Bitter Seeds (2011): Küresel Tohumlar “Hindistan’ın Pamuğu”

Bitter Seeds (2011): Küresel Tohumlar “Hindistan’ın Pamuğu”

Share Button

Konuk Yazar: Besna Ağın

Özet

Bu çalışma, 1995 yılından günümüze, Hindistan’da çeyrek milyondan fazla pamuk çiftçisinin intihar sebeplerini küreselleşme bağlamında çözümleme ve Çin’e ihraç edildikten sonra Amerika pazarında pamuklu kıyafet olarak satışa sunulan eski yerel, yeni küresel tohumların izini yönetmen Micha X. Peled’in 2011 yapımı Küreselleşme Üçlemesi’nin son halkası olan Bitter Seeds / Acı Tohumlar belgeseli üzerinden sürerek, Hindistan’daki küresel dinamikleri ve küreselleşmenin doğurduğu sonuçları analiz etme amacındadır.

Giriş

Kapitalizmin ve hâkim olan serbest piyasanın günümüzdeki formu olan küreselleşme, dünya nüfusunun yaklaşık %1’inin refah ve zenginlik içinde yaşamasını mümkün kılarken, gelir dağılımındaki eşitsizlik uçurumunu gün geçtikçe arttırmaktadır.

Küreselleşme zaman ve mekân engellerini ortadan kaldırırken, yeni ve farklı yıkıcı engeller oluşturur. Bu engeller Hindistan’daki çiftçilerin topraklarını yitirmelerini, Çin’de kırdan kente büyük bir göç dalgasının yaşanmasını; gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki yoksul kitlelerin yoğun bir emek sömürüsü sonucu daha da yoksullaşmasını beraberinde getirmiştir. Aynı engellerin ortadan kalkması, dev şirketlerin ve sermayenin daha da güçlenmesine sebep olmuştur.

Bu çalışma küreselleşmeyi bir sistem olarak egemen kılan süreci ve dinamikleri, Hindistan’daki çiftçileri ve tarımı odak alarak analiz etmek hedefindedir. 1995 yılından bu yana intihar eden çeyrek milyon Hintli çiftçinin ürettiği genetiği değiştirilmiş pamuktan yapılan kıyafetler dünyanın her yanına yayılmıştır. Küreselleşme, özgür seçimler yaratma iddiasındayken, bu seçimlerin bedellerini özgür olmayanlar ödemektedir. Zygmunt Bauman’ın deyişiyle: “Bazılarının özgür seçimi, ötekilerin üzerine kötü bir kader gibi çökmektedir” (Bauman, 2014, s. 12).

Küreselleşmenin Durumu

Eric Hobsbawm, Küreselleşme, Demokrasi ve Terörizm kitabında küreselleşmeyle ilgili yaptığı üç genel gözlemden bahseder (Hobsbawm, 2008). Bunlardan ilki serbest piyasa küreselleşmesiyle ilgilidir. Serbest piyasa küreselleşmesiyle birlikte ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler artmış ve bu kutuplaşma özellikle Hindistan ve Çin gibi yoğun nüfuslu ülkeleri doğrudan etkilemiştir. Bu kutuplaşmanın bir ucunda küreselleşmenin kazananları, diğer bir ucunda ise küresel kurbanları vardır. Hindistan’da günde 2 dolara geçinmeye çalışan tarım işçileri ve aileleri bu kurbanlardan bir kısmıdır. Hobsbawm, tam da böylesi bir eşitsizlikten ve bunun yaratacağı iç ve dış gerilimlerden bahseder. Richard Falk’un deyimiyle bu denli bir “yırtıcı küreselleşme”, nihayetinde büyük yıkımlara yol açacaktır (Falk, 2005).

Hobsbawm ikinci olarak, bu yıkımın etkisini hissedenlerin en çok, küreselleşmenin tek taraflı refah ve ekonomik gelişmelerinden en az yararlanan kesimler olduğunu savunur; kutuplaşmanın ana sebebinin de küreselleşmenin kendi lehine işleyenler ile sadece aleyhine işleyen diğerleri arasındaki fark ve oluşan görüş ayrılıkları olduğunu söyler (Hobsbawm, 2008). Bu, Bauman’ın (2014) bahsettiği paradoksa işaret eder: “Küreselleşme, çok az sayıda insana çok büyük faydalar sağlarken, dünya nüfusunun üçte ikisini dışarıda bırakır ya da kenara iter” (s. 83).

Üçüncü olarak ise Hobsbawm (2008), küreselleşmenin fiili ölçeğinin belirli bir düzeyde kalırken, siyasal ve kültürel etkinin büyüdüğünü ve kısa vadede bu etkinin ciddi ulusal ve uluslararası sonuçlar doğuracağını söyler.

Bitter_Seeds_1

Hobsbawm’ın söyledikleri, küreselleşmenin doğurduğu olumlu sonuçlardan, ortadan kalkan zaman ve mekân sınırlarından, gelişen ekonomilerden ziyade; eşitsizlik ve gerilimlere odaklanır. Viktor Keegan’ın “yeni bir haydutluk biçimi” olarak adlandırdığı dünya, yeni küresel düzenin işleyişini açıklığa kavuşturur niteliktedir (Keegan’dan aktaran Bauman, s. 82). Şensever (2003), küreseli şöyle tanımlar: “[…] küresel olarak tanımlanan olgu, aslında kapitalizmin son 500 yılında sürmekte olan, dünya nüfusunun çok büyük bir kısmını dışında bırakan, sanayileşmiş ülkelerin içine hapsedilmiş bir süreç” (s.106). Bu süreç emperyalizmin de bir devamı niteliğindedir. Boratav (2000), emperyalizm kavramının yerini “küreselleşme”ye bıraktığını söyler (s. 15). Keegan’ın sözünü ettiği haydutluk biçimi, tarihsel süreç içerisinde yalnızca isim ve şekil değiştirerek varlığını sürdürmeye devam etmektedir.

Hobsbawm’ın (2007) küreselleşmenin esasen teknik engellerin ortadan kaldırılmasına dayanmasına ilişkin görüşü, asıl amacının arka plana atılması sonucu eşitlik düzleminde bir karşılık bulamamış, mekân ve zaman engellerinin ortadan kalkması herkesin lehine olmamıştır (s. 71). Falk’a göre (2005), “Asıl endişe kaynağı olan şey, ekonominin soyutlamalarını ön plana alırken, insani ve toplumsal sonuçları siyasal kaygılarının arka planına atan iktisatçı zihniyettir” (s. 8).

Falk da Hobsbawm gibi, küreselleşmenin toplumun her kesiminde genel bir fayda sağlayacağı görüşüne karşı çıkmaktadır. Ekonomik büyümenin tabiatı gereği toplumun en yoksul kesimlerini de olumlu etkileyeceği düşüncesinin bir inançtan öteye gidemeyeceğini ve ahlâki kaygıların hesaba katılıp katılmamasının bir değişiklik yaratmayacağını savunur. Ekonomik büyüme, ahlâki kaygıları gözetmez; serbest piyasa, hükümranlığını sürdürebilmek için gereken neyse yapacaktır (Falk, 2005).

Hobsbawm, dolayısıyla küreselleşmenin kuramsal olarak ileri noktada olmasının, eşitliğe denk düşmediğine dikkat çeker. Hobsbawm’a göre (2007),

Küreselleşme, […] herkes için daha geniş bir erişim, fakat eşit olmayan bir erişim demektir. Keza, doğal kaynaklar da eşitsiz bir şekilde üleştirilmektedir. Küreselleşmeyle ilgili mesele onun, eşitsiz ve değişken bir dünyada, ürünlere eşitlikçi bir erişimi temin etme emeli beslemesidir. Bu iki soyut kavram arasında gerilim vardır (s. 78).

Friedman (2003), küreselleşmenin kendi akışına bırakılması halinde, büyük yıkımlara yol açabileceğini; insanlık tarihinde görülmemiş bir hızla kültürleri silip atma potansiyeli taşıyan bir sistem olduğunu ifade eder (s. 44). Küreselleşme yalnızca ekonomik eşitsizliklere değil, kültürel eşitsizliklere ve toplumsal bağların kaybolmasına da yol açmaktadır. Bauman (2014), yoksulluğun görünmeyen yıkıcı boyutunu şöyle aktarır:

Yoksulluk ve sefalet yalnızca bir açlık sorununa indirgenerek yoksulluğun gerçek boyutu gözlerden gizlenir […]. “Yoksulluk=açlık” denklemi, yoksulluğun -“berbat yaşama ve barınma koşulları, hastalık, cehalet, saldırganlık, parçalanmış aileler, zayıflayan toplumsal bağlar, bir geleceğin olmaması ve verimsizlik gibi”- diğer pek çok karmaşık veçhesini: yüksek proteinli bisküviler ve süttozlarıyla tedavi edilemeyecek musibetleri gözlerden saklar (s. 86).

Küresel Tarım

Mumford (2007), tarımın vahşi doğayla insanın toplumsal ihtiyaçları arasında bir denge sağladığını söyler (s. 553). Bu denge doğanın bozulmamış, özündeki dengedir. Zaman, post-modern dünyadakinin aksine, kendi ritmine uygun akar. Müdahale edilmemiş zaman, bu dengeyi besler ve muhafaza eder. Mumford’a (2007) göre tarım, “İnsanın topraktan aldığı şeyleri ağır ağır ona geri verir; sürülmüş tarla, ağaçları budanmış meyve bahçesi, sıra sıra asmalarıyla üzüm bağı, sebzeler, hububat, çiçekler, hepsi de disiplinli amacın, düzenli büyümenin ve güzel biçimin bir örneğidir” (s. 553).

Mumford’ın sözünü ettiği eski güzel biçim, yerini yeni bir çarpıklığa bırakmıştır. Zaman artık müdahale edilebilir, denge ise kurulamaz hale gelmiştir. Öz olan, formunu yitirirken hızın hâkim olduğu küresel dünyada, yavaşlığa vakit kalmamıştır. Tarım küreselleştikçe, bir güçler savaşı alanı haline gelmiştir.

Esasen tarımsal üretim, sanayi üretimi değildir. Tarım, zamana gereksinim duyan, ekim ve hasat vakitleri belirli, buna göre zamanında toplanması gereken ve tüketiciyle buluşan ürünler ortaya koyan katmanlı bir emek sürecidir. Fakat insanların toplumsal ihtiyaçlarının doğadan koparılması, bir köprü görevi üstlenen tarımın endüstriyel hale gelerek, özünü yitirmesine sebep olmuştur. Artık denge yoktur; ki küreselleşme de tam olarak bundan beslenir. Berman’a göre (2013),

Üretim, tüketim ve insan ihtiyaçları giderek uluslararası, kozmopolit bir nitelik kazanır. İnsan arzularının ve taleplerinin kapsamı, giderek çökecek yerel pazarların kapasitelerinin çok ötesine ulaşır. […] Sermaye giderek daha az elde yoğunlaşır. Kırda da […] çiftlikler “tarladaki fabrika” halini alır ve köylerini terk etmeyen köylüler tarım proletaryasına dönüştürülürler (s. 130).

“Tarladaki fabrikalar”, çiftçinin elinden her an kayıp gidebilecek, kendisini sürekli kaygı içinde hissettiği, kontrolsüz, zeminsiz bir post-modern ruh halini yeniden yaratır. Çünkü tarlanın asıl sahibi olan çiftçilerin aksine, kontrol tarladaki fabrikaları işleten sermaye sahiplerinin eline geçmiştir. Bauman (2014), bu bağlamda şu tespitte bulunur:

“Küreselleşme fikrinin taşıdığı en derin anlam, dünya meselelerinin belirsiz, ele avuca sığmaz ve kendi başına buyruk doğasıdır; bir merkezin, bir kontrol masasının, bir yönetim kurulunun, bir idari büronun yokluğudur. Küreselleşme, Jowitt’in ‘yeni dünya düzensizliği’nin başka bir adıdır” (Jowitt’den aktaran Bauman, s. 69).

Bu düzensizlik ve denge kaybı, çiftçilerin ve tarım alanlarının gittikçe yok olması anlamına gelmektedir. Buna bir örnek olarak çiftçilikten zarar etmeleri sonucu Çin’in kırsal bölgelerinden büyük kentlerine göç eden 130 milyon Çin vatandaşı, uluslararası standartlarda illegal kabul edilen koşullarda aylık ortalama 500 dolar için fabrikalarda günde 18 saat çalışırlar ve bu sömürü gelişmekte olan ülkelerdeki birçok insan için, tarlada kalıp pirinç yetiştirmekten çok daha iyi bir seçenek haline getirilmiştir (Stiglitz, 2002, s. 26).

Hobsbawm (2008), çiftçilerin sayısındaki gözlenen azalmanın gelişmiş dünyada açık bir durum olduğunu söyler ve şu tespitte bulunur:

Aslına bakarsanız, alt-Sahra Afrikası’nın büyük kısmını istisna sayarsak, köylü toplumunun geriye kalmış tek sağlam dayanakları, Britanya ve Fransa’nın eski güney Asya imparatorluklarının bulunduğu bölgededir: Hindistan, Bangladeş, Myanmar ve Hindiçin ülkeleri. Gelin görün ki, sanayileşmenin hızla yol aldığı düşünüldüğünde bu durum daha ne kadar böyle sürebilecektir? (s. 22).

Yerel Tohumların Peşinde Hindistan

Hindistan’da ekonomi baskın olarak tarıma dayalıdır. Nüfusun %56’sı hayatlarını sürdürebilmek için tarım ve tarımla ilişkili mesleklerle uğraşmaktadır (Muralidhar, Mamatha, Jayakumar, Mary, 2011). Hindistan’ın Maharashtra eyaletinin doğu bölgesi Vidarbha’nın 1000 yıldır nesilden nesile aktarılan yerel tohumlarıyla tarım yapan çiftçileri, 1970’lerde hibrid tohumların pazara girmesiyle birlikte büyük bir değişimin parçası haline gelmişlerdir. 1960’lı yıllardan itibaren küreselleşmenin hızlanan ilerleyişi, Hindistan’ın 1000 yıllık yerelliğini çok kısa bir süre içinde değiştirmiştir. Özkaya’ya göre (2007),

Gerek gelişmiş ülkelerde gerekse gelişmekte olan ülkelerde çiftçinin yerel tohumları ile tarım kimyasalları kullanılmadan veya çok az kullanılarak üretilen besin değeri yüksek ürünlerin maliyeti birçok yerde yüksek kaldı ve bu durum yerel tohumların terk edilerek endüstriyel tarıma geçiş için bir etki yarattı.

Yerel olmayan tohumların pazara girmesiyle birlikte, kısa bir sürede ürünlerin hasadında büyük bir artış olmuş fakat zaman içinde, gübre kullanım ihtiyacının artması ve pahalı tarım ilaçları, çiftçilerin zarar etmesine sebep olmuştur. Bu tohumlar bol miktarlarda suni gübre, tarım ilacı ve su verilmesi sonucu verimli olabilmektedir.

Dev tohum firmaları, pazardaki hakimiyetlerini sürdürebilmek ve çiftçileri yeni genetiği değiştirilmiş tohumlara (GDO) yöneltmek için, 2002 yılında genetiği değiştirilmiş Bt tohumları pazara sürmüştür.* Bt tohumları da hibrid tohumları gibi bir kere dikimlik olarak tasarlanmış ve üreticiyi her yıl bu tohumları ve tohumların yetişmesi için gerekli olan pahalı gübre ve tarım ilaçlarını almaya mecbur kılmıştır. Bt tohum, çiftçiye daha fazla ürün ve dolayısıyla gelir sağlama iddiasıyla, günümüzde pazarın hâkimi haline gelmişlerdir.

Bitter_Seeds_2

İsrailli yönetmen Micha X. Peled’in 2011 yapımı Bitter Seeds (Acı Tohumlar) filmi, yönetmenin küreselleşme üçlemesi belgesellerinin son halkasıdır. Bitter Seeds, Hindistan’daki çiftçilerin içinde bulundukları büyük krize ve 1995 yılı ile 2014 yılı arasındaki çiftçi intiharlarının çeyrek milyondan daha fazla olmasının asıl sebepleri üzerine odaklanmaktadır.

Bitter Seeds, tarımdaki krizin merkezi olarak bilinen pamuk yetiştirilen bölge Vidarbha’nın Telung Takli köyünde, bir pamuk çiftçisi olan Ram Krishna’nın hikâyesi üzerinden, küresel tohumların pazara girmesiyle birlikte Hindistan’daki her çiftçinin benzer süreçlerden geçmesini anlatının merkezine yerleştirir. Yerel tohumlara ulaşamayan çiftçiler, Telung Takli köyüne Amerikan tohum firması devlerinin Hindistan şubelerindeki satış elemanlarının bir minivan ile kataloglar ve el ilanlarındaki açıklamalarla çiftçilere sunduğu genetiği değiştirilmiş ithal tohumları almak zorundalardır. Kılıç (2015), bu konuya dair şu tespitte bulunur:

Böylece binlerce yıldır üretici olan çiftçiler, küresel tarım şirketlerinin birer tüketicisi haline dönüştürülmüş olur çünkü GDO’lu tohumun toprakla buluşması demek, aynı zamanda tarım şirketlerinin herbisit ve pestisitlerine ve suni gübrelerine de bağımlı olmak demektir. Bu durum öncelikle üretim maliyetlerini kat kat artırmış, sonrasında ise genetiği değiştirilmiş tohumların ürün verimliliğinin gerçeklik dışı olduğu hüsranını en açık biçimde yaşatmıştır.

Genetiği değiştirilmiş Bt tohumları yerel tohumların aksine üreme özelliğine sahip değillerdir, çiftçiler her yıl tohumları yeniden satın almaya bağımlı kılınmıştır. Bu tohumlar yüksek miktarda hasat iddiasıyla pazarlanırlar, fakat bu hasadın gerçekleşmesi için yerel tohumlara kıyasla çok daha fazla su ve gübreye ihtiyaç vardır. Sulama kanalları olmayan, altyapısı bu tohumların ekimi için yetersiz olan Hindistan’da çifçilerin yegâne şansı, tohumların yetişebilmesi için muson yağmurlarının vaktini hesaplayarak hasadın gerçekleşmesini ummaktan ibarettir.

Özkaya (2007), dünyanın önde gelen on firmasının dünya ticari tohum satışlarının yarısından fazlasını ve aynı zamanda tarım kimyasalları satışının %84’ünü gerçekleştirdiğini belirtir. 22,8 milyar dolar olan dünya tohum pazarında (bahsi geçen on firmadan biri) ilk sıradaki firma olan Monsanto’nun payı 22,8 milyar doların yaklaşık beşte birdir. Monsanto 1901’de Amerika’da çok uluslu bir şirket olarak kurulmuştur, GDO‘lu tohum pazarının yaklaşık yüzde 90‘ına hükmetmektedir; tarım ilacı ve küresel tohum pazarının ise liderlerindendir.** Bu tohum firmaları aynı zamanda tarım kimyasalları üreticileri ve satıcılarıdır. Alternatifi olmayan çiftçiler, Dr. Vandana Shiva’nın “tohum totaliterizmi” olarak tanımladığı sistemin içinde, tohumları ve gerekli ilaç ve gübreyi, aynı şirketten almaya mecbur bırakılmışlardır.

Hint akademisyen ve çevreci Vandana Shiva’nın, yerel tohumların yok oluşunun genetiği değiştirilmiş tohumların satışı için üretilen pazarlama taktikleri sonucunda hızlandığını ve zaman içinde bölgedeki yerel tohumların tamamına yakınının yok olduğunu belirtmesi, Bitter Seeds belgeselindeki önemli noktalardan biridir. Çiftçiler yerel tohumların daha uzak köylerde hâlâ kullanıldığını düşünürken, tohum şirketleri bölgedeki tüm köylere genetiği değiştirilmiş tohumları hâlihazırda pazarlamıştır ve yerel tohumlar yok olmuştur.

1933 doğumlu Hintli çiftçi Keshav Ponchmabhulwar, artık yerel tohumların olmadığını ve eskiden tarımda kimyasal gübreye ihtiyaç duymadıklarından, paraya da asgari düzeyde gereksinimleri olduğunu ve kendi yerel tohumlarını saklayıp yeniden ektiklerini anlatır. Ponchmabhulwar şöyle devam eder: “Tohumlara para ödemek diye bir şey söz konusu değildi. Bt tohumları biz çiftçilere öyle iyi pazarladılar ki, biz cahil çiftçiler inandık.”

Dr. Vandana Shiva, endüstriyel tarımın devamlılığındaki en önemli itici güçlerden birinin devlet yardımları olduğunu ve Amerika gibi gelişmiş ülkelerde bunun sistemli bir şekilde işlemekte olduğunu ifade eder. Tohumlar, makineler ve kimyasalların gideri her zaman çifçinin karşılayabileceğinden fazladır. Amerika, yılda 3-4 milyar doları kendi koton endüstrisine devlet yardımı yaparken, Hintli çiftçiler zarar etmektedir. Bu durum uluslararası anlaşmalara aykırıdır fakat Amerika yıllık 147 milyon dolar ceza ödemesine rağmen bu uygulamayı sürdürmektedir. Muralidhar’a göre (2011),

İthalat ve ihracat üzerine devlet tarafından konunan vergiler gelişmiş ülkelerin lehine işlemektedir. Hindistan’daki çiftçi, uluslararası pazarın vahşi rekabetinde kendine yer bulamamaktadır; yüksek fiyatlı tohumlar, tarım ilaçları, gübre, kimyasallar, karşılanamaz vergiler ve devlet desteğinin düşmesi sonucu Andhra Pradesh, Karnataka, Maharashtra gibi eyaletlerde çiftçi intiharları çeyrek milyonun üzerine çıkmıştır.

Muson yağmurlarının gelmesine yakın, Hindistanlı çiftçiler tohum satın almak için kredi veya tefeci arayışına başlamaktadır. Bankaya 20,000 rupee (450 dolar) borcu olan Ram Krishna, borcunu ödeyecek hasadı gerçekleştiremediği için bankadan tekrar kredi alamaz. Vidarbha’lı çiftçilerin %80’i, gerçekleşmeyen hasatlardan dolayı yeniden banka kredisi alamamakta ve tek çözüm olan tefecilere gitmektedirler. Tefeciye gitmekten başka alternatifi olmayan Ram Krishna, tefeciden alacağı para ile Bt tohumlardan satın alabilmek için sahibi olduğu 3 dönümlük arazisini teminat olarak göstermek zorunda kalır.

Dr. Vandana Shiva, toprağın çitçilerin kimliği olduğunu ve borçlar sebebiyle topraklarını kaybetmelerinin çiftçilerde şok ve utanç yarattığını belirtmektedir. Çiftçilerin öfkelerini kendi içlerine yönlendirerek intihar etmelerine karşılık, dev tohum şirketlerinden Krishdian Seeds yöneticisi Madhav Shande, intiharların mikro sebeplerine bakıldığında yalnızca tembel çiftçilerin intihar ettiklerinin tespit edildiğini söyler.

Ram Krishna tefeci aracılığıyla satın aldığı Bt tohumların hastalık kapması sonucu iyi bir hasat gerçekleştiremez ve bu da geçinmek için günde 2 dolara ihtiyacı olan Krishna ve ailesinin bir yıl boyunca toprağını tefeciye kiralamaları anlamına gelmektedir. Eski yerel tohumlara ulaşmaya çalışan fakat küresel pazarın yerel tohumlara ulaşımı imkânsız kıldığını fark eden çiftçiler, hasadın verimli olmayacağını ve tekrar borç döngüsüne gireceklerini bilmelerine rağmen alternatif üretememektedirler. Çiftçiler, küresel düzenin onlara verdiği kadarıyla yetinmek zorundadırlar.

Sonuç yerine

Amerika’da üretilen genetiği değiştirilmiş tohumlar Hindistan’a ihraç edilmekte ve Hintli çiftçiler bu tohumlara bağımlı kılınmaktadır. Hindistan, çiftçilerin bu tohumlardan yetiştirdiği pamukları Çin’e ihraç etmektedir. Çin’e ihraç edilen pamuklar giysi fabrikalarında işlenmekte ve Amerika pazarına sürülmektedir. Bir tohum, bu şekilde küresel çemberdeki döngüsünü tamamlamaktadır.

Ram Krishna’nın eşi Sunanda Kopulwar: “Başkalarına olan, bize de olacak” dediğinde, Bauman’ı haklı çıkaracak bir tespitte bulunmuştur. Bauman, küreselleşmesinin herkesi etkilediğini ve kimsenin küresel çarkın dışında kalamayacağını söyler. Küreselleşme kitlelerin eşitliğini gözetmez, herkesin başına farklı şekillerde gelir.

Çiftçi hakları aktivisti Kishor Twari, intiharların sorumlusu olarak dev tohum şirketi Monsanto’yu göstermiş ve hükümetin en kısa sürede bu tohumları yasaklayarak karşılanabilir yerel tohumlara dönülmesi gerektiğini belirtmiştir.

Hindistan’daki yerel tohumların koruma altına alınması ve karşılanabilir tarıma dönülmesi için yapılan girişimler önem arz etmektedir. Bu girişimlerden biri olan Navdanya Trust, Hindistan’da 18 bölgeye yayılmış organik üreticilerden ve tohum saklayıcılardan oluşan bir ağdır. Dr. Vandana Shiva’nın kurduğu bu ağ sayesinde, binlerce çiftçi yerel tohumlar ve eski tarım yöntemleriyle yeniden buluşmuş ve sürdürülebilirlik kapısı aralanmıştır. Bu aralık, küreselleşmenin yıkıcı etkilerini yavaşlatma potansiyelini barındırmakta ve geleceğe yönelik benzer adımların atılmasına zemin oluşturmaktadır.

Kaynaklar

*Bacillus thuringiensis biyolojik pestisit olarak kullanılan bir bakteri türüdür. Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/wiki/Bacillus_thuringiensis
**GDO’ya Hayır Platformu. (11 Ekim 2013). Monsanto’nun 100 Yıllık “Tehlikeli” Tarihi. http://bianet.org/bianet/toplum/150586-monsanto-nun-100-yillik-tehlikeli-tarihi
1) Bauman, Z. (2014). Küreselleşme. (A. Yılmaz, Çev.) İstanbul: Ayrıntı.
2) Berman, M. (2013). Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor. (Ü. Altuğ., B. Peker, Çev.) İstanbul: İletişim.
3) Falk, R. (2005). Yırtıcı Küreselleşme. (A. Çaksu, Çev.) İstanbul: Küre.
4) Friedman, T. (2003). Lexus ve Zeytin Ağacı: Küreselleşmenin Geleceği. (E. Özsayar, Çev.) İstanbul: Boyner.
5) Hobsbawm, E. (2007). Yeni Yüzyılın Eşiğinde. (İ. Yıldız, Çev.) İstanbul: Yordam.
6) Hobsbawm, E. (2008). Küreselleşme, Demokrasi ve Terörizm. (O. Akınhay, Çev.) İstanbul: Agora.
7) Kılıç, S. (10 Kasım 2015). Tohum Üzerinde Çarpık Mülkiyet: Patentler, Tekelleşme ve “Tohum Totaliterizmi”. https://gaiadergi.com/tohum-uzerinde-carpik-mulkiyet-patentler-tekellesme-ve-tohum-totaliterizmi/
8) Mumford, L. (2007). Tarih Boyunca Kent. (G. Koca., T. Tosun, Çev.) İstanbul: Ayrıntı.
9) Muralidhar, B., Mamatha, D., Jayakumar, S., Mary, R. (2011). Globalization and Its Impact on Indian Agriculture: A Study of Farmers’ Suicides in the State of Andhra Pradesh. Napalese Journal of Public Policy and Governance, No. 2.
10) Özkaya, T. (2007). Tohumda Tekelleşme ve Etkileri. Tarım Ekonomisi Dergisi, 39 – 48.
11) Peled, M (Yönetmen). (2011). Bitter Seeds  Teddy Bear Films. USA. [Belgesel].
12) Stiglitz, J. (2002). Küreselleşme – Büyük Hayal Kırıklığı. (A.Taşçıoğlu, D. Vural, Çev.) İstanbul: Plan B.
13) Şensever, L. (2003). Dünya Sosyal Forumu Aşağıdan Küreselleşme Hareketi ve Küresel Direniş. İstanbul: Metis.
14) Tonak, A., Boratav, K., Türel, O., Somel, C., Şengül, T., Arslan, H. (2000). Küreselleşme Emperyalizm Yerelcilik İşçi Sınıfı. (A. Tonak, Der.) Ankara: İmge.

Cineritüel’e yazıları ile katkıda bulunan konuk yazarlarımızın ortak hesabıdır.

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.