Murat Gülsoy: “Sinema, Hikaye Anlatmanın Ötesinde Bir Dünya Kurmalı.”

Murat Gülsoy: “Sinema, Hikaye Anlatmanın Ötesinde Bir Dünya Kurmalı.”

Share Button
Röportaj: Teksin BegeçKürşat Saygılı, Fırat Çakkalkurt
Deşifre: 
Fırat Çakkalkurt

İlk izlediğiniz filmi hatırlıyor musunuz?

Çocuk sinemasına götürüldüğümü hatırlıyorum. Site Sineması vardı Osmanbey’de; hala var sanırım. Orada pazar sabahları saat 10’da çocuklar için Walt Disney’in çizgi filmleri gösterilirdi. O zamanlar televizyon yoktu tabii; 70’lerin başından bahsediyorum. Dedem beni alır, onlara götürürdü. Bazı akşamlar annem ve babamla birlikte yetişkin filmlerine de giderdim ama çok küçük olduğum için o filmlerin neler olduğu aklımda yer etmemiş. İlk seyrettiğim filmin ismini istiyorsanız onu vermem zor, ama büyük bir salonda ve dev perdedeki ilk sinema deneyimimin bu çocuk filmleri olduğunu söyleyebilirim.

Bilinçli seyirciliğe adım attığınız yıllarda seyrettiğiniz filmler arasında sizi etkileyenler hangileriydi?

İlkokul yıllarında her cumartesi sinemaya giderdik. O zamanlar western filmleri furyası vardı, sonra Bruce Lee’nin karate filmleri furyası geldi. Macera filmleri vardı. Hollywood’un popüler filmlerini de seyrederdik. Bir yandan da televizyonda cuma akşamları sessiz sinema örnekleri gösterilmeye başlanmıştı. Gece 12‘den sonra sinema tarihinin ilk örneklerini seyrediyorduk. Zorro falan… Onlar da beni çok etkilemişti. Bunların dışında Atilla Dorsay’ın sunduğu muhteşem bir seri vardı. Hafta içi akşam saatlerinde dünya sinemasından örnekler yayınlanıyordu bu seri kapsamında ve yıllarca sürmüştü. O tarihlerde biraz sıkılırdım ama yine de yorumlara biraz kulak kabartıp filmleri izlerdim. Yani farklı mecralarda önemli filmleri seyretme fırsatı buluyordum o dönemde. Mesela Alfred Hitchcock’u ilk o yıllarda seyretmiştim. Hatta Kuşlar, yönetmenin ismiyle birlikte hafızama kazınan ve beni çok etkileyen ilk filmlerden biriydi. Sonra gerisi de geldi tabii.

O dönemin sinema salonları nasıldı?

Büyüktü. En çok Osmanbey’de Site ve Kent’e, Harbiye’de Konak’a ve başta Emek olmak üzere Beyoğlu’nun sinemalarına giderdik. O yıllarda çok sayıda sinema salonu vardı ve her salonun kendine özgü bir atmosferi olurdu. Her birinin mimarisi ve dekorasyonu farklıydı. Kimisinin fuayesini daha çok severdim; kimisinin salonu daha güzeldi, önceden girer otururdum. Mesela Emek Sineması’nın işlemelerine bakıp onları anlamlandırırdım. Kimisinin koltuğu o kadar rahat değildi belki ama içeri girdiğiniz zaman burasının bambaşka bir dünya olduğunu anlardınız. Hatta yazlık sinemalar bile öyleydi. Ayrıca salondan fuayeye, satılan yiyecek-içeceklerden sokağına kadar her şey sinema üzerinde belirleyiciydi ve bu nedenle sinemaya gitmek başlı başına önemli bir etkinlikti. Bugünse sinemaya gitme pratiğinin aynı duyguya sahip olmadığını düşünüyorum.

Sinema deyince aklınıza gelen ilk şey nedir?

Sinema deyince ilk aklıma gelen bir korku filmi. Sanırım ilkokul birdeydim; cumartesi günü yine dedemle sinemaya giderken bir film seçtim. O da kabul etti ve sinemaya girdik. Pangaltı’daki Tan Sineması’ndaydık. Film başladı: Ayın 14’ü Vampirler Gecesi. Nasıl korkunç bir film! Kurt adamlarla vampirler dövüşüyor. Bir yandan çıplaklık da var. Şimdi olsa çocuklar böyle bir filmi görmesin diye önlemler alınır. Artık filmlere yaş sınırlamaları getiriliyor, aile büyükleri hassas davranıyor. O zamanlar öyle değildi. Ben bütün filmi baştan sona seyretmiştim ve sonra bütün bir yıl uyuyamamıştım. (Gülüyor)

Evde mi daha çok film seyrediyorsunuz, yoksa sinemada mı? Festivalleri takip eder misiniz?

Takip ettiğim yönetmenlerin filmlerini sinemada seyretmeyi seviyorum. Mesela Zeki Demirkubuz’un yeni filmi çıksa, onu sinemada seyretmek isterim. Onun dışında internetten de seyrettiğim oluyor. MUBİ’yi kullanıyorum sık sık. Bazen DVD’den de filmler seyrediyorum. Yani çok değişik kanalları kullanabiliyorum, ama iş yoğunluğu dolayısıyla festivalleri pek yakalayamıyorum bu aralar. Öğrenciyken takip ediyordum ama artık o sıklıkla gidemiyorum. Bu arada filmden çok dizi seyrettiğimi de söylemeliyim.

Hangi dizileri takip ediyorsunuz?

Popüler olan birçok diziyi takip ediyorum. Yabancı dizi seyretme alışkanlığı Lost’la başladı bende. Ondan önce pek takip etmezdim dizileri ama Lost bende iyi diziler yapıldığına dair bir farkındalık yarattı. Sonra The Sopranos’u keşfettim. Yenilerden House of Cards, Game of Thrones, Black Mirror, Mr. Robot, The Affair… Bunların anlatım dili ve hikâye etme becerileri çok yüksek. Birçok sinema filminde bulamadığım hikâye derinliğini bu dizilerde bulabiliyorum. Diziler süreklilik sağlaması açısından biraz da roman okumaya benziyor bence. Sinema filmindeyse bir risk alıyorsun. Eğer film kötü çıkarsa geceyi mahvedebilirsin, ama diziyi sevmişsen sezon boyunca sürdürüyorsun.

Defalarca seyrettiğiniz bir film var mı?

David Lynch’in Mulholland Drive’ını defalarca seyrettim. Benim çok sevdiğim, arada sırada seyrettiğim bir filmdir. Bunun dışında bir de komedi filmleri var. Bir ara komedi filmlerine çok takmıştım. Woody Allen’ın Parayı Al ve Kaç’ı ve Frank Oz’un Kirli, Çürük ve Adi’si vardı mesela. Eve her gelen arkadaş grubuyla bir kere daha seyrediyordum. Bir de Hitchcock’un bazı filmlerini defalarca seyrettiğimi hatırlıyorum.

Bir filmi seçerken neye dikkat edersiniz?

Sevdiğim bir yönetmenin filmiyse başka hiçbir şeyi önemsemeden seyrederim. O açıdan benim için en önemli faktör yönetmendir. Eğer tanımadığım bir yönetmenin filmiyse eleştirileri okuyarak filmi izlerim veya bir edebiyat uyarlamasıysa da ayrıca ilgimi çekebilir.

Uyarlama filmlerin romanı aşamayacağı fikrine ne kadar katılıyorsunuz? Romandan daha üstün bir filme hiç denk geldiniz mi?

Mesela Being There öyle bir filmdir. Jerzy Kosiński’nin kitabı çok uyduruktur bence; hatta çalıntıdır da, ama film ondan çok daha güzeldir. Filmin sonunda romanı değiştiren bir şey de var; film romanı çok mistik bir yere çekiyor. O yüzden fikriyatını sevmiyorum, ama sinematografik olarak çok daha etkileyici. Öte yandan uyarlamaların romanı aşamayacağı gibi bir genel kuralı doğru bulmuyorum. Hatta iki türün kıyaslanmasına da karşıyım. Biri roman, diğeri film. İki ayrı sanat yapıtı. Burada önemli olan bir sanat eserinin bir diğerini doğurup doğuramadığı ve ikinci eserin de kendi başına iyi bir eser olup olamadığıdır. Örneğin Yüzüklerin Efendisi gibi başarılı olmuş birebir uyarlamalar da var, ama Fransız Teğmenin Kadını gibi yaratıcı uyarlamalar da… Hepsini aynı kefeye koyup değerlendiremeyiz. Çünkü burada uyarlama film, romandan başka bir şey oluyor artık. Fransız Teğmenin Kadını gibi kendi üzerine söz söyleyen bir romanı filme nasıl uyarlayabilirsiniz? Yönetmen, film çekilirken seti de görüntüye dahil ediyor ve film içinde bir film oluşturuyor. Böylece ortaya başka bir şey çıkıyor. İnsan nasıl cesaret eder böyle bir romanı uyarlamaya? İşte uyarlıyor ve çok da güzel oluyor. Yani sinema başka bir sanat, edebiyat başka bir sanattır. Edebiyat eseri filmin senaryosu değil ve film de edebiyatın görselleşmiş hali değildir. O nedenle ikisini birbirinden farklı algılamamız gerekir. Mesela Michelangelo Antonioni’nin Blow-Up’ı edebiyat eserinden yola çıkar ama bambaşka bir yöne doğru gider. Aslında Julio Cortázar’ın bir öyküsüdür bu. Öykü çok güzel, derinlikli bir öykü ama film de aynı derecede güzel ve derinlikli. Bu iki eser birbirini ne kadar yansıtıyor diye bakarsak aralarında birçok fark görürüz. İşte burada Antonioni öyküyü Cortázar’ın getirdiği yerden almış ve daha yüksek bir yere koymuş. Bence değerli olan da bu; bir eserden başka bir eserin doğurulabilmesi. Yoksa birebir resimlemek, uyarlamanın iyi bir eser olarak ortaya çıkması için yeterli değildir.

En sevdiğiniz yönetmen kimdir?

Takip ettiğim yönetmenler var tabii ama bütün filmlerini sevdiğim bir yönetmen yok. Bazı yönetmenleri bazı filmleri için çok seviyorum. Ingmar Bergman’ın Persona’sını ve Yedinci Mühür’ünü çok seviyorum mesela, ama başka bir filmi bana çok sıkıcı gelebiliyor. Aynı şey Zeki Demirkubuz için de geçerli. Onun da bazı filmlerini çok seviyorum, bazılarını ise sevmiyorum. Nuri Bilge Ceylan için de aynı şeyi söyleyebilirim. Bir Zamanlar Anadolu’da çok sevdiğim bir film, ama Kış Uykusu’nu pek sevmedim. O yüzden bir yönetmenin bütün filmlerine bayılıyorum diyemem. Yine de üzerimde en çok etkisi kalan yönetmenleri sorarsanız Hitchcock ve Lynch’i ilk ağızda sayabilirim.

Son zamanlarda seyrettiğiniz filmler arasından hatırınızda kalanlar hangileri?

En son The Revenant’ı seyrettim, ama hiç sevmedim. Çok güzel çekilmiş; o konuda hiçbir itirazım yok. Ayı sahnesi, hayatta kalma mücadelesi ve gerçekliğin oluşturulması şahane, ama yine de ben Birdman’i tercih ederim. The Revenant’ın hikâyesi bana dokunmadı. Sinemanın hikâye anlatması lazım. Hatta hikâye anlatmanın da ötesinde dünya kurması ve o dünyayla seyirciyi etkilemesi lazım. Bence bir sanat eserinin tek bir kriteri vardır; o da etki yaratıp yaratmaması. Bu açıdan ben olaya çok kişisel bakıyorum. Objektif olduğum pek söylenemez. Bir eleştirmen veya bir bilim insanı gibi yaklaşmıyorum sanat eserleriyle ilişkime. Bir filmin dünya sinemasındaki yerinden ziyade benim imgelemimdeki, iç dünyamdaki yerini önemsiyorum. Bulantı’yı da yakın zamanda seyrettim. Oldukça etkileyici bir filmdi bence. Onun dışında Stajyer diye Robert De Niro’nun bir komedi filmini seyrettim. O da hoş bir filmdi. Bazı filmleri bu şekilde sadece oyuncusu için seyredebiliyorum. Mesela Robert De Niro ne oynasa seyrederim. Orada yönetmenin veya hikâyenin benim için hiçbir önemi kalmıyor.

Seyretmek için sabırsızlandığınız bir film var mı?

Arkadaşım Orhan Eskiköy yeni filminin kurgusunu yapıyor; yakında bitirecek, merakla bekliyorum. Bir de bazı eski filmleri izlemek istiyorum, mesela Metin Erksan’ın TRT için yaptığı filmleri yeniden seyretmek istiyorum. Geçmiş Zaman Elbiseleri falan… Onlar TRT’de ilk yayınlandığında herkes çok korkmuştu. Bir sürü şikâyet almıştı kanal. Sonra da projeyi durdurdu zaten. Çok naif zamanlardı o zamanlar.

Kendi hayatınızla ilgili bir film senaryosu yazsanız nasıl bir hikâye anlatırdınız?

Bunun üzerine hiç düşünmedim. Benim hayatımdan bir film yapılsa çok sıkıcı olurdu herhalde. Masa başı çalışan, hareketsiz bir adamın hikâyesi… (Gülüyor) Şaka bir yana, yazdığım diğer roman veya öykülerin bazen uyarlanabileceklerini hayal ettiğim oluyor tabii, ama bu bir yönetmen işi olduğu için hiç o konuları detaylı düşünmüyorum. Filmi kim çekiyorsa, bu onun dünyası olacak.

Sizi en derinden etkileyen film sahnesi hangisidir?

Birkaç sahne var aslında; ilki Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı’ndan. Adam fotoğrafa aşık olmuştur. Fotoğraf bir tarafta, adam ortada, kadın arkada durur. Adam kadına bakmak yerine fotoğrafa bakar. Bunu ilk seyrettiğimde çok etkilenmiştim. Gerçek aşk işte budur diye düşünmüştüm. Aradan kişiyi bile çıkararak bir imgeye aşık olunmalı demiştim kendi kendime. Sonra bunu neden bu kadar abarttığımı ve abarttığımızı düşündüm. Niye kendisi varken, suretinden etkileniyoruz? Zamanla bunun içinde bizim psikolojimize ve kültürümüze ait bir tuhaflık olduğunu fark etmeye başladım. Aslında burada, gerçek insan ilişkisinden kaçıp çok daha kendi içine kapanan, kendi kendine yeten, hatta biraz narsistik, kimseye ihtiyaç duymayan, kapalı bir evren oluşturan kibirli bir insan olma durumu var. Bu nedenle bunun doğru bir şey olmadığını düşünmeye başladım sonradan. Yine de bu sahne etkileyici mi? Etkileyici. Aynı zamanda çok katmanlı bir sahne bu. Bir tarafta bahsettiğim narsistik durum var; diğer tarafta değişmeyen bir yüze aşık olmak var. Değişmeze duyulan özlem ve arzu gibi hisler bir tür kaybolmuş anne imgesi de sunuyor olabilir. Kadın yerine fotoğrafı tercih ettiğinizde cinsellik ortadan kayboluyor. Bedenle birlikte cinselliği de kaldırdığımız zaman aşkın daha ulvileştiğini düşünüyoruz, ama belki bu anneye duyduğumuz özlemdir. Hatta bunların hepsi bir eksikliğin de ifadesidir; çünkü o adam bir bakımdan hastadır. Onunkisi sağlıklı ve üretken bir durum olamaz. O yüzden bu sahne çok etkileyici gelir bana. Bir de The Truman Show’dan iki sahne var aklımda. Biri yukarıdan spot lambanın düştüğü, bütün yanılsamanın bozulduğu sahne; diğeri de yanılsamanın bittiği ve adamın ufkun sınırına varıp kapıyı açarak o dünyadan çıktığı sahne. Final sahnesi bir René Magritte tablosu gibi resmedilmiştir adeta. Filmin felsefi boyutunu da çok severim zaten. İnsan kendi gerçekliğinin üstüne çıkabilir mi, gerçeklik sosyal olarak nasıl kurulur, insanın gerçekte nasıl yalnız olduğu gibi katmanları olması beni çok etkiler. Bunların dışında The Shining’de adamın koskoca otelde tek başına roman yazdığı sahne de aklımda. Kamera adama yaklaştığında görürüz ki hep aynı cümleyi yazmaktadır. Adam hem yazar, hem baba, hem de delidir ve kocaman bir otelde hayaletlerle boğuşup durur. Aslında tam bir yazar metaforudur bu, çünkü yazarlık böyle bir şeydir. Bir odada hayaletlerle uğraşarak bir şeyler yazmaya çalışırsın. Son olarak da Barton Fink’ten bir sahne söyleyebilirim. Adam otel odasında senaryo yazmaya çalışmaktadır, ama beceremez. Duvardaki fotoğrafı görür. Arkası dönük bir kadın kumsalda oturmuş uzaklara bakmaktadır. Bir noktadan sonra adam o resmin içine girer. Bu da yaratma, yazma, yazamama süreçleriyle ilgili etkileyici bir sahnedir bence. Yeni filmlerde de unutulmaz kareler var tabii. Leviathan’da evin yıkımı, yanmış kilisede oturmaları… Bunlar çok kuvvetli imgeler oluşturuyor.

Unutamadığınız bir film karakteri var mı?

Muhsin Bey unutulmaz bir karakterdir, çünkü o tarihte İstanbul’da o amcalardan çok vardı. Pazar günleri evde yalnızken bile beyaz gömlek-yelek giyer, kravat takarlardı. Her işten anlarlardı. Çiçekleri sular, akşam rakı içer, bütün mahalleliyle iyi geçinir, Türkçeyi güzel konuşur, hayat bilgisi gelişmiş, Türk Sanat Müziği sever bir tipti bu ve Muhsin Bey bunu çok güzel çiziyordu. Fakat sonradan üzerine düşündüğümde, aslında filmin çok ayrımcı olduğunu fark ettim. İlk seyrettiğimde Yavuz Turgul’a hak vererek Ali Nazikler geliyor ve İstanbul kayboluyor demiştim; ama şimdi bu bakış açısının korkunç olduğunu düşünüyorum. Muhsin Bey’de o yok oluşun nedeni Ali Nazik’in gelmesiymiş gibi anlatılıyor. Ali Nazik’in arabeskte yükselmesi paralel kurguyla Beyoğlu’nun yıkılmasıyla birlikte gösterilir. Ali Nazik yükselirken Beyoğlu, İstanbul ve Muhsin Bey yıkılır. Hâlbuki ikisi birbirinden farklı dinamiklerin ürünü. O tarihte bu filmi başka türlü algılıyordum ama şimdi başka türlü algılıyorum. Yine de Muhsin Bey unutulmaz bir karakterdir. Daha sonra Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’nde Şener Şen’in çizdiği karakter de unutulmazdır, ama Eşkıya öyle değil. Bence o, unutulası bir karakterdi. (Gülüyor) Yavuz Turgul Muhsin Bey’de soyluluğu İstanbulluya verip soysuzluğu Anadolu’dan gelene vermesi durumunu tersine çevirmek için bu kez soylu bir eşkıya karakteri yaratmıştı, ama bozulmuş İstanbul’daki son soylu adam olarak Eşkıya bence hiç inandırıcı değildi. Turgul’un bu filmde özür dilemeye çalıştığını düşünüyorum ben. Bunların dışında yine edebiyat uyarlamalarına döneceğim. Anayurt Oteli ilginç bir örnek; hem film olarak çok iyidir hem de roman olarak çok iyidir. Fakat burada film romanı iyi yansıttığı için iyi değildir; film kendi başına iyi olduğu için iyidir ve Zebercet de unutulmaz bir karakterdir. Benzer bir şeyi Orson Welles’in Dava uyarlamasında da görürüz. Orada da Anthony Perkins muhteşemdir.

Size ilham veren bir film var mı?

Bir filmden doğrudan etkilendiğimi söyleyemem, ama mesela Bu Filmin Kötü Adamı Benim romanımdaki karakter bir filmin içindeymiş gibi yaşar. Orada birçok filme gönderme de vardır. Bu açıdan sinemanın yoğun olarak etkisi altında yazılmış bir romandı o. Onun dışında, şu film bana çok ilham verdi dersem yalan olur, çünkü çok fazla film seyrediyorum ve onların arasından bir filmi ayırmam çok zor. Yine de bir isim söyleyecek olursam David Lynch diyebilirim. Lynch’in her filmi olmasa da, adını bilmediğim bir ruh durumunu paylaştığımı hissettiğim ve seyrederken içine daldığım birçok filmi var. Zaten o ruh durumunun adını bilsem, bu kadar etkisi altında kalmazdım.

Nâzım Hikmet’in senaryolarını yazdığı Muhsin Ertuğrul filmlerini nasıl buluyorsunuz?

Uzun zaman önce seyretmiştim o filmlerden bazılarını. Son derece başarılı senaryolardı. Nâzım’ın sinemayla ilişkisi sadece senaryoyla sınırlı değil zaten. Eserlerinde sinema dilini çok yoğun bir biçimde kullanan bir yazar o. Bu nedenle öncülüğü sadece dünya görüşünde değil, aynı zamanda edebiyatta yaptığı yeniliklerde de yatar. Mesela Açların Gözbebekleri diye bir şiiri vardır. SSCB’ye ilk gittiğinde, orada bir film seyreder. Savaş sonrasında açlık çeken çocuklar üzerine bir belgeseldir bu. O çocukların gözlerine bakar ve filmden hareketle o andan itibaren şiirini bambaşka bir şekilde yazmaya başlar. Bizim şu an tanıdığımız Nâzım’ın şairliğinin başlangıcı işte o Açların Gözbebekleri şiiridir. Aynı şekilde olgunluk dönemi eserleri de sinemayla iç içedir. Mesela Memleketimden İnsan Manzaraları, kendisinin Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda söylediği üzere bir şiir gibi düşünülmemiş, bir roman gibi düşünülmüş ama sadece roman gibi de düşünülmemiş, aynı zamanda bir sinema gibi de düşünülmüştür. Yani sinema sanatının anlatım araçlarını da doğrudan eserin içine dahil ediyor Nâzım. O bakımdan kitabın kapağına şiir yazmak aslında çok büyük bir haksızlık; roman yazmak daha doğru olur. Memleketimden İnsan Manzaraları aslında bir romandır; hatta deneysel bir romandır. Zaten iyi edebiyat bence deneyseldir, çünkü önemli olan yepyeni bir şeyi ortaya koymaktır. Nâzım da sinemayı edebiyatında çok iyi kullanarak ortaya yepyeni bir şey koymuştur. Şiirde telsiz konuşmalarını, radyoyu, sinemayı doğrudan doğruya ilk kez kullanması bakımından hem bizim hem de dünya edebiyatı için öncü isimlerden biridir. Dolayısıyla sinemaya hiç yabancı değil, tam tersine sinemanın çok içindedir. Hatta Nâzım’ın asıl meselesi, sanatı bir bütün halinde alıp onu yazıyla başka bir yere taşıyabilmektir.

Türkiye Sineması’nı doğuya mı yakın buluyorsunuz, batıya mı?

Türk Sineması’nın kuşkusuz kendine has bir yeri var, çünkü Türkiye’de sinemanın artık belli bir tarihi oluşmuş durumda. Bence Türk Sineması şu anda azımsanmayacak bir geleneğe sahip. Bir dönem belki İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden çok etkilenmiş olabilir, ama sonradan başka etkilerle kendi çizgisini buldu. Bunu biraz yönetmenlerin üstünden okumak gerekiyor. Yani topyekûn bir Türk Sineması’ndan bahsetmek kolay değil. Onun yerine Nuri Bilge Ceylan’a, Zeki Demirkubuz’a, genç yönetmenlere bakmak daha doğru olur. Ben her birini çok kıymetli buluyorum. Mesela kısa zaman önce Sen Aydınlatırsın Geceyi’yi seyrettim ve çok hoşuma gitti. Gerçi son üçte birlik kısım o kadar iyi değildi, yine de bir bütün olarak çok etkileyiciydi. Kurduğu kendine has dünyası ve estetik yapısıyla bana gerçeküstücülerin revaçta olduğu, tuhaf efektlerin çok kullanıldığı sinemanın ilk yıllarını hatırlattı. Bununla birlikte filmde buraya özgü bir şey de vardı. O yüzden bunu Doğu veya Batı olarak konumlandırmak istemiyorum. Zaten artık Doğu-Batı ekseninin değişmek durumunda olduğunu düşünüyorum. Eskiden var olan Doğu-Batı karşıtlığı üzerinden edebiyatı, sinemayı, kültürü algılamak bana bugün yeterli gelmiyor. Bence başka parametrelerle bakmamız lazım artık. Doğu-Batı karşıtlığı eski ve izole dünyada anlamlıydı; çünkü o zamanlar herkes yalıtılmış durumdaydı. Dışarıdan gelen şey gerçekten ithal bir şeydi ve onun çevrilmesi, uyarlanması gerekiyordu. Şimdi öyle değil. Artık insanlar kültürel ürünlere doğrudan erişebiliyorlar. Bugün kimsenin tercümesine ihtiyaç duymadan doğrudan doğruya kendini Japon Sineması’nda bulabiliyorsun. Böylesi bir açıklığın olduğu ortamda Doğu-Batı üzerinden açıklama yapmak bence yetersiz kalıyor. Mesela Bir Ayrılık filmi İran’da geçiyor. Oraya özgü bir konu, ama bir yandan da çok evrensel bir tarafı var. O yüzden ben bunu ayrıştıramıyorum. Elbette İran Sineması’nda bu filmin köklerini bulabiliriz, ama pekâlâ ben orada Haneke’yle de akrabalık kurabilirim. Mesela Semih Kaplanoğlu’nun Bal’ı, eskiden olsa bambaşka bir yere oturabilirdi. Fakat bugün bunun Doğu sineması olduğunu söyleyemem. Evet, filmde Doğu motifleri ve temaları var; ama Batılı bir bakış da var. Bu bakımdan birçok yaratıcı yönetmen için Doğu-Batı sınırı artık çok incelmiş durumda. Bunun yerine, günümüzde saflaşmanın sanatsal olan ve ticari olan gibi başka karşıtlıklar üzerinden gerçekleştiğini söyleyebilirim.

Murat_Gulsoy_KunyeMurat Gülsoy Kimdir?
Murat Gülsoy, Mühendislik ve Psikoloji eğitimi gördü. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla Hayalet Gemi dergisini çıkardı. 2001 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı, Bu Kitabı Çalın adlı kitabına, 2004 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü, Bu Filmin Kötü Adamı Benim, 2013 yılı Notre Dame de Sion ödülü Baba Oğul ve Kutsal Roman, 2014 yılı Sedat Simavi Edebiyat Ödülü Gölgeler ve Hayaller Şehrinde adlı  romanlarına verildi. Öykü ve romanları çeşitli dillere (İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Japonca, Makedonca, Rumence, Bulgarca, Arnavutça, Arapça) çevrilmektedir. Açık Radyo’da 1995-2002 yılları arasında Hayalet Gemi, Simgeler Sözlüğü, Ubor Metenga gibi programlarda yer almış olan Gülsoy 2010-2013 yılları arasında TRTTÜRK kanalında Açık Şehir programında Sinemada Edebiyat Uyarlamalarını hazırlayıp sunmuştur. Murat Gülsoy aynı zamanda 2004 Yılından beri Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin Genel Yayın Yönetmenliği ve 2014 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi müdürlüğü görevini sürdürüyor.
Teksin Begeç

Kimya Mühendisliği mezunu. İnovasyon, Girişimcilik ve Yönetim bölümünde başladığı yüksek lisans eğitimini bırakarak Marmara Üniversitesi’nde sinema yüksek lisansına başladı. Çeşitli film festivallerinde görev almasının yanı sıra İnönü Üniversitesi Kısa Film Festivali’nin yürütmesini yaptı. Cineritüel sitesinin kurucusu ve yazarı.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.