Sizi Yollara Sürükleyecek 12 Film

Sizi Yollara Sürükleyecek 12 Film

Share Button

Konuk Yazar: Seda Saygılı

Bazıları sırt çantalarını alıp yola çıkan sıra dışı karakterler, bazıları ise sıradanlığın sonsuz çemberinden bıkmış ve yeni yeni yollara yürüyenler. İşte sizlerde de seyahat tutkusu uyandırabilecek birbirinden güzel 12 film:

1)  Into the Wild (2007)

Into_the_wild

Listenin 1 numarasında bir seyahat filmi klasiği olan Into the Wild var. Film Christopher adlı gencin üniversite mezuniyetinden sonra kendini yollara ve yeni maceralara bırakmasını konu alır. 1996 yılında aynı adlı biyografik kitaptan uyarlanmıştır. Filmin yapımcı ve yönetmenliğini Sean Penn yapıyor. Yolculukların güzelliği, yolda tanışılan insanların karşılıksız yardımlarını görüyoruz Into the Wild’da. Basitliğin güzelliğini, yalnız yolculuğun gerçek yolculuk olduğunu vurguluyor film, her ne kadar son sahne ile verdiği mesajlar karışmış olsa da. Hayat varılacak yer değil, yolculuktur demiş Emerson. Varılacak yerlerin çok da önemli olmadığı, önemli olanın yolda karşılaştıklarımız, edindiğimiz deneyimlerin güzelliği olduğu mesajları var filmde. Filmde Transendentalizm düşünce yapısının temel taşlarını kolaylıkla görebiliyoruz. Thoreau’nun Walden Pond eserinde dediği gibi doğa, insanın edindiği deneyimler ve basitlik hayatın temelidir: “Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için.” Böylece hayatın özünü veriyor bize Thoreau.

2)  Wild (2014)

wild

Geçen yıl Reese Witherspoon’a en iyi kadın oyuncu Akademi ödülü adaylığı getiren film tam bir kendini bulma hikâyesini anlatıyor. Bir kadının yol hikâyesini anlatması ise oldukça meydan okuyucu. Bu yüzden filmdeki feminist ögeler gözümüze hemen çarpıyor. Film Cheryl Strayed’in ‘Wild: From Lost to Found on the Pacific Crest Trail’ adlı anı kitabını esas alıyor. Yolculuk bizi kendimize geri getirir demiş Albert Camus. Annesinin ölümünden sonra yaşadığı ruhsal bunalımlardan sonra Cheryl’in kendine gelişini, hatalarıyla, doğrularıyla kısacası  geçmişiyle yüzleşmesini görüyoruz. Kocasından boşandıktan sonra Strayed (avare, başıboş) soyadını alan Cheryl uzun bir yolculuğa başlıyor. Her ne kadar Tolkien: “Her gezen kaybolmaz” dese de Cheryl’nin yolda yaşadığı zorluklar, kayboluşlar filmi gerçek bir gezgin filmi yapıyor. Yolda annesini ve yaşadıklarını anlamaya başlıyor. Yol Cheryl için bir arınma, terapi etkisi yaratıyor. Filmin yönetmenliğini, ‘C.R.A.Z.Y’ ve ‘Dallas Buyers Club’ filmlerinden tanıdığımız ünlü yönetmen Jean-Marc Vallee yapıyor.  Ayrıca filmin soundtrackleri de oldukça başarılı. Özellikle Shangri’nin ‘I can never go home’ tavsiye edilir.

3)  The Secret Life of Walter Mitty (2013)

The_Secret_Life_of_Walter_Mitty

İşte karşınızda tam bir carpe diem filmi. İş hayatının monotonluğu, durağanlığı ve insanı sığlaştırmasını konu alıyor film. Bu film bana en sevdiğim reklamı hatırlatır hep, hani şu Maximiles’ın meşhur git dünyayı keşfet reklamları. Reklamdaki en güzel kısımlardan biri de: “Hangi güne uyandığın fark eder mi? Her perşembe, her cuma aynı geliyorsa…” dediği kısım. Modern dünyanın işkolik ve robotlaşan, günlerin birbirinden farksız olduğunu iliklerine kadar hisseden insanların hikâyeleri aslında bu. Walter Mitty (Ben Stiller) de bunlardan biri işte. Kapitalizm’in acımasız iş dünyasında sıradan bir çalışan olan Walter’ın tabularını yıkmasına şahitlik ediyoruz film boyunca. Filmin sürpriz oyuncularından biri yine listemizdeki seyahat filmlerinden biri olan Into the Wild’ın yönetmeni Sean Penn. Penn filmde ünlü bir fotoğrafçıyı canlandırıyor ve carpe diem felsefesini çok güzel yansıtıyor. Zincirleri kırmamanın verdiği sonsuz mutluluk Bowie’nin ‘Space Oddity’si de filmin felsefesini özetler nitelikte. Bilinmezliğe gitmenin cesurca olduğunu söylüyor Bowie aslında şarkıda. Bu şarkı hayalperest Walter’ın hayal âleminden uyanmasını yardım ediyor. Film, insanların yaşadıkları izolasyon, yabancılaşma ve birbirlerinden uzaklaşmalarını Mitty’ye söylenen “Ground control to major Tom” sözleriyle anlatıyor bir bakıma. Monotonluğun mutsuzluğunu yaşayan Walter’ı bir seyahat kendisine getirebilecek mi? Bu sorunun cevabını veriyor film.

4)  127 Hours (2010)

127-hours

Aslında bu bir hayatta kalma hikâyesi. Yolların çok da konforlu olmadığını, yola çıkmanın zaten bir risk olduğunu anlatıyor ‘127 Hours’. Film bir doğa insanı olan Aaron Ralston’ın 2004’de yayımlanan otobiyografik anı kitabı ‘Between a Rock and a Hard Place’ kitabına dayanıyor. Kitabın ismi Aaron’ın hikâyesini özetler nitelikte: Bir taşın arasına sıkışıp zor bir yerde (bir kanyonda), 127 saat boyunca hayatta kalma mücadelesini izliyoruz Aaron’ın. Seyahat filmleri seçkimizde ‘127 Hours’ biraz bu gezilerde maceraperestlerin başına gelebilecek tehlikelerden birini gösteriyor bizlere. Filmin yönetmenliğini, 2000 yılında çektiği The Beach -yine bir seyahat filmi, ile tanıdığımız Danny Boyle yapıyor. Boyle, film boyunca flashback tekniği ile Aaron’ın geçmişinde yolculuklara çıkartıyor bizi.

5)  Lost in Translation (2003)

Lost_in_Translation

Belki de hala Sofia Coppola’nın en güzel filmi Lost in Translation. Film, kültür şokları ve yabancı ülkelerdeki yalnızlıklarla dolu. Tokyo’ya reklam filmi çekimi için gelen Bob Harris (Bill Murray) ve bilmediği, yabancı bir ülkede kendini otel odasına sıkışmış hisseden genç Charlotte’ın (Scarlett Johansson) iç buhranlarıyla dolu film. İkisi de kendilerini kalabalıklar içinde yalnız hisseden karakterler. Bunun yanı sıra, seyahatin her zaman mutluluk getirmese de gidilen yerlerde tanışılan insanlarla yaşanılanların unutulmaz olabileceğini söylemeye çalışıyor Charlotte: “Bir daha buraya gelmeyelim çünkü asla bu kadar eğlenceli olmaz.” Çok uzakların kültürünü, insanlarını ancak sokaklarında gezip görebileceğinizi gösteren bir film Lost in Translation, otel odalarında değil. Gerçek ruh ikizlerinin de bazen böyle uzaklarda bulunabileceğini gösteriyor -yaş farkı ne kadar fazla olursa olsun. Dostoyevski Beyaz Geceler’de der ki: “Tanrım, neden bir anlık mutluluk bir ömür boyu yeterli olmaz?” Bob ve Charlotte’ın kısa sürede yaşadıkları özgürlük, mutluluk ve maceraları elbette bir ömür yeterli olmayacaktır ama hayat böyle değil midir zaten?

6)  Vicky Cristina Barcelona (2008)

Vicky_Cristina_Barcelona

2008 yılı yapımı olan Vicky Cristina Barcelona bir Woodey Allen filmi. 2 genç Amerikalı kadının- Vicky ve Cristina’nın Barcelona’daki yaz tatillerini konu alan film bu iki zıt karakterli kadının İspanya kültürü ve insanlarıyla yaşadıkları olaylara odaklanır. Vicky Cristina Barcelona, tam bir İspanyol kültür şöleni yaşatıyor. Film; meydanlar, İspanyol müzikleri -özellikle klasik gitar ile Paco de Lucia eşliğinde, Gaudi, İspanyol yemekleri, sıcak İspanyol insanları ve karışık aşk hayatlarını gözler önüne seriyor. Amerikalı oyuncu Scarlett Johansson’a filmde iki ünlü İspanyol eşlik ediyor; Penelope Cruz –bu rol kendisine en iyi yardımcı kadın oyuncu Akademi ödülünü getirmiştir ve özellikle The Sea Inside ve No Country for Old Men filmlerinden hatırladığımız Javier Bardem.

7)  The Best Exotic Marigold Hotel (2011)

The_Best_Exotic_Marigold_Hotel

7. sırada sıcacık bir Hindistan seyahat filmi var. Yönetmenliğini,Shakespeare in Love’dantanıdığımız John Madden’in yaptığı film bir grup İngiliz emeklinin Hindistan seyahatlerini konu alıyor. Filmin adı İngilizler Hindistan’da olsa pek de yadırgamazdık herhalde. Konusu İngiliz yazar Deborah Moggach’ın “These Foolish Things” romanına dayanan film gerektiğinden biraz uzun olsa da Judi Dench’den Maggie Smith’e usta oyuncularla sizi fazla sıkmıyor. Her yolcu kendisiyle birlikte hikâyesini getiriyor. Kaç yaşımıza gelirsek gelelim öğrenecek hep bir şeyler olduğunu vurguluyor film. Yola çıkmanın heyecanı, edinilen yeni tecrübeleri ve bazen her yol arkadaşımızla geri dönemediğimizi görüyoruz The Best Exotic Marigold Hotel’de.  Ancak, diğerlerinin aksine Hindistan’dan ve bu yolculuktan nefret eden Jean rolündeki Penelope Wilton bir röportajında: “Bir seyahat ile problemlerini çözebileceklerini zannediyorlar ama nereye gidersen git kendini ve problemlerini de yanında götürüyorsun. Tabii bu benim karakterimle ilgili bir sorun. Diğer karakterler bu durumu daha iyi idare ediyorlar.” diyor. Alice Munro Çok Fazla Mutluluk kitabında der ki: “Hayatınızda sadece birkaç yer vardır belki sadece bir tane. Bir şeyin yaşandığı bir yer ve bir de diğerleri.” Öyle değil mi gerçekten? Bazı şehirler, ülkeler, sokaklar vardır sizin için ve diğerleri. Bu filmde de Hindistan yaşlı grup için öyle özel bir yere dönüşüyor mu? İzleyip görün derim.

8)  The Holiday (2006)

The-Holiday

2006 yapımı olan The Holiday, ‘Tebdil-i mekânda ferahlık vardır’ sözünden çıkmış olacak ki İngiliz editör Iris (Kate Winslet) ve film fragmanları yapan bir şirketin sahibi olan Amerikalı Amanda’nın (Cameron Diaz) evlerini değiştirmesini konu alır. İngiltere ve Amerika; aynı dili konuşan iki farklı ülke, kıta. Iris ve Amanda için sadece kıtalar değil yaşam şartları da değişiyor. İkisi de sosyal statüleri farklı insanlar ama hissettikleri bir bakıma aynı. Bıkkınlık. Her gün aynı insanlarla soluk alıp vermek. Ama onları bu değişime götüren en büyük neden aşk hayatlarında yaşadıkları vurgunlar. Film, seyahat olgusunu içinde barındırmasıyla kendisini diğer romantik-komedi filmlerinden ayırıyor. Jet lagler, değişen hava durumuna ayak uyduramama, yeni insanlarla tanışma… Anlayacağınız aşk ön planda olmak üzere ne ararsanız var filmde.

9) Before Sunrise (1995)

Before_Sunrise

Seyahat filmlerinden bahsedilirken ‘interrail’den bahsetmemek olur mu hiç? 1995 Richard Linklater yapımı olan film Budapeşte’den Viyana seyahat ederken trende tanışan biri Amerikalı diğeri Fransız iki gencin aşk hikâyesini konu alır. Jesse (Ethan Hawke) ve Céline’in (Julie Delpy) yalnızca bir günlerini anlatan film yola sadece sırt çantasıyla çıkanların filmi. Before Sunrise size Viyana sokaklarını karış karış gezdiriyor. Sokak sanatçılarını tanıtıyor. Film her ne kadar bir aşk filmi gibi görünse de iki farklı kültürden insanı Viyana’da bir araya getirmesiyle olaya farklı bir boyut katıyor zaten. Filmin başarısı devam filmlerini de beraberinde getiriyor. 2004 yapımı Paris’de geçen Before Sunset ve 2013 yapımı Yunanistan’da geçen Before Midnight serinin diğer filmleri.

10) Midnight in Paris (2011)

Midnight_in_Paris

Ve karşınızda yine bir Woodey Allen filmi. Amerikan-İspanyol ortak yapımı olan Midnight in Paris, Hollywood’da yazarlık yapan Gil’in (Owen Wilson) nişanlısı Inez (Rachel McAdam) ile Paris’e olan tatillerinde Gil’in yaşadığı maceraları konu alır. Gil bir gece Paris sokaklarında gezerken kendisini bir anda 1920’lerin Paris’in de bulur. Picasso’dan Hemingway’e kendisini büyük sanatçıların, yazarların arasında bulur ve böylece macera başlar. Film Paris aşkı aşılayacak türden. Paris sokakları, kafeleri, mimarisi… Sanat ve hayal gücü kokan bir film Midnight in Paris. Filmin sürpriz oyuncuları ise Salvador Dali rolündeki Adrien Brody ve Fransız, Oscar’lı oyuncu Marion Cotillard diyebiliriz.

11) Tracks (2013)

Tracks

Wild (2014)’dan sonra listedeki ikinci kadın gezginimiz karşınızda: Robyn Davidson. Filmin afişinde de dediği gibi “Her şeyi geride bırak” felsefesinde olan bir film Tracks. Filmin başında Robyn Davidson’dan bir alıntı çıkar karşınıza: “Bazı göçebeler için her yer yuva gibiyken, diğerleri için hiçbir yer olamaz. Ben o diğerleri arasındayım.” Daha sonra indieLONDON’a verdiği bir röportajda bu söz için şöyle der: “70’ler genç olmak için harika zamanlardı. Sanırım gençlerin çoğu sınırları aşıyordu. Bütün gençler cesur şeyler yapıyorlardı. Bu yolculuktan sonra göçebeliğime son veremedim. Sadece, geçenlerde ilk evimi satın aldım. Avustralya çöllerinden Hint Okyanusuna bir maceranın öyküsünü anlatan Tracks’in Wild filminden en büyük farkı ise Robyn yola köpeği ve 4 deve ile çıkıyor olması. Hikâye Avustralyalı gezgin ve yazar Robyn Davidson’ın 1977’deki  9 aylık serüvenine dayanıyor. Robyn rolündeki Avustralyalı aktris Mia Wasikowska, filmin bir aşk filmi olmadığını vurguluyor.  Wasikowska verdiği bir röportajda şöyle diyor: “Aşk hikâyeleri bir filmi yapmanın daha kolay yoludur ama bu Robyn’nin temsil ettiği şeyin tamamiyle antitezi. Bu kişisel bir yolculuk hikâyesi, aşk hikâyesi değil.

12) Up in the Air (2009)

Up_in_the_Air

Sırada kişisel olarak benim George Clooneynin en sevdiğim filmlerinden biri olan Up in the Air var. Bu sefer, işinden dolayı sürekli seyahat etmesi gereken Ryan Bingham’ın hikâyesini görüyoruz. Ryan’ın oldukça ilginç bir mesleği var. Şehir şehir dolaşıp insanlara işten çıkarıldıklarını söylüyor. Ryan bu işi sürekli yaptığı için artık ruhsuz bir insana dönüşmüştür. O aslında yapayalnız bir insan. Ryan kendisini bir yere, bir insana ait hissetmek istemez. Yaptığı meslek de bu işi kolaylaştırır. Diğer insanların ne düşündüğünü, ne hissettiğini önemsemeyen bencil bir karakter var karşımızda. Onun tek isteği American Airlines ile 10 milyon mil uçan 7. insan olabilmektir. Bu yüzden filmin yarısı havaalanında geçer. Yolculukları boyunca tanıştığı insanlar ve gittiği yerlerde yaşadıklarına odaklanıyor film. Nasıl bir bavul hazırlanması gerektiği, check-inler ve seyahat hakkında nicesi ile ilgili artık uzmanlaşmış bir George Clooney var. Ancak Ryan’ın monoton seyahat hayatı kendisi gibi sürekli iş seyahatlerine çıkan Alex (Vera Farmiga) ile tanışması ile değişir.

, , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.