Run Lola Run (1998): Berlin Sokaklarında Bir Forrest Gump

Run Lola Run (1998): Berlin Sokaklarında Bir Forrest Gump

Share Button

Tom Tykwer, 2000’li yılların Avrupa Sineması’nda yüksek performansa sahip yönetmenlerin başında gelenlerden biri. Son olarak Wachowski Kardeşler ile birlikte yönettiği Cloud Atlas / Bulut Atlası (2012) ile salonlarımıza konuk olan Tykwer’ı sinemaseverler, Patrick Süskind’in Koku romanından uyarladığı Perfume: The Story of a Murderer / Koku: Bir Katilin Hikayesi (2006) ve başrollerini Clive Owen ve Naomi Watts’ın paylaştığı The International / Uluslararası (2009) filmleriyle tanır. Bu noktada unutulmamalıdır ki, Tykwer’ın filmografisinde konvansiyonel anlatım tekniğinin tamamen dışında bir kült film de mevcut. İşte bu film Run Lola Run (Lola Rennt / Koş Lola).

Film, sevgilisini kurtarmak için 20 dakika içinde 100.000 Mark bulmak zorunda olan Lola’nın başından geçenleri anlatması itibarı ile pek de orijinal bir konuya sahip değil. Fakat klişe ne anlattığınla değil; nasıl anlattığınla ilgilidir. İşte bu nedenle Run Lola Run oldukça orijinal bir film. Teorisini, bireylerin başına gelen her şeyin kaynağının diğer insanların yaptığı çok küçük şeyler olduğu, bu nedenle farkında olmasak da hiç tanımadığımız birçok insanla aramızda çok sıkı bir ilişki bulunduğu tezinin üzerine kuruyor Tom Tykwer. Birinin yaptığı küçük bir şey başka bir şeyi tetikliyor, o bir diğerini tetikliyor ve domino etkisiyle bu olaylar en sonunda bizim hayatımızı derinden etkiliyorlar. Filmin ilk sekansının sonuna eklenen domino taşları da bu teze yapılan doğrudan bir gönderme olarak sunuluyor seyirciye. Konuya yaklaşım açısından Tykwer’ın filmi, Alejandro Gonzales Inarritu sinemasıyla büyük benzerlikler taşımasına rağmen kendine özgü anlatım tekniği ve sinematik kompozisyonu sayesinde şimdiye kadar yapılmış tüm filmlerden ayrılıyor.

Aslında birçoğumuzun bilgisayar oyunlarından aşina olduğu bir teknik bu. GTA’da polisler tarafından yakalandığımız zaman göreve yeniden başlarız ve bu kez daha önce izlemediğimiz bir yol izleriz. İşte Tom Tykwer da aynısını yapıyor. Lola 20 dakika içinde başarısız olunca filmi geri sarıp yeniden başlıyor ve bu kez başarılı olmak için başka bir yol izliyor. Ama film sadece bu orijinal fikirden ibaret değil; ona eşlik eden sinematik kompozisyonu da oldukça dikkat çekici.

Sinematik kompozisyonun ilk bileşeni olan mizansen, temayı gerçekçi fakat konuyu hayali kılmak üzere kurgulanmış. Öykünün açılış planında kuşbakışı bir Berlin fotoğrafı görülüyor ve bu fotoğraf izleyiciye filmin günümüzde, bir büyük şehir merkezinde geçtiğini hızlıca anlatıyor. Bu bilgi oldukça önemli; çünkü filmin neredeyse tamamı o şehir merkezinin dış mekânlarında geçiyor. Dış mekân kullanımı, stüdyo kullanımına göre gerçeklik duygusunu çok daha güçlü hissettirmesi bakımından film içinde oldukça işlevsel bir yere sahip. Bu bakımdan iç mekânlarda da gerçeklik duygusunu güçlü tutmak amacıyla dekor kullanımından kaçınılmış ve neredeyse tüm mekânlar doğal halleriyle görüntülenmiş. Bu noktada tek istisna Lola’nın odası. Kahramanımız (haliyle konumuz) hayali olduğu için onun odası da hayali; fakat odadaki dekor kullanımı önemli bir görevi yerine getiriyor ve izleyiciye Lola hakkında birçok bilgi veriyor. Oda oyuncaklar, posterler, fotoğraflar ve sembolik anlamı olan daha birçok eşyayla dolu olsa da, en güçlü semboller kaplumbağa, kırmızı telefon ve duvardaki kalp. Duvardaki kalp hemen anlaşılacağı üzere Lola’nın Manni’ye olan aşkının referansı. Kırmızı rengin tehlikeyi işaret ettiği malum; bu nedenle telefonun kırmızı olması da boşuna değil. Simsiyah duvarlı karanlık bir odada kırmızı rengiyle en göze çarpan nesne olan telefon aracılığıyla Lola’nın kendini tehlikenin ortasında bulması sanat yönetmeninin bir diğer yaratıcı fikri. Son olarak da odada, zamanla büyük problem yaşayan bir hayvan olan kaplumbağa bulunması, Lola’nın birazdan zamana karşı yarışacak olmasına yapılmış açık bir gönderme. İşte bu ön bilgileri dolaylı yoldan seyirciye sunduktan sonra hikâyesini anlatmaya başlıyor Tom Tykwer.

Aynı şekilde mizansenin bir diğer elemanı olan kostüm de Lola’nın karakterine dair bilgiler vermesi açısından önemli. Kırmızı, Lola’nın içinde bulunduğu tehlikeyi vurgulamak açısından saç rengi olarak da kullanılmış; fakat bu noktada yeşil pantolon dikkatleri başka bir yöne çekiyor ve Lola’nın içindeki canlılığa, hayata dair ipuçları veriyor. Lola, Manni’yi kurtarabilecek olan tek kişi ve hatta o kadar hayat dolu ki, son bölümde hasta bir adamın elini tutarak onu iyileştirmeyi bile başarıyor. Bu nedenle yeşil pantolonun rastgele seçilmediği aşikâr.

Filmde Lola’yı ve konuyu gerçeklikten daha da uzaklaştırarak dikkatleri tema üzerinde toplamak için kullanılan bir diğer yöntem ise Franka Potente’nin oyunculuğu. Normal şartlar altında Lola’nın böyle büyük bir tehlike içinde panik yapması beklenir; ancak Franka Potente, Lola’yı oldukça sakin bir karakter olarak canlandırıyor. Seyrederken Lola ve Lara Croft arasında pek bir fark göremiyorsunuz ve bu yönüyle film bilgisayar oyunlarına bir kez daha göz kırpıyor.

Filmin sinematik kompozisyonunun diğer elemanı ise sinematografi. Mizansenin, çerçeve içine dâhil edilen her şey olduğu düşünülürse, sinematografi çerçeve içindeki her şeyin nasıl bir biçimde çekileceği diye tanımlanabilir. Tom Tykwer’ın filmi bu açıdan başarısını görüntünün içerikle aynı amaca hizmet eder şekilde kaydedilmiş olmasına borçlu.

Filmin açılış sahnesinde birçok insan bir arada, birbirlerinden bağımsız şekilde hareket ederken görülüyor ve bu görüntü kaydedilirken tüm insanlar çerçeveye sığdırılmıyor. Açık çerçevenin kullanıldığı bu planda, bazı insanların vücutlarının bir kısmı çerçeveye dâhil edilirken, diğer kısımları dışarıda bırakılıyor ve bu, seyirciye görüntünün dışında bir dünya olduğu hissini filmin hemen başında veriyor. Dolayısıyla bireyin hayatının tek sahibi olmadığını ve hiç tanımadığı dış dünyadaki insanların da ona etki edebileceği düşündürülüyor. İşte bu düşünce filmin sonuna kadar temayla kol kola gidiyor. Filmin sinematografik olarak başarılı bir diğer yönü de el kamerasıyla kaydedilen sahneler. El kamerası profesyonellikten uzak, doğal bir görüntü veriyor ve bu görüntü seyircide samimiyet, hatta bir ölçüde mahremiyet duygusu oluşturuyor. İşte bu tekniğin gayrimeşru bir ilişki sahnesinde kullanılması mahremiyet duygusunu daha da güçlendirirken, seyirciyi bu ilişkiyi gözetliyormuş gibi bir hisse de sokmayı başarıyor. Sinematografi konusunda son olarak söylenebilecek şey, filtre kullanımının da öyküye hizmet ettiğidir. En başarılı örneğini Steven Soderbergh’in Traffic / Trafik (2000) filminde gördüğümüz renkli filtre kullanımı, Tykwer’ın filminde de denenmiş ve ölüm temasını aşkla birleştirmek için kırmızı filtreyle iki sahne kaydedilmiş. Bu çok yaratıcı bir teknik değil belki ama filmde işlevsel kullanıldığı için oldukça etkili.

Büyük görsel efektlerin veya yıldız oyuncuların kullanılmadığı 1998 yapımı Run Lola Run, ne anlatmak istediğini iyi bilen bir yönetmenin basit ama amaca hizmet etme yolunda tam yerinde fikirleri sayesinde çok başarılı bir yapım olarak çıkıyor seyirci karşısına ve sinemaseverlere hafızalardan kolay silinmeyecek bir deneyim sunuyor. Filmin dünya çapında çeşitli festivallerde toplam 41 ödül adaylığı olduğunu ve bunlardan 26’sını kazandığını da eklemeden geçmeyelim.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.