Krzysztof Kieslowski Sinemasında Yaşamın Döngüselliği ve Üç Renk Üçlemesi

Krzysztof Kieslowski Sinemasında Yaşamın Döngüselliği ve Üç Renk Üçlemesi

Yazar Puanı5
  • Kieslowski’nin, çatısını Fransa bayrağındaki renklerin temsil ettiği anlamlardan (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) yola çıkarak oluşturmuş olduğu ve bu olguları politik bir tavırdan ziyade felsefi bir zeminde soyut çağrışımlarla yorumladığı Üç Renk Üçlemesi, insan ruhu ya da kader hakkında görüş beyan eden filmlerden oluşmuştur. Üç Renk’te özünde hayatı sorgulamanın öneminden bahseder, yaşananların ne kadarının tesadüf ne kadarının bilinçli olduğunu sorgular ve son tahlilde soyut çıkarımlar üzerinden inşa ettiği karakterleri ile somut sonuçlara ulaşır. Kieslowski’nin insan hayatındaki şans, tesadüf ve hür irade hakkındaki düşünceleri üçlemede önemli bir yer tutar.
Share Button

Krzysztof Kieslowski çok az yönetmenin taşıdığı özelliklere sahiptir: Yoğun bir hassasiyet, etkileyici bir göz ve güncel ile kıyaslanmayacak, kadim duygulardan damıtılmış bir düşünsel derinlik. İnsan doğası ve modern yaşam üzerine yaptığı düşünce pratiğini hem yaşamına hem de sinemasına aktaran, rastlantılarla biçimlenmiş yaşamlar içerisinde eş ruhlarını arayan, kaybeden, bulan sıradan insanlara kamerasını çeviren Kieslowski, günümüz insanının ahlaki ikilemlerinden beslenirken, diğer taraftan izleyiciyi ince ayrıntılar, nesneler, renkler ve imgelerle görüntülerle düşünen şiirsel bir sinemanın içerisine davet ediyor. Aşk, ölüm, yalnızlık, yaşlılık, kaygı, nefret gibi insana dair duyguların dünya düzenin içinde bulunduğu kaos ortamında nasıl karşılık bulduğunu sorgulayan, bireylerin zaman ve mekanla kurdukları ilişkileri ele alan Kieslowski, onlara hak ettikleri ikinci şansları sunmaktan da imtina etmiyor. Anlatılarında duygusal ve yıkıcı olduğu gibi, adil, sorgulayıcı ve samimi olmayı da başarıyor.

Kieslowski‘nin, çatısını Fransa bayrağındaki renklerin temsil ettiği anlamlardan (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) yola çıkarak oluşturmuş olduğu ve bu olguları politik bir tavırdan ziyade felsefi bir zeminde soyut çağrışımlarla yorumladığı Üç Renk Üçlemesi (Three Colors Trilogy), insan ruhu ya da kader hakkında görüş beyan eden filmlerden oluşmuştur. Üç Renk’te özünde hayatı sorgulamanın öneminden bahseder, yaşananların ne kadarının tesadüf ne kadarının bilinçli olduğunu sorgular ve son tahlilde soyut çıkarımlar üzerinden inşa ettiği karakterleri ile somut sonuçlara ulaşır. Kieslowski’nin insan hayatındaki şans, tesadüf ve hür irade hakkındaki düşünceleri üçlemede önemli bir yer tutar. Mavi filminin başında genç otostopçuyu araca almayan aile büyük bir kaza yapar; Kırmızı da yargıçlık sınav sorusu, yere düşen kitabın açıldığı sayfadan çıkmaktadır. Yönetmen, Üçleme boyunca birçok kez olaylar şans eseri mi oluyor yoksa kader var mı ikilemini sorgulayacaktır.

Bireysel Özgürlük, Dayanılmaz Acı

Üçlemenin ilk filmi Trois Couleurs: Bleu, ünlü bir besteci olan eşini ve 5 yaşındaki kızını bir araba kazasında kaybeden, kendisi de ağır yaralanan Julie’nin; hatıraları, işi, geçmişi ve bağlantıları olmadan yaşamayı denemesini “özgürlük” teması ile bağıntı kurarak anlatıyor. Kieslowski politik bağlamdan arındırdığı ve bireysel bir özgürlük arayışına girdiği Mavi’de basit bir soru sormaktadır: Tamamen özgür olarak yaşayabilir miyiz? Kieslowski, filmde bu soruya cevap vermeden önce para kaygısını ortadan kaldırır. (Julie’nin yaşaması için çalışmaya ihtiyacı yoktur). Böylece insanların özgür yaşama fikrinin maddi olanaksızlıklar yüzünden gerçekleşmediği inancını kırar. Julie’nin yeni taşındığı mahallede çevreden izole yaşaması, aynı pastahanede aynı şeyleri yiyip içmesi mi onu özgürleştirecektir? Daha doğrusu, bu, tam anlamıyla arzulanan bir şey midir?

Trois Couleurs 1

Kieslowski yakın planlar yardımıyla kurduğu görsel dünyada, kadının dünyayı nasıl algıladığını göstermektedir. Julie’nin küçük şeylere odaklanarak çevresindeki dünyayı görmekten ısrarla kaçınmasından anlıyoruz ki, ardında yarım kalmış işleri bulunmakta. Filmde annesine söylediği “Artık yapmam gerekenin ne olduğunu anladım: Hiçbir şey” sözü ile Julie, hayatı beklemeye alıp hiçbir şey yapmamanın lüksüne kendini kaptırmışken, yarım işlerini de sırtında taşımaya devam etmektedir. Mavi’deki özgürlük kelimesinin ruhsal anlamda istediğimizi yapmak şekilde vuku bulduğu olaylarda bile (fahişelik yapan kadını binadan attırmak için gereken imzayı vermemesi, ağlamaktan kaçınması) aslında bir gizlenme, bir şey yapmama halini sezinliyoruz. Diğer taraftan onca kırılganlığa rağmen, Julie’nin, kendi bireyselliğini her şeyin üzerinde tutmaktan kaçınmayan Avrupa insanını temsil ettiğini de unutmamak gerekiyor. Kieslowski, evindeki fare yavrularını yani özgürlüğünü tehdit eden etkenleri ortadan kaldırmaktan çekinmeyen Julie üzerinden, bu tip düşünce sistematiğini de görünür kılıyor.

Mavi’de, Julie’nin inkâr, kabullenme ve uyum sağlama gibi aşamalardan geçtiğini söyleyebiliriz. Film boyunca çizilen içe dönük, karanlık ruh halinin sebebi de acıyı gizlemekten kaynaklanıyor. Julie, trajik kazanın ardından, bir şeyleri geride bırakmaktansa onu içine hapsederek yok etmeye çabalıyor. Geçmişini temsil eden nesneleri ateşe atıyor, kimliğini reddederek eski soyadına geri dönüyor, eşinin bitmemiş konçertosunu yok sayıyor. Oysa geçmişinden bu şekilde kurtulmasının mümkün olmadığını, gözünü kapattığı anda geçmişin olağanca canlılığı ile orada durduğunu görüyoruz. Bu yüzden havuzda saatlerce yüzerek kendini yormaya, bunları düşünmemeye; yüzme havuzunu bitmemiş yasın bir mabedine çevirmeye çabalıyor. Elini duvarlara sürtüyor ki yeni acı, eskisinin yerine geçsin. Ne zamanki diğer insanlara el uzatmaya başlayıp derinde olan bir içgüdüyü harekete geçiyor, aslında o zaman özgürleşmeye başlıyor. Böylece Kieslowski’nin film içerisinde alttan alta sorguladığı empati, özveri ve yüzleşme gibi soyut kavramlar somut davranış biçimlerine dönüşüyor.

Bir Düş: Eşitlik

Üçlemenin eşitlik temasını ele aldığı ikinci filmi Trois Couleurs: Blanc, Polonyalı kuaför Karol ile Fransız Dominique’nin boşanma davaları ile başlıyor. Kendisinden iktidarsız olduğu gerekçesiyle ayrılan eşini çok seven Karol, mahkemeden evliliklerine bir şans daha verilmesini istiyor. O şansı hiç elde edemeyeceği gibi film boyunca aşağılanıyor. Mahkemede, güzellik salonunda, bankada…  Kieslowski, Karol’u film boyunca görsel olarak hep aşağıda, özellikle Dominique’i izleyen konumda bırakıyor. Eşitlik, altta kalanın intikam alma çabasını diri tutan bir ütopya olarak görülüyor. (Gerçi filmin sonuna atıf yaparsak intikamın gerçekleşmesinin Karol’da, duygusal bir katarsisden ziyade sevgiyi perçinleyen bir boşluk yarattığı açık). Cebindeki iki frank dışında her şeyini kaybedip ülkesine döndüğünde ise fark ediyor ki 90’ların başındaki, yeni kapitalist Polonya, geçmişte bıraktığı gibi değil. Artık bireylerin bir anda yeni servetlere ulaşabileceği, dinin yerini kapitalizmin aldığı, komünist rejimden kalanların değer görmediği bu yenidünya düzeninde eşitlik, belki de en az ihtiyaç duyulan kavrama dönüşmüş durumda.

Beyaz’da üçlemenin diğer filmlerinin aksine Kieslowski, tematik rengi baskın renk olarak kullanmaz. Beyaz rengi film boyunca saf halde sadece Karol’un gözünden evlendikleri ilk gün, biraz da mistik bir atmosferde, Dominique’i gelinlikler içerisinde iken görüyoruz. Bunun dışında filmin içerisinde eşitliği simgeleyen beyazı görmemiz pek mümkün olmuyor. Hatta Polonya’da yerde gördüğümüz karlar üzerinde bile çok fazla kir bulunuyor. Mavi’deki Julie’yi andıran, kendisinden umudu kesmiş, ama intihar etmekten korkan Mikolaj’ın, Karol’dan para karşılığında kendisini vurmasını istemesi, Karol’un ise Mikolaj’ı boş bir silahla vurup, ölüm korkusu yaşatması, Polonya’da söylenen “boş atmak, beyaz atmak” (1) deyimini akıllara getiriyor. Diğer taraftan Karol’un iktidarsızlığına da vurgu yapan deyim, sembolik olarak filmde beyaz ile bağıntı kurduğumuz eşitliğin, bir yanılsama olduğunun altını çiziyor.

Krzysztof Kieslowski filmde eşitlik kavramını güzel ama pratikte uygulanmaz olarak tanımlıyor. Diğer taraftan, insanların da eşitlik istediğini söylemek pek de mümkün değil. Hatta söylemde kalan eşitlik fikrinin, ezilen kesimi belirginleştirdiğini ve üst tabakadan uzaklaştırdığını söyleyebiliriz. Diğerinden üstün olmak, daha fazlasına sahip olmak modern toplumlarda geçer akçe olmaya devam ediyor. Bu açıdan Karol’un Polonya’da maddi gücü elde ettikten sonra cinsel iktidarını geri kazanması ve bunu ilk fırsatta intikam için kullanmasına şaşırmıyoruz. Ne de olsa güç, birilerini ezmeden değerli olamıyor. Eşitliğin edebi olarak kulağa hoş gelmesinin bir anlam ifade etmeyeceğini söyleyen Beyaz, modern toplum gerçeklerinin çıkara dayandığının altını ince bir mizahla çiziyor.

Trois Couleurs 2

Hayat Tekrarlardan Oluşur

Beyaz’da, Karol’un Dominique’i izlediği birçok sahne görürüz. Ancak gözlerinden yaşlar sürülen final sahnesinde olduğu bu izlemeler tedirgin edici bir röntgencilikten çok şefkat arayan birinin çırpınışlarına benzer. Gizliden gizliye birini izleme fikri üçlemenin son filmi Trois Couleurs: Rouge da yer alıyor. Başlangıçtan beri karakterlerin bilinçli ya da kulak misafiri olarak birbirlerini dinlediklerine tanık oluruz. Ancak elde ettikleri bilgiler değil de, tekrar arama teması Kırmızı’da baskın hale geliyor.

Genç bir öğrenci olan ve mankenlik de yapan Valentine, Paris’te yaşamaktadır. Çok kıskanç ve güvensiz sevgilisi ülke dışındadır ve sadece telefonla konuşmaktadırlar. Arabasıyla evine dönerken Rita adlı bir köpeğe çarpar. Köpeği iyileştirip sahibine götürdüğünde eski bir yargıç olan sahibi, Rita’yı istemediğini söyler. Yargıç, komşularının telefonlarını dinleyen sorunlu biridir. Bir kez daha geçmiş ile bağlarını koparamamış bir karakteri merkeze yerleştiren Kieslowski; izleyiciyi, yaşlı ve acı çekmiş bir yargıç ile dışa dönük genç bir kadın arasındaki kardeşlik bağının nasıl filizleneceği üzerine düşünmeye yönlendiriyor.

Özgürlük ve eşitlik temalarının aksine Kieslowski kardeşliğe inanmaktadır. Ancak bunun için kayıtsızlığa karşı gelinmesini önerir. Dinleme cihazlarını gördüğü ilk anda Valentine’nin “sana sadece acıyabilirim” sözü filmin dinamiği içerisinde çok önemlidir. Bu sayede iletişim kesilmez. Diğer bir değişle, yargıcın bu tip kabul edilemez eylemleri yapmasının trajik bir sebebi olmalıdır ve böyle kişilere acınır. İçerisinde en çok umut barındıran film olan Kırmızı’da Kieslowski, insanların saf kötü olduğu fikrine kendi usulüyle karşı çıkmaktadır.

Kırmızı, kardeşlik teması üzerine kurulmuş olsa da yalnızlığın belirgin olduğu bir filmdir. Ancak bu yalnızlık, eylemsizliğe dönüşmüş Mavi’deki Julie’ninki gibi bir yalnızlık değildir. Kieslowski’nin karakterleri acı sonuçlarına rağmen kendilerini cesurca gerçeği öğrenmeye yönlendirirler ve eylemlerinin sonuçlarına katlanırlar. Çünkü Kieslowski’nin karakterleri olgun yetişkinlerdir, olaylar karşısında sükûnetlerini korumaktadırlar. Valentine’nin yargıcın evine girip kayıt cihazlarını görmesi, yargıcın kendini ihbar etmesi ya da Auguste’un sevgilisinin ihaneti görme çabası, bu gerçeği arayışın sonuçlarıdır. Kieslowski bu eylemleri önemser, onlara tüm üçlemede yaptığı gibi ikinci şans vermekten kaçınmaz. Bu, değişim isteği ve metanetle elde edilen bir güçtür.

Renkler ve İmgeler

Sinemada renkler ve çağrıştırdıkları sembolik anlamlar metne anlam kazandırmada yardımcı araçlardır. Ancak Kieslowski, üçlemenin genelinde renkleri çağrıştırdıkları sembolik anlamların ötesinde metnin bir parçası haline getirip onları dönüştürür. Böylece renk, temayı destekleyen bir olguya dönüşür. Kieslowski’nin kullandığı ve filmin bütününe yayılmış olan renk tercihleri, sahneler arasında duygu devinimi sağlayan ve izleyici ile iletişimi doğru frekansta tutan yansıtıcı görevini üstlenmektedir. Bu durum, Mavi’deki müziğin alçalıp yükselmesiyle odadaki mavi yansımalarında artıp azalması; Beyaz’da Karol’un evlendiği ilk günü hatırlaması; Kırmızı’da sürekli tekrarlanan meşgul tonu; Julie’nin kızının odasındaki dönenceden aldığı mavi taş ve çantasında bulduğu şeker jelatini; Valentine’nin reklam panosundaki pozu gibi somut ve soyut durumlarla desteklenir. Kieslowski rengi duygunun sembolik veya dramatik etkisini arttırmak için kullanmaktan ziyade, üçlemenin çıkış fikrinden hareketle rengin sübjektif etkilerini göstermek, metnin içe döndüğü anlarda izleyiciye yol açmak için kullanmaktadır. Tematik ve lineer bir bağdan ziyade güçlü bir kod ile desteklenen bir anlatıdan bahsediyorum ki bu yönetmenin sinemasının alametifarikasıdır.

Trois Couleurs 3

Bir imgenin kendini tekrar etmesi ve “eğer” Kieslowski sinemasında süregelen bir sorudur. Karakterlerine eğer şunu yapsaydım ne olurdu gibi sorular sordurmaktan çekinmez. Eğer Mavi’de otostopçu genci alsalardı kaza gerçekleşmeyecek miydi? Ya da Karol iktidarını korusaydı evlilikleri sürebilir miydi? Kaderin habercisi gibi görünen durumlar aslında gelecekten haber veren imgeler değil, yaşamın içinde olaylara karşı takınılan tavrın göstergesidir. Kırmızı’da genç Auguste’un yaşlı yargıcın yansımasına dönüşmesi bu açıdan önemlidir. Valentine ve yargıç arasında geleceğe dönük olamayacak ilişki bu sayede, yaşlı yargıcın bir nevi genç ayna görüntüsü ile olabilir kılınmaktadır. Üçlemenin tamamında yaşlı bir kadının geri dönüşüme şişe atmayı çabaladığı bir sahne görürüz. Avrupa’yı temsil eden bu yaşlı kadın imgesine her filmde farklı tepkiler verilir: Mavi’de Julie, kadını görmez bile; Beyaz’da Karol, kadının çabasını uzaktan komik bir olaymış gibi izler; Valentine ise, beklendiği gibi kadına yardım eder. Çünkü yukarıda belirtiğim gibi, yozlaşmayı durduracak olan kardeşlik fikridir. Üçlemede tekrar eden bir diğer kilit imge ise camdır. Cam, Dekalog serisinde birçok kez kullanıldığı gibi üçlemede de hem ayıran hem birleştiren hem de yansıtan bir unsur olarak kullanılmaktadır. Yansıtıcı yüzeyler ve ışık oyunları Kieslowski sinemasında anlatının bir parçasıdır. Üç Renk Üçlemesinde bir diğer tekrar eden durum ise, finalde pencere arkasında dökülen gözyaşıdır. Bir tür barışın, kurtuluşun simgesi olarak yorumlayabileceğimiz bu gözyaşı, izleyiciyi bencillik, sevgi açlığı ve iletişimsizlik hakkında düşündürmektedir. Kırmızının finalinde yaşanan gemi kazasında, kurtulan kişilerin üçlemenin kahramanları olduğunu gördüğümüzde, yaşadıkları sınavdan geçtiklerini düşünürüz. Nuh’un gemisi misali, her bölümden bir çift kurtulmuştur. Bu açıdan filmin sonunda yaşanan trajik olay değil umut akıllarda kalır.

Üç Renk Üçlemesinde ses birçok kez görüntüden önce gelir. Üç filmin açılışında da bunu görebiliriz: Mavide lastiklerin, Beyaz’da konvektörün, Kırmızı’da ise telefon sesini nesneleri görmeden önce duyarız. Bu bize tedirginlik hissi, bir şeylerin yolunda gitmediği izlenimi uyandırmaktadır. Dekalog’un müziklerini de yapmış Zbigniew Preisner’ın filmlerin tonuna uygun besteleri ve filmdeki müzik kullanımı da imgeleri destekleyen güçlü bir yardımcı öge olarak göze çarpar. Mavi’deki yarım kalmış konçertonun bir sokak müzisyeni tarafından çalınmasını anımsayalım: Kieslowski farklı kişilerin birbirinden habersiz aynı aranjmanı ortaya koymasını olağanüstü bulmaz, çünkü hayat tekrarlardan oluşmaktadır.

Kieslowski, insan ruhunun derinlerini gözlediği üçlemesinde, sıra dışı anları ustaca yakalamayı başarıyor. Yarattığı karakterlerin içinde bulundukları durumları, onların iç dünyalarını iyi analiz eden sineması, kendi düşüncel evreninden desteklenmektedir. Ölümün ve yaşamın farkındadır, devam etmenin ve yeni kapılar açmanın gücüne inanır. Tüm olayları hassas ve insana dair duygularla harmanlayan Kieslowski; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik temasını kendi bireysel algısına göre anlatırken, şans ve rastlantılarla örülü dünyanın acımasız gerçekliğini de gözler önüne sermekten çekinmez. Maalesef Kırmızı’dan sonra kaybettiğimiz şiirsel sinemanın büyük üstadının yeri kolay kolay dolmayacaktır.

Not: Bu yazı ilk olarak Sinema Terspektif Dergisi’nin 19. (Temmuz 2016) sayısında yayınlanmıştır.

Gökhan Gök

İşletme ve Finans lisans mezunu, Sosyoloji öğrencisi. Kendi blogu ve DVD+ dergisi forumundan sonra sinema yazılarını yayınlamaya Sinemaximum sitesi ile başladı. Daha sonra yaklaşık 2 yıl Türkiye’nin ilk online sinema dergisi Sinemalife’da Düş Perdesi ve Ev Sineması bölümlerini yürüttü. Kanal D Home Video DVD dergisinde yazdı. Temmuz 2013’de Cineritüel ekibine katıldı. Philip Morris Ezd kanalında Planlama ve Analiz bölümünde çalışmaktadır.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

1 comment

  1. serap

    Sanırım üç renk kırmızı filmi hakkında okuduğum kapsamı en geniş ve ufuk açıcı yorum buydu. Anlama ve bilme ihtiyacımı karşılamamı sağladığınız için çok teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.