The Neon Demon (2016): İnsan Borsasında Değer Kaybeden Bir Sermaye; Güzellik

The Neon Demon (2016): İnsan Borsasında Değer Kaybeden Bir Sermaye; Güzellik

Yazar Puanı3.5
  • Filmde güzellik olarak vurgulanan iki tanımla karşılaşıyoruz: Birinci güzellik, hiç bozulmamış olarak doğuştan gelen saf bir güzelliği temsil ediyor. Yani bu güzelliğin insani bir yaratıcısı yok. Dolayısıyla doğuştan gelen bu güzellik, taklit edilemez ve tekrar yaratılamaz bir değere sahip oluyor. Diğer güzellik ise tamamen yaratılmış (belki yeniden ve yeniden) ve bir insan efendiye sahip olan gösterişli ama sönük bir yüz, beden değiştirilmiş / eklenmiş vücuttan oluşan vekil bir güzellik olarak tanımlanıyor. Açmak gerekirse filmde güzellik, el değmiş ya da el değmemiş olarak ayrılıyor.
Share Button

Konuk Yazar: Burç Karabulut

Guy Debord, bugünden yıllar önce Gösteri Toplumu adlı kitabında, çağımızda, gerçeğin parçalanmış görünümleri ile hayatın sahte bir dünya çevresinde döndüğünden söz eder. Hayatın bir sığlıktan (şu aralar sıklıkla yüceltilen) ibaret olduğunu gözler önüne serer. Bu sığlığın içinde kendine yer bulanlar arasında; görselliği öne çıkarıp asıl işlevliğini unutan medya, imaj yaratım fabrikası olan ve zaman içinde ilk tutunduğu dal olan hikâye anlatımından uzaklaşan sinema ve mükemmel olarak arzulanabilir kadınların yer aldığı moda dünyasını sayılabilir. Nicolas Winding Refn imzalı The Neon Demon (Neon Şeytan) bu yoldan emin adımlarla ilerleyerek, Los Angeles’taki mankenlerin dünyasına dalıyor.

21. yüzyılda artık giyiniş ve hitap tarzlarından, düşünme ve beğenme biçimlerine kadar her şeyin çok hızlı değiştiği bir çağın tanığıyız. Bir endüstri olan Hollywood’un mükemmel imaj, yüzler, vücutlarla süsledikleri hikâyeleri, bireyleri ait olmadıkları bir alanın içerisine çekmektedir. Hollywood birçok kez bir ürün olarak pazarladığı isimler çıkarmıştır. Marilyn Monroe bu fabrikanın en trajik hikâyesidir. Monroe, el birliği ile Hollywood için çekici, fettan bir arzu nesnesi olarak tekrar yaratılmıştır. Kendi işverenlerine (stüdyolarına) ihanet ettiği an ise düşüş yaşamış ve en nihayetinde ölümüne sürüklenmiştir. Hollywood bunun gibi kendine özgü bir kapitalist günah çıkarma hikâyelerini -hele milyon dolar edecekse- anlatmayı çok sever. Bir fabrika olarak bu işi mükemmel sattıklarını da söylemek gerekiyor. Son dönemde Hollywood, suni de olsa bir günah çıkarma dönemi başladığını söyleyebiliriz. Neon Şeytan’ını bunun moda versiyonu olarak okuyabiliriz.

Neon Şeytan’ın yönetmeni Nicolas Winding Refn’in de Hollywood menşeli olduğu aklımızda tutarak, bu suni günah çıkarmanın altından başarıyla kalktığını söyleyebiliriz. Refn, seyircisini soktuğu Los Angeles moda dünyasında, günahları kendince vurgulamış, seyircisi ile de paylaşmış görünüyor. Gösteri toplumundan sıyrılıp, kameranın gözünü biraz daha fazla gerçeğe yaklaştırınca, podyuma çıkan mankenlerin birbirlerine nasıl hırsla düşman oldukları ekranda görebiliyoruz. Refn, bu anda bize nerdeyse hiç bozulmamış (cerrah eli değmemiş) orijinal bir güzelliğe sahip olan Jesse ile tanıştırıyor. Jesse, Los Angeles’ın bu şatafatlı dünyasına giriş yaparken tüm şeytanlarla baş başa kalması ve bir anlamda kadın kadının kurduna dönüştüğünü görmesi filmin dinamiğini oluşturuyor.

Bir değer kaybı olarak güzellik

Filmde güzellik olarak vurgulanan iki tanımla karşılaşıyoruz: Birinci güzellik, hiç bozulmamış olarak doğuştan gelen saf bir güzelliği temsil ediyor. Yani bu güzelliğin insani bir yaratıcısı yok. Dolayısıyla doğuştan gelen bu güzellik, taklit edilemez ve tekrar yaratılamaz bir değere sahip oluyor. Diğer güzellik ise tamamen yaratılmış (belki yeniden ve yeniden) ve bir insan efendiye sahip olan gösterişli ama sönük bir yüz, beden değiştirilmiş / eklenmiş vücuttan oluşan vekil bir güzellik olarak tanımlanıyor. Açmak gerekirse filmde güzellik, el değmiş ya da el değmemiş olarak ayrılıyor. Ne yüzü, ne vücudu belli olan ama idealinin ne olduğu ve neye dönüşeceği belli olmayan ürünler, imajın gerçekliğine karşı gerçek imaj ile bir rekabet yaşanmaktadır. Bu rekabeti yüzyılımızın son çeyreğinde, el değmiş olanın kazandığını söylemek mümkün. El değmiş olan güzellik imajının tapılası, hayran kalınası olarak sunulması yani gerçeklikten uzak güzelliğin yeni bir temsilinin “güzellik” olarak sunulması, el değmemiş olana nasıl bir üstünlük hatta tiranlık sağlayabilir?

Bu durum kesinlikle imajın zaferi ve gösteri toplumunun varlığıyla mümkün olabilir. Gösteri toplumunda temsil, yerini aldığı şeyle bağlantısını koparır. Artık temsiliyet bir gerçeklik olarak gözükmeye başlamıştır. El değmiş güzellik, yani tıbbi müdahaleyle sağlanan güzellik, bir türlü ideale uğraşamayacağının farkındadır aslında. Tek bir ameliyat orijinalden kopma, kopyaya benzemektir. Böylece, benzersiz, kopya haline gelir. İdeale gelmeye çabaladıkça ise kopyanın da kopyası olur. Bir sanat eseri gibi kopyalandıkça değerini kaybeder.

Filmde karşımıza çıkan mankenler, güzelliğin sahte olarak temsilidir. Göze çekici görünen, hayranlık uyandıran, fakat kendilerine ait olmayan, orijinalliği bulunmayan görüntülerdir. O yüzdendir ki ihtiyaçları olan bu durumdan kurtulmalarıdır. Bu yüzden, gösteri toplumuna ihtiyaç duyarlar. Sürekli kendilerine güzel olduğu söylenmelidir. Yoksa güzelliklerinin bir değeri yoktur. İdealden çok uzak ucube bir “güzellik”de yaşarlar. Orijinal bir güzel olan Jesse’nin güzelliğine karşı olan duruş ve ardından gelen saldırganlık, hatta Jesse’yi yaralama isteği ideale hiçbir zaman ulaşılamayacak olmanın verdiği rahatsızlığın simgesidir. Bu rahatsızlık filmin adeta taşıyıcı kolonu gibi her an karşımıza çıkar.

Güzellik imaj olunca:

Güzelliğin bir imaj olarak ikame edilmesi, gösteri toplumunda imajın tiranlığını getirir. Güzellik bir imaj olarak, şeklini aldığı imajlarda kendini sergileyip kendini kabul ettirmelidir çünkü Debord’un dediği gibi “Görünen şey iyidir; iyi olan görünür.” Jesse’nin metaforik olarak catwalk’a çıkarken (mankenlerin yürüdüğü yol) kendisini neonlar içinde bezenmiş olarak gördüğümüz bir sahnesi vardır. Bu sahnede iki durum göze çarpar: Birincisi, elbiseyle sıkı sıkıya kaplanmış Jesse’nin görünüşüdür. İkincisi ise, Jesse’nin renkler içinde bir imaj olarak sahneyle bütünleştiği görünüşüdür. İkisi arasında önemli bir fark yokmuş gibi gözükür ancak dikkatli bakıldığında imaj haline gelen ikinci durumda güzelliğin Jesse’nin önüne geçtiği, onu sildiği ve şeyleştirdiğidir. O dünyada şeyleşen bir Jesse vardır. Jesse elbisesiyle sahnede boy gösterir ama artık o elbise, o yüz, o imaj kendisine ait değildir. Jesse, gösteri toplumuna ait bir öğedir.

Jesse’nin filmin ilerleyen bölümlerinde içinde girmekten hoşlandığı dünya tarafından ele geçirildiğini görürüz. Öyle bir kimlik değişimi yaşar ki, filmin başındaki korkak Jesse’nin yerini, mankenlere taş çıkartacak şekilde özgüveni yüksek biri almaktadır. Bu özgüven, kendisini artık o dünyada var olmasının bir tezahürü olarak ele alınabilir. Refn’in bu durumu çok sığ işlediğini söylemek mümkün. Neon sahnesinde yaşanılan moda dünyasıyla bütün olma durumu, kendini özgüven olarak belli etse bile, erkek arkadaşını değiştirme, yeni eve taşınmanın ötesine gidemez. Oysa Jesse’nin iç dünyası –kontrast edercesine- bu konuda gözle görülür değişimin bir parçası olarak gösterilmeliydi. O dünyanın sığlığını, hayata yabancılaşmasını da kamerasına yansıtmalıydı. Refn, kendi yarattığı dünyanın bir esiri olmuş gibi. Yönetmenin görünenden ötesi göstermeye çalışıp kendini gösterdiği sahnelere tutsak etmesi pek mantıklı gelmiyor. Lynch ile Bunuel arası gidip gelen kadrajlar, metaforlarla bir şey kanıtlamak isteğinden öteye gidemiyor.

Ve kapanış: Kadın kadının kurdudur…

Refn’in hikâyesinin taşıyıcı kolonu olan rekabetten yukarı bahsetmiştim. Filmin dayanağı olan birbirini yok etme duygusu film boyunca karşılık bulabiliyor. Ancak hikâyeden çok görüntülerin seyirciye geçireceği etkiye odaklanan Refn, sürekli seyirciyi bir kadın savaşına sürüklemek derdinden ileriye gidemiyor. Hikâyesini değiştirmiyor, yeni alanlar açamıyor. Hatta bazı sahnelerde hikâyesine arar verir nitelikte daha sonrada filmin akışına bağlanamayan renklerle bezenmiş imajları bizle baş başa bakıyor.

Hikâyede ağırlığı olabilecek bu kadın karakterleri asla bize sunmayarak mankenleri birer kafasız ölüm makinesi ya da intikam meleği pozisyonuna getiriyor. Filmin dertlendiği konuyu yukarıya taşıyabilecek argüman da geliştiremiyor. Hikâye konusunda sınıfta kalıyor. Bilinenin ötesine geçmekten öte, bir film yapıp bu enteresan konuyu işleyeyim derdinde olduğunu düşündürtüyor. Son söz olarak; filmin güçlü yönü olan sahneler hikâyeyle bütünleşmeyince beklenenin altında kalan bir film ortaya çıkıyor.

, , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.