Sense8 (2015 – ): Siyah-Beyaz Bir Kurgusal Evrende İdeal Bir Sosyal Düzen Arayışı

Sense8 (2015 – ): Siyah-Beyaz Bir Kurgusal Evrende İdeal Bir Sosyal Düzen Arayışı

Yazar Puanı3
  • Sense8’e yön veren fantastik / bilimkurgu ögelerinin dışında ideal bir sosyal düzen arayışı da dikkati cezbediyor. Farklı sosyal kimliklerin ve meselelerin ön plana çıktığı bu ideal sosyal düzen arayışında, seçilmiş sekiz kişinin kişisel özellikleri bu ışıkta idealize edilirken toplumun geneli, kurumlar ve güç sahibi olan kişiler şeytanlaştırılıyor. İdeal iyiyi temsil eden seçilmiş sekiz kişinin kötücül bir toplum içindeki varlık mücadelesi ve birbirleriyle iletişim kurma çabaları aynı zamanda ideal olmaktan son derece uzakta olan bir toplumun varlığında, iyiliğin kötülük karşısında galip gelme gayretine de tekabül ediyor.
Share Button

Konuk Yazar: Engin Onuk

The Matrix (1999) ile bir daha hiç unutmamak üzere tanıdığımız, daha sonra Cloud Atlas (2012) hariç adlarını çok fazla işitmediğimiz Wachowski Kardeşlerin ve J. Michael Stracynski’nin yeni dizisi olan Sense8’in, Netflix’in gelecek vaat eden fantastik / bilimkurgu kategorisindeki dizilerinden biri olarak 2016 sonlarında ikinci sezonuyla devam etmesi öngörülüyor.

Dizinin üzerine kurgulandığı bilimsel temele bakınca karşımıza limbik sistem çıkıyor. Limbik sistem, duyguları, davranışları, uzun-süreli hafızayı yönlendiren beynin bir bölümüne karşılık geliyor. Bu limbik sistem Thomas Lewis’in teorisine göre limbik rezonans adı verilen, derin duygusal durumların paylaşıldığı, empatik uyumun oluştuğu bir fenomeni ortaya çıkıyor. Sense8’in kuramsal ve bilimsel kökeni, aynı zamanda ilk bölümün adı olan limbik rezonans teorisine dayanıyor. İnsan duyguları ve biyolojik psikiyatri alanındaki bu teori ne kadar bilimseldir ya da tutarlıdır ve dizi bu teorinin altını ne kadar doldurabiliyor ya da gelecekte doldurabilecek; bunlar cevapları tartışılması gereken sorular olarak birinci sezonun sonunda hala varlığını sürdürüyor.

Sense8’te dünyanın dört bir yanına dağılmış sekiz farklı karakterin birbirleriyle ne zaman telepatik iletişim (limbik rezonans) haline geçtiğine baktığımızda, genellikle karakterlerin ya yalnızken ya çok dalgınken ya da zor bir durumdayken bu iletişim seviyesini yakaladıklarını görüyoruz. Birbirlerine sadece telepatik düzeyde değil, aynı zamanda gittikçe duygusal olarak da bağlanan bu sekiz karakterin nasıl birbirleriyle bu kadar çabuk sihirli ve özel bir bağ kurduğunu, birbirlerine karşı duydukları sorgusuz sualsiz sevginin kaynağını ve bunun nereye varacağına dair pek çok ipucu olsa da Sense8, seyirciye net bir açıklama yapmayı tercih etmedi henüz. Bu muğlâklığın sebeplerinden biri elbette ki dizinin gizemini ve heyecanını canlı tutmak ama ileriki sezonlarda bu gizemin nasıl yönetildiği mutlak bir önem kazanacak. Fantastik bir gizem dürtüsüyle devam eden bir başka yapım olan Lost (2004) ile bu noktada kaderleri kesişecek gibi gözüküyor; yani Sense8’in ileriki sezonlarda var olan soru işaretlerine getireceği açıklamalar ne olursa olsun, bazı kesimler hayal kırıklığına uğrarken bazıları da memnun olacak.

Sense8’e yön veren fantastik / bilimkurgu ögelerinin dışında ideal bir sosyal düzen arayışı da dikkati cezbediyor. Farklı sosyal kimliklerin ve meselelerin ön plana çıktığı bu ideal sosyal düzen arayışında, seçilmiş sekiz kişinin kişisel özellikleri bu ışıkta idealize edilirken toplumun geneli, kurumlar ve güç sahibi olan kişiler şeytanlaştırılıyor. İdeal iyiyi temsil eden seçilmiş sekiz kişinin kötücül bir toplum içindeki varlık mücadelesi ve birbirleriyle iletişim kurma çabaları aynı zamanda ideal olmaktan son derece uzakta olan bir toplumun varlığında, iyiliğin kötülük karşısında galip gelme gayretine de tekabül ediyor. Her şeyin siyah ve beyaz olduğu, gri alanların önemli olmadığı bu ideal düzende karakterlerin olası tepki ya da davranışlarından ve bu davranışların sonuçlarından, toplumun yapısına, neyin ideal, neyin kötücül olduğuna kadar; bütün detaylar sıkı, esnemesi mümkün olmayan kurallar dâhilinde belirlenmiş. İdeal iyiyi temsil eden karakterlerin kimliklerinin çeşitlilik göstermesi ve bu kimliklerin spesifik olarak seyirci nezdinde olabildiğince görünür kılınması dizinin yaratmaya çalıştığı ideal bir sosyal düzeni işaret ediyor.

Örnek vermek gerekirse, Meksikalı oyuncu Lito’nun işi ve özel hayatı arasında yaşadığı gelgitlere tanık oluyoruz. Lito, ünlü biri olarak, cinsel kimliğini saklayarak toplum önünde heteroseksüel biriymiş gibi davranırken sevgilisi Hernando ile ateşli ve duygusal bir ilişki yaşıyor. Bunu bir adım daha öteye taşıyan Nomi, cinsel yönelimin bir başka farklı temsilini canlandırıyor. Nomi, ailesinin tutucu ve inkârcı yaklaşımına rağmen, cinsiyet değiştirip trans olmuş biri olarak kadınlardan hoşlanıyor. Transseksüelliğin ve lezbiyenliğin birleştiği bu kadın temsili, Lito’nun homoseksüelliği üzerinden, erkek temsiliyle birlikte çeşitliliğin olabildiğince idealize edilmiş bahsi geçen ideal düzenin yapı taşlarından birini oluşturuyor. Cinsel kimlik ve cinsel yönelim dışında bu idealizasyona diğer karakterlerde de rastlamak mümkün; ama farklı cinsel yönelimlerin temsiline özenli ve bilinçli bir vurgu yapılarak ön plana çıkartılıyor. Mesela Hintli Kala üzerinden yapılan gelenekçilik ve yenilikçilik sorgulaması; Nomy ile Albanita, Lito ile Hernando ve Daniela ilişkisi düşünülürse geri planda ve sıradan kalıyor. Ama şunu tekrarlamak gerekir ki, her bir karakterin kendi kimliksel özellikleri açısından dizide kesin olarak belirlenmiş sosyal işlevleri var.

Sonuç olarak Sense8, kendi yarattığı ideal düzende, özellikle cinsel kimlik ve yönelime yaptığı göz ardı edilemez vurguyla farklılık yaratsa da ilk sezondan dizi hakkında kesin bir yargıya varmak çok mümkün değil. Çok fazla karakter olduğu için takip etmeye alışmanın zaman almasının yanı sıra, dizinin üzerine kurgulandığı kavramsal temelin birinci sezonda yeterince oluşturulmamış olup gizem ögesinin daha ön planda tutulmuş olması ileriki sezonlarda diziyi daha iyi bir yere de taşıyabilir; daha kötü bir yere de. Bunun yanında, dizinin kesin çizgilerle belirlenmiş, iyiyi, kötüyü, karakterleri ve toplumu esnemesi mümkün olmayan kurallar dâhilinde tanımlayan kurgusal bir evrene sahip olması heyecanını çabuk yitirmesine ya da dizinin yarattığı bu kurgusal evrende kendisiyle çelişmesine sebep olabilir. Gri alana yer vermemek, her şeyi siyah ve beyaz olarak resmetmek bir yerden sonra kabak tadı verebilir; gerçekçiliğin önüne bir set çekebilir. Fakat her şeye rağmen bu haliyle, orijinal konusu ve o konuyu ele alış biçimiyle, ikinci sezon yayına girmeden önce, dizinin gelecek vaat ettiğini söylemek gerekiyor. Wachowski Kardeşler, şüpheye yer bırakmakla birlikte kayda değer bir iş ortaya koymuş gibi gözüküyor.

, , , , , , , , , , , , , ,

1 comment

  1. ERGİN KÜÇÜK

    BU KADAR KEYİF ALDIĞIM BİR ÇALIŞMA OLMADI BU GÜNE KADAR TEKRARA TEKRAR İZLİYORUM VE HER İZLEDİĞİMDE GÖZDEN KAÇIRDIĞIM BİR YIĞIN AYRINTIYI KEŞFEDİYORUM 2 SEZON 11 BÖLÜMLE DURDU DEVAMI VARMI YOKSA 3 SEZONMU OLACAK ÇOK MERAK EDİYORUM

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.