1114 sayfalık koca kitaptan sadece Harry’i ilk elden ilgilendiren olayları filme aktarıp gerisini yok saydı. Ancak Kloves’ın 4. filmde aralara çeşni olarak serpiştirdiği detayları kendisi serpiştirme gereği duymayarak, tamamen 3. filmin izinden gitti. Ortaya yine çeşitliliği az, draması bol bir film çıktı. Ancak şöyle bir kritik durum vardı ki bu kitapta Harry karakteri bölüme adını veren örgütün değil, başka bir topluluğun merkezindeydi: Dumbledore’un Ordusu’nun (D.O.). Filmler de Harry odaklı oldukları için bölüme adını veren örgüt Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın ne işe yaradığı, film boyunca ne yaptığı ya da yapmaya çalıştığı anlaşılamadı bile. Örgütün ne tek bir toplantısı gösterildi, ne üyeleri gerektiği gibi tanıtıldı, ne de bu bölümdeki dertlerinin ne olduğu anlatıldı. Film varsa yoksa Harry’nin başını çektiği D.O. topluluğunun kuruluşu, üyeleri ve çalışmalarını gösteriyor, asıl üstünde durup göstermesi gereken Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nı ve dönen asıl entrikayı kendine dert edinmiyordu bile. O kadar ki filmin başında Ruh Emiciler’i Harry’nin peşine kimin taktığı bile söylenmeden geçilen detaylar arasındaydı. Filmi domine eden Dolores Umbridge karakteri ve kitap içinde en fazla bir yan detay konumunda olan Dumbledore’un Ordusu sahneleriyle 2 saatlik süre geçip giderken film fanların ağzında kelimenin tam anlamıyla bir fragman tadı bırakmış, kitabı okumayanlar ise ilk defa olarak pek önemli bir konusu olmadığını düşünmek zorunda kaldıkları kuru bir film izlemişlerdi. Michael Goldenberg ise filmin gösterime girmesinden önce sinema dergilerine verdiği röportajlarda çok da fazla bir baskı hissetmediğini söylemişti, çünkü Harry Potter o kadar büyük bir olguydu ki hem kendisini hem de başkalarını aşıyordu. Kendisinin yaptığı şey de en fazla filmlerin amacına hizmet etmekti. Fanlar gitgide sinirleniyorlardı ama film serisinin yolu 3. filmde çizilmişti ve her yeni bölüm de o yoldan şaşmadan ilerliyordu.

Harry Potter and the Half-Blood Prince (2009) / Harry Potter ve Melez Prens
Ve hakkındaki tartışmaların ve eleştirilerin hiç bitmediği, serinin fanlarının tabir-i caizse yok saydığı meşhur Melez Prens. Goldenberg’ün çıkardığı işten ağzı fena yanan fanlar, önceki filmlerde demediklerini bırakmadıkları Kloves’un geri gelişiyle birlikte denize düşen yılana sarılır misali yeniden bir ümit dalgasına kapıldılar. Hiç olmazsa Kloves’un tarzını biliyorlardı ve serinin en başından beri senaryoların üzerinde çalışan Kloves öyküye daha hakimdi. Ancak 6. kitabın uyarlanışında da, fanların filmden beklentilerinde de değişen hiçbir şey olmadı. Kloves yine kitaptan sadece Harry’i ilgilendiren olayları senaryolaştırdı, fanlar yine film dışı bırakılan detaylara ateş püskürdü. Ama ne püskürmek…

Melez Prens, son kitaba giden yolda bir hazırlık kitabıydı ve önceki bölümlerde olduğu gibi ilgi çekici bir entrikayı anlatmaktan ziyade serinin baş kötüsü Lord Voldemort’un hayat hikayesi ve yükselişini kapsamlı flashbackler aracılığıyla anlatıyordu. Söz konusu flashbacklerden arta kalan zamanlarda Harry ve arkadaşları ise bol bol aşk yaşıyor, sevgili değiştiriyorlardı. Haliyle filme Harry karakterini ilk elden ilgilendiren olaylar alındığı için film Voldemort’un çarpıcı hayat hikayesi olmaktan ziyade çoğunlukla “Bir Delikanlının Aşk Günlüğü” oldu. Ama hazırlayıcı film olarak üzerine düşeni de yerine getirdi. Voldemort’un geçmişinde Harry’i ilgilendiren bütün detaylar son derece öz ve açık bir şekilde filmde dillendirilmişti. Voldemort ölümsüz olabilmek için ruhunu 7 parçaya bölerek adına Hortkuluk denen nesnelere koyarak saklamış, fikri yıllar önce bu bölümün yeni profesörü olarak gelen Horace Slughorn’dan almıştı. Film boyunca bu bilgiyi almak için Slughorn’un peşinde dolanan Harry de en sonunda Hortkuluklar’ı ve onları yok etmesi halinde Voldemort’un da yok olacağı bilgisini öğrenmişti. Bunu yaparken bir taraftan da 7. bölümün finali için lazım olacak romantik ilişkiler dönemini de düşe kalka atlatmıştı. Voldemort’un annesiyle babasının nasıl tanıştığı, Hogwarts’tan ayrılınca hangi işlerde çalıştığı vb. gibi detaylar Harry’i ilgilendirmediği için senaryo dışında bırakılmışlardı. Yıllar önce Sirius Black’in Azkaban’dan nasıl kaçabildiği muamması nasıl hiç anlatılmadıysa, söz konusu Hortkuluklar’ın öyküleri de anlatılmamıştı. Steve Kloves yıllar önce 3. filmin senaryosu için yaptığı şeyin aynısını 6. film için de yapmıştı. İkisinin arasında hiçbir fark yoktu. 6. bölümün bir geçiş bölümü olması ve 7. bölümle tamamlanmadan bir bütünlüğe kavuşamayacak olması handikabı haricinde. Ancak gençlerin aşk ilişkilerini değil, Voldemort’un geçmişini izlemek isteyen fanlar ortaya konulan işi asla affetmedi. Oysa WB. yıllardır takip ettiği yoldan zerre kadar ayrılmadan işine devam ediyor, senaryolarda ipin ucu kaçtı türünden umutsuzluk belirten eleştirilere rağmen tutarlılığını kaybetmiyordu.

potter-3

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1 (2010) / Harry Potter ve Ölüm Yadigârları: Bölüm 1
Serinin son kitabı olan Ölüm Yadigarları, altı aylık ara ile iki film olarak vizyona girdi. Ölüm Yadigârları’nın ilk bölümü bütün beklentilerin üzerinde çıktı. Bu kitabın özelliği Hogwarts dışında geçen ilk ve tek Harry Potter kitabı olmasıydı ve kitabın filmin bu ilk yarısını oluşturan büyükçe bir kısmı Harry, Ron ve Hermione’nin yalnız başlarına dağ bayır Voldemort ve Ölüm Yiyenler’den saklanarak kamp kurmaları ve Voldemort’un Hortkuluklar’ını arayıp, bulup, yok etmeye çalışmalarına odaklanıyordu. Bir anlamda yaban ellerde geçen bir yol hikayesiydi. Film, ilk yarım saatinde yine önceki iki filmde olduğu gibi senaryosu biraz kopuk kopuk ve çabuk çabuk ilerliyordu ve kitap ikiye bölünmesine rağmen “yine mi olmayacak” acaba diye izleyicilerini endişelendiriyordu. Ancak üçlümüz tek başlarına kalıp Hortkuluklar’ın peşine düşmeye başladıkları andan itibaren film rayına oturuyor ve hem kitabın ikiye bölünmüş olmasının hakkını veriyor, hem de önceki iki filmde bir nevi seriye alışma evresini atlatmış olan yönetmen David Yates’in en oturaklı, en olgun filmi olarak parlıyordu.

Her iki bölümün de görüntü yönetmenliğini yapan Eduardo Serra’nın ellerinde seri artık en karanlık, en loş, en depresif aşamasına geliyor, kimi sahnelerdeki karanlık ve loşluktan perdede olan biten neredeyse görünmeyecek hale geliyordu. Hogwarts’ın şatafatlı büyülü dünyasından uzakta, Muggle dünyasının renksiz ıssızlığında geçen film, üçlünün söz konusu kamp sahneleri ve arayışlarında kimi seyirciler için fazlaca yavaşlayıp boğucu ve sıkıcı bir hale gelse de genel anlamda hem ikinci ve son yarıdaki büyük kapışmanın öncesinde hikayenin temelini güzel bir şekilde atıyor hem de artık yavaş yavaş veda ettiğimiz karakterlerin arasındaki ilişkileri olabilecek en somut ve gerçekçi haline getiriyordu.

Artık ilk film olan Felsefe Taşı’ndaki gibi saf bir çocuk/aile filmi çekmediğinin farkında olan David Yates, hikayenin barındırdığı şiddet, korku ve gerilim dozajını her ne kadar kitaptaki kadar korkusuzca veremese de (serideki bütün filmler gibi) yine de insanları yiyen dev yılanlar, yılana dönüşen korkutucu yaşlı insanlar, hayali de olsa yarı çıplak şekilde sevişen ana karakterler, açık bir ırkçılık ve holokost göndermesi içeren siyasi alt yapılı hikayeleri ve detaylarıyla daha önce hiçbir Harry Potter filminde tanık olmadığımız kadar ciddi ve yetişkin sularda geziyordu. Faşizan bir diktatörlüğün açık açık kurulduğu ve Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’in uygulamalarını kıskandıracak şekilde çalışan Sihir Bakanlığı’nda geçen nefes kesici bölümünde aslında ilk filmin yönetmenliği için yazar J.K. Rowling’in de istediği ama işi alamayan ünlü yönetmen Terry Gilliam’ın en önemli yapıtlarından Brazil’e de selam çakıyor, seyredeni kendine hayran bırakan ve kitaba da adını veren Ölüm Yadigârları hikayesinin göz kamaştırıcı animasyonuyla Burtonesk bir kısa filme dönüşerek Tim Burton’a da el sallıyordu. Kitapları seven fanlar için sinema perdesinde kitap okurmuş gibi tatmin edici bir deneyime dönüşen, yer yer neredeyse bir Avrupa sanat filmi görünümüne bürünen film kalpleri sızlatan duygusal bir finalle maceranın ilk yarısına nokta koyarken, kitabı da tam olması gerektiği noktada ikiye bölerek seyircilerin meraklarını en güzel şekilde gideriyor ve serinin en kritik son dönemeci için seyircileri merak içinde bırakarak sinema salonlarından gönderiyordu.

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2 (2011) / Harry Potter ve Ölüm Yadigârları: Bölüm 2
Yolculuğun ve efsanenin sonu olan Ölüm Yadigarları Bölüm 2, sevilen dostlara ve unutulmaz büyücülük dünyasına veda etme anlamına geliyordu ve hikayenin ikinci yarısının da en az ilki kadar başarılı olup olamayacağı da merak konusuydu. Ticari olarak ve aksiyon dolu bir popüler sinema ürünü olarak evet, Ölüm Yadigârları Bölüm 2 kendisinden bekleneni yerine getiriyor, hem oldukça yüksek miktarlarda para kazandırıyor, hem de seyircisine eğlenceli ve akıcı bir iki saat geçirterek evlerine gönderiyordu. Ancak filmin bu ikinci yarısı uyarlama ve artistik anlamlarda maalesef ilk yarısının bir hayli gerisinde kalıyordu. İlk bölüm kitabın ikiye bölünerek uyarlanmasının hakkını vermiş ve gerekliliğini göstermişti ancak ikinci bölüm bu durumun avantajını sonuna kadar kullanmak yerine 5. filmi de geride bırakarak serinin en kısa filmine dönüşüyor ve nedendir bilinmez bu sefer kitabın uyarladığı kadarını çok daha yüzeysel ve üstün körü şekilde geçiyordu. 6. filmden bu yana Voldemort’un Hortkulular’ını bulup yok etmek için kılı kırk yaran Harry, son bölümde kendi zihniyle Voldemort’un zihni arasındaki bağlantının yardımıyla ne oldukları hakkında önceden bir fikrinin olmadığı Hortkuluklar’ı zihninde beliren görüntüler yardımıyla eliyle koymuş gibi buluyordu ki bu hem bir önceki filmde onca zaman yaban arazide dolanıp bin bir güçlükle Hortkuluk bulma olayını gereksiz bir uzatma noktasına getiriyor, hem de olayın tehlike ve gerilim boyutunu fazlasıyla basite indirgeyip kolaylaştırıyordu. Hortkuluklar çabuk çabuk bulunup kolay bir şekilde yok ediliyor, görevin zorluğu zorluktan çıkıp basit bir işmiş gibi görünmeye başlıyordu.

Diğer yandan ilk bölümün sanatsal bir Avrupa filmi gibi olan olgun ve ciddi yapısı bu filmde tam da bir Hollywood filminden bekleneceği şekilde tamamen popcorn seyirliğine dönüşüyor, ölümlerle ve savaşla dolu hikaye kitapta son derece gerilimli ve dramatik tonlarda anlatılırken filmde aralara bu karanlığın ve ciddiyetin dozunu gereksiz bir şekilde bozan espriler bol bol serpiştirilip ağızda kekremsi bir tat bırakıyordu. Diğer yandan aslında oturaklı hikayeler anlatma ve dramatik yapıyı kurmada bundan önceki bütün filmlerinde aslında başarılı bir iş ortaya koyan yönetmen David Yates’in Harry Potter öncesi devasa bir blockbuster yönetmemiş olan bir televizyon filmleri yönetmeni olmasının dezavantajı bu filmde iyiden iyiye gözler önüne seriliyor ve filmin büyük savaş sahnesindeki çarpıcı aksiyon sahneleri böylesine devasa bir serinin muadillerindeki görkemli ve gerilimli savaş sahnelerinin oldukça gerisinde kalıyordu. Üstelik söz konusu savaş kitabın son 250 sayfasını tamamen domine eden, okurken Potter sevenlerin nefeslerini kesen görkemde bir savaş olmasına rağmen. Ekranda gördüğümüz Hogwarts Savaşı kitapta okuduğumuz savaşın yanında iki rakip taraf arasındaki bir çatışma sahnesi gibi kalıyor, en fazla 6. kitabın sonunda yer almasına rağmen filmden çıkartılan ve büyük de tepki alan Hogwarts çatışmaları kadar bir ölçekte gerçekleşiyordu. Bir de kitabın finali filmde tamamen değiştirilip, Harry ve Voldemort arasındaki son kapışma savaşan bütün tarafların gözü önünde gerçekleşmek yerine Hogwarts’ın avlusunda birebir gerçekleştiği için malum son, kitaptaki gibi büyük bir katharsis ve patlama durumu yaratamadan sessiz sedasız hallediliyordu. 10 yıldan beri sadık bir şekilde seriyi okumuş ve izlemiş olan seyirci bir tatmin yaşamak yerine, “dağ fare doğurdu, onca yıldır onca tantana sırf bunun için miydi yani” hissiyatıyla başbaşa bırakılıyordu.

Yine de film, 10 yıllık bir sürece yayılan ve bir jenerasyonun en büyük kahramanı ve film efsanesi haline dönüşen Harry Potter’la vedalaştığımız film olması dolayısıyla bütün olumsuzluklarına rağmen tamamen rafa kaldırıp atamadığımız da bir filmdi. Beklentilerinizi ve kitaptaki görkemi unutarak izlerseniz başından gayet eğlenmiş bir şekilde kalkmanız da mümkündü.

Yeni Seri: Fantastic Beasts and Where To Find Them
Bir edebiyat uyarlaması olarak Harry Potter serisi çok eleştirildi. Fanların gözünde hiçbir film asla kitabın tadını veremedi, kitapları okumayan sinema seyircisi ise serinin sıklıkla karşılaştırıldığı Star Wars ya da Yüzüklerin Efendisi serilerine gösterdiği coşkulu ilgiyi Harry Potter serisine hemen hemen hiç göstermedi. Ancak ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, ne kadar zayıf olduğu söylenirse söylensin seri her yeni filmiyle ilk günkü gibi yüksek gişe hasılatları elde etmeyi ve sinema seyircisini salonlara toplamayı başardı. Kısa aralıklarla gösterime giren filmler de bütün eleştirilere rağmen finansal anlamda baş döndüren rakamlara ulaşarak bu kadar uzun soluklu olmasına rağmen ne kadar istikrarlı bir seri olduğunu her defasında kanıtladı.

Her ne olursa olsun, fantastik edebiyat kulvarında bir anlamda devrim yapan ve çığır açan, başarısı fantastik edebiyat janrıyla da sınırlı kalmayıp genel anlamda edebiyatın ana çatısı altında da kabul gören 7 kitaplık fenomen seri Harry Potter’ın kitaplarından uyarlanan filmler son yılların en sevilen ve en çok izlenen yapımları arasına girdiler. Sektör açısından bakarsak ardından gelen tek kitaptan iki, hatta The Hobbit örneğinde olduğu gibi üç film çıkartma akımının öncüsü olarak film stüdyolarına ticari açıdan aradıkları taze kanı da fazlasıyla vermiş oldu. Bu Cuma günü gösterime girecek ve toplamda 5 filmden oluşacak olan spin-off serisi Fantastic Beasts and Where To Find Them’in nasıl olacağını ve devasa Harry Potter evreninde nerede duracağını hep birlikte göreceğiz.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.