The Revenant (2015): Öncülerin Çatışması

The Revenant (2015): Öncülerin Çatışması

Yazar Puanı4
  • İntikam, Ridley Scott'ın Gladiator / Gladyatör (2000) filmindeki gibi epik tatlar barındırıp tarihsel önemi olan bir zaman ve mekânla buluşunca ve kutsal aile kurumunu hedef alanlara karşı gerçekleşince beş Oscar ödülü alabiliyor. Öyleyse Hugh Glass'ın bu tarihsel önemi olan bir zamandan miras kalan, yarım kalmış epik girişimini tamamlayarak filme alan Alejandro González Iñárritu'nun The Revenant'ına da bir o kadar Oscar neden gelmesin?
Share Button

Hugh Glass; uğruna şiirler, şarkılar, kitaplar yazılmış bir avcı, dağcı, öncü. Amerikan kahramanları listesine eklenmek için pek çok kalemin yeniden yarattığı öyküsünün kesin olan kısmı, av sırasında bir ayının saldırısına uğrayıp ölümcül yaralar aldığı ve ölümünü bekleyip usulünce son görevini yapması istenen iki gönüllünün onu bir başına bırakıp gittikleri. Ve sonrasında beklenmeyen olur ve Glass, altı hafta sonra çıkagelir. Direnci takdire şayan; ancak onun, kendisini ölüme terk edenlerin karşısına geçip hesap sorabilme tutkusu, bir intikam hikâyesi için kusursuz gibi gelse de, işin aslında Glass’ın intikam alamadığını, aradığı adam orduya yazıldığı için ona dokunamadığını öğrendiğimizde, kimsenin hikâyeyi bu haliyle anlatmak istemeyeceğini tahmin etmek zor değil.

1971 tarihli Vanishing Point / Ölüm Noktası filminden hatırladığımız Richard C. Sarafian‘ın aynı yıl çektiği Man in the Wilderness / Vahşi Adam, bu sonuçsuz destan yazma girişimini, bir intikamdan vazgeçme hikâyesi olarak uyarladı; fakat pek tatmin edici bir sonuç ortaya çıkmadı. Hâlbuki popüler sinemayı ve seyircisini avucunun içi gibi bilen Tarantino‘nun başat öğesi intikam, Ridley Scott‘ın Gladiator / Gladyatör (2000) filmindeki gibi epik tatlar barındırıp tarihsel önemi olan bir zaman ve mekânla buluşunca ve kutsal aile kurumunu hedef alanlara karşı gerçekleşince beş Oscar ödülü alabiliyor. Öyleyse Hugh Glass’ın bu tarihsel önemi olan bir zamandan miras kalan, yarım kalmış epik girişimini tamamlayarak filme alan Alejandro González Iñárritu‘nun The Revenant‘ına da bir o kadar Oscar neden gelmesin?

Kaynak olarak Michael Punke‘nin kurgusunu seçen Iñárritu, şüphesiz intikamı daha da dramatik hale getirmek ve derinleştirmek için, bilinen Hugh Glass hikâyesinde mevcut olmayan eklemeler kullanmış. Onu Kızılderililer ile birlikte yaşantı süren bir geçmişe, ordu tarafından öldürülmüş Kızılderili bir eşe ve eşinin hatırası bir Kızılderili çocuğa sahip kılmış. Ayı saldırısı sonrası ölüme terk edilmesi yetmiyormuş gibi, oğlunun öldürülmesi ile de intikamının gerekçesi ve kutsallığı arttırılmış. Glass’ın Kızılderili ırkına yakın, hedefi Fitzgerald’ın ise onlardan nefret boyutunda uzaklaştırılması, ikisi arasındaki zıtlığı ve çatışma sebebini daha net ortaya koyarken, bu durum bilinçli yaratılmış bir başka bakış açısı ve katmanı hazırlamış; öncüler arasındaki zihniyet farkının, Kızılderililerin kaderi hakkında asıl belirleyici unsur olduğunu…

The Revenant / Diriliş filmini pre-western olarak tanımlayabiliriz. Çünkü anlattığı hikâyenin dönemi ve karakterlerinin özellikleri bizi, western türünün kapsadığı dönemin hemen öncesine götürmektedir. Metin Gönen, western türünü tanımlarken dönemsel olarak şöyle sınırlandırır: “Western filmlerinin tipleştirilen global dramatik durumu Uzak Batı’nın (Far West) fethedilmesidir; yani vahşi bir doğada uygar bir ulusun yaratılması ya da bir ulus-uygarlığın doğuşudur […] Bu dramatik durum Batı topraklarına yerleşimi, Kızılderili Savaşlarını, Kuzey ve Güney arasındaki İç Savaşı (Civil War) içeren kurgusal bir dönem biçiminde tipleştirilir […] Western filmleri genel olarak, 1860’lı yıllarla birlikte Uzak Batı’nın vahşi topraklarının yerleşime (iskân) açıldığı ve 1890’lı yıllarda Pasifik Okyanusu’na ulaşılarak sınırların son bulduğu (End of the Frontier) bir dönemi içermektedir.” [1]

Hugh Glass’ın yaşadığı filme konu olan olay ise 1823’de gerçekleşir. O tarihte, beyazların kıtadaki durumunu anlamak için bir kaç veriyi hatırlamakta fayda var. T. Kakınç‘ın, 100 Filmde Başlangıcından Günümüze Western Filmleri [2] kitabının ilk bölümlerinde, ilk göçmenlerden İç Savaş’a kadar ABD tarihinin geniş bir özeti sunulur. Kakınç’ın verilerine göre 1823 yılında soluk benizliler daha Pasifik Okyanusu’nu görmemiştir bile. İngiltere hala anavatan sayılmaktadır ve western filmlerine konu ve mekân olacak vahşi batıya ilk adım sayabileceğimiz Oregon Göçü’ne daha 20 yıl vardır. Diriliş filmini özel ve western türünden ayrı kılan da sinemanın pek fazla örnek sunmadığı böylesi farklı bir dönemi yansıtmaya çabalıyor oluşudur. Hugh Glass ve diğer karakterler için birer Amerikalı veya kovboy diyemeyiz; onların mücadelesi için en uygun tanım öncülerin çatışması olacaktır.

Amerika’ya ayak basıldıktan sonra Avrupalı göçmenlerin akın etmesiyle hızlı bir şekilde keşfedilen ve yerleşime açılan bölge ile hala yeterince keşfedilmemiş, zorlayıcı doğa koşulları ve mevcut Kızılderili topluluklarının engellemeleri sebebiyle ulaşılamamış veya hâkimiyet sağlanamamış bölgenin sınırını ifade eden frontier çizgisinin, öncü (pioneer) denilen cesur ve meraklı beyazlarca aşılarak batıya doğru ilerletildiği bir dönem -özellikle western severler başta olmak üzere- herkesin malumudur. Öncüler arasında Kızılderilileri vahşi ve değersiz gören, başına buyrukluğu sevdiği için bulunduğu bölgeye düzen ve kanun geldikçe daha da batıya ilerlemek isteyen kesim ile, onların aksine Kızılderililerle kaynaşmayı beceren ve hatta onlardan vahşi hayat koşullarına uyum konusunda bilgiler alan kesim arasında bir zihniyet farkı olduğundan söz edebiliriz. İşte Hugh Glass için uyumlu öncülere bir örnek, hedefi Fitzgerald’ı ise uyumsuz öncülere örnek olarak sunmak mümkün. Pek çok defa Teksas’a gidip bir arazi satın alma isteğini tekrarlayan, kanun ve nizama uyum sağlayamayan John Fitzgerald’ı, Teksas’a yerleşmesinden sonraki muhtemel hayatında ödül avcısı, altın arayıcısı veya arananlar listelerinde siması olan bir sahtekâr olarak hayal etmek öylesine kolay ve anlaşılır geliyor ki.

1800’ler Kızılderililerin sayısının milyonlardan yüz binlere düştüğü, batıdaki beyazların sayısının ise yüz binlerden milyonlara yükseldiği, anakarada nasıl bir ülke kurulacağına ve kimlerin hangi haklara sahip olacağına karar verildiği bir dönem. Tıpkı Fitzgerald gibi yaptıkları antlaşmalara uymayan politikacı ve idareciler, Kızılderili halkını oradan oraya göçe zorlarken sahip oldukları zihniyet, onlara bu öncülerden ve Avrupalı asilliği denilen kendini beğenmişlikten miras. O zihniyet, atalarının topraklarında var olup olamayacaklarına dair verilen kararlarda Kızılderilileri muhatap olarak bile kabul etmez. The Revenant bize tekrar hatırlar ki aslında Kızılderililer adına yenilgi, işte bu öncüler arasındaki sayı üstünlüğünün, Kızılderilileri vahşi ve değersiz görenlerden yana olması ile en başından ilan edilmiştir. Tıpkı siyahların vatandaşlık haklarını yine beyazların mücadelesinden çıkan sonuçla kazandığı ve sayı üstünlüğünün galibi ilan ettiği İç Savaş örneğinde olduğu gibi.

Kaynakça:
[1] Gönen, M. (2008), Western ve Amerika: Bir Ulus-Uygarlık Kurgusu, İstanbul: Versus Kitap.
[2] Kakınç, T. (1993), 100 Filmde Başlangıcından Günümüze Western Filmleri, Ankara: Bilgi Yayınevi.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.