Kötü Kedi Şerafettin (2016): Mustang ve Şerafettin’i Aynı Anda Sevmek

Kötü Kedi Şerafettin (2016): Mustang ve Şerafettin’i Aynı Anda Sevmek

Yazar Puanı0.5
  • Eğer amaç bir fotoğraf çekmekse, şiddet, küfür, tecavüz, cinayet, hırsızlık seyirciyi rahatsız edecek derecede yoğun kullanılabilir tabii ki, ama olması gereken bu ahlak dışı zorbalığı sevimlileştirmemektir. Bu bakımdan Kötü Kedi Şerafettin’in sorunu şiddeti yoğun olarak barındırması değil, şiddetin yanında saf tutmasıdır. Yine de filmin, bir yandan eril zorbalığı alabildiğine oryantalist bakış açısıyla cılkını çıkarana kadar sömüren ve tam da bu abartılı hali nedeniyle samimiyetsizleşen Mustang'i, diğer yandan ise aynı olguyu sonuna kadar olumlayan Şerafettin'i öven entelektüel zihinlerin içinde bulunduğu çelişkiyi ortaya koyduğunu tekrarlamak gerek.
Share Button

Öncelikle Kötü Kedi Şerafettin filminin sinema çevrelerinde çokça övgü toplamasının nedenlerini sıralayarak başlayalım.

1. Türkiye’de animasyon tekniğinin ne kadar gelişmiş olduğunu bugüne kadar keşfedememiş birçoğumuz için Kötü Kedi Şerafettin şaşırtıcı bir yapım oldu. Hatta kimi eleştiri yazılarında filmin yapıldığı animasyon stüdyosu olan Anima İstanbul’un adının Pixar ile aynı cümle içinde anıldığını dahi gördük. Hakkını vermek gerekir ki, filmde teknik açıdan oldukça başarılı bir iş çıkarılmış.

2. Filmin 90’lı yılların popüler karikatür serisinden uyarlanmış olması karşı konulamaz bir nostalji hissi yaratarak seyirci üzerinde etkili bir haz kaynağı işlevi görüyor.

3. Film, fiziksel açıdan gerçekçi bir İstanbul tasviri yapıyor.

Tüm bu özellikleri filmi alabildiğine övmek için kullananların ıskaladıkları önemli bir nokta var: Biçim fetişi ve nostalji, aslolanı perdeler ve söylemin seyirci tarafından fark edilmeden benimsenmesini kolaylaştırır. Kötü Kedi Şerafettin’de de olan şey bu.

“Kurmaca filmlerin hemen her türlüsü isteseler de istemeseler de içinden çıktıkları toplumların zihniyet/kültür haritası hakkında az ya da çok fikir vermektedirler. İçinde yaşanılan dünyayla olabilecek en alt düzeyde ilişkili olduğu söylenebilecek abartılı bilimkurgu, fantastik türü filmlerde bile gerek diyaloglar gerekse bakışlar, davranışlar, tavırlar, hareketler ve benzerinden yola çıkılarak filmi üreten kültür hakkında bir çıkarsamada bulunabilmek mümkündür.” (Adanır, 2015: 78) Bu durum, animasyonlar için de geçerlidir. Bu bakımdan, Kötü Kedi Şerafettin filmi günümüz Türkiye’sine dair bir zihniyet/kültür haritası olarak okunabilir.

Kerem Akça “Küfürbaz, arsız, haylaz, belalı ve ahlaksız bir kedinin evinden atılmasıyla yaşadığı macera” (2016) diye özetliyor filmi. Bu tarife bakılırsa, sinema entelektüellerinin aşağılamaktan hiç çekinmediği Recep İvedik’in kedi versiyonu var karşımızda, ama ilginçtir ki Recep İvedik bir kediye dönüştüğünde aynı entelektüeller ondan övgüyle söz edebiliyor. Oysaki Şerafettin, Recep İvedik gibi sadece “kabalık komedisi” sunmuyor seyirciye. O aynı zamanda hırsız, katil ve tacizci bir kedi. Bu noktada Şerafettin’in hem ahlak dışı, hem de yasa dışı şiddet eylemlerinde bulunuyor olmasını orijinal hikâyedeki karaktere sığınarak meşrulaştırmaya çalışmak ise kolaycılık olur, çünkü filmin biçim fetişi ve nostalji hissini körükleyerek perdelediği ve seyircinin gözünden kaçmasına neden olduğu ‘gerçek’ İstanbul tasviri tam da burada görünürlük kazanıyor.

Hilmi Maktav’a göre “Türkiye’de sinema tarihine hangi açıdan bakılırsa bakılsın, İstanbul’la karşılaşılır. Bu filmlerin bir bölümünde hikâyenin olmazsa olmazıdır İstanbul, yerine bir başka kenti koyamazsınız. Sadece panoramasıyla, kullanılan planların ‘fonu’ olarak hikâyeye dâhil olduğu zamanlarda bile kent bir şekilde varlığını hissettirir.” (2015: 135) Kötü Kedi Şerafettin’de de İstanbul kendini yoğun olarak hissettiriyor, ama bu ne Cüneyt Cebenoyan’ın 7-8 yıl öncesinin Cihangir’ine sıraladığı güzellemeler üzerinden (2016), ne de Maktav’ın bir metropol olarak İstanbul’u özdeşleştirdiği yalnızlık hissi üzerinden yapılıyor. (2015: 166) Bu film, İstanbul’da görmeye fazlasıyla alıştığımız ve bu nedenle de ona karşı körlük geliştirdiğimiz ‘şiddetin’ neredeyse tüm türlerini pervasızca gözümüze sokuyor ve bunu yaparken şiddeti sempatikleştirmeyi de ihmal etmiyor. Bu bakımdan, Türkiye’de şiddetin sürekli övülüyor, hızla yaygınlaşıyor ve kültürleşiyor olması süreciyle Kötü Kedi Şerafettin filminin sevimlileştirilmiş şiddet söylemi arasında kopmaz bir bağ mevcut.

Şiddet, kavramsal olarak gücü aşmaktadır. İnsana fiziksel ve ruhsal zarar veren her edim, şiddet olarak değerlendirebilir. Bu bakımdan, şiddetin türlerini cinayet, darp, yaralama, trafik korsanlığı, ırza geçme, intihar, kaza, terör, medya terörü, aşiret kavgası, kan davası, taraftar kavgası, mafyalararası hesaplaşma, iç savaş, devlet terörü, insan hakları ihlalleri, baskı, tek yanlı propaganda, endüstriyel şiddet, iş kazaları, sağlıksız çalışma koşulları, aşırı gürültü, kronik enflasyon, işsizlik, doğal ve tarihsel çevrenin tahribi, sağlıksız kentleşme vb. diye sıralayabiliriz. (Ünsal, 1996: 30, 35) Bu uzayıp giden liste, günlük hayatımızda şiddetle ne kadar da iç içe olduğumuzu gösteriyor bize. Birçok türünden doğrudan, diğerlerinden ise dolaylı olarak ama mutlaka etkilendiğimiz şiddetin faillerinin yaygın olarak erkekler olduğu da su götürmez bir gerçek. Bu bakımdan, Türkiye’de şiddetin cinsiyetlendirilmiş olduğunu kabul etmek gerekir.

“Yaygın kanı erkeklerin genetik miraslarından ötürü “doğal” olarak şiddete eğilimli oldukları yönündedir. Kimileri erkeklerin, hormonları, özellikle de testosteron hormonu yüzünden, daha saldırgan olduklarını iddia etmektedir. Kimileri ise saldırganlığın kadın beyninden farklı şekilde çalışan ‘erkek beyni’nin yapısından kaynaklandığını düşünmektedir… Bu konudaki biyolojik-belirlenimci savların, yakından incelendiklerinde, bilimsel açıdan hiç de güvenilir olmadıkları görülmektedir. Daha da kötüsü, geçmişte insan grupları arasındaki “doğal” farka ilişkin ortaya atılan savların ayrımcılığını ve sömürgeci şiddeti mazur göstermesi gibi, “doğal erkeklik” fikri de erkek şiddetini haklı hale getirmektedir. (Connell, 2013: 49) Oysaki şiddet kültürel olarak aile, okul, arkadaşlar, televizyon, internet gibi aracılardan öğrenilerek yaygınlaşmaktadır. Kötü Kedi Şerafettin gibi şiddeti sevimlileştiren filmler de bu noktada oldukça etkilidir. Scognamillo şiddet kültürü ve eğlence kültürünün eski çağlardan bu yana yakın ilişki içinde olduklarını söyler. “Mediaların, görsel sanatların var olmadığı çağlarda da şiddet, acı ve kan halka açık (ve halk tarafından çok tutulan) bir “gösteri”, bir “eğlence” (!) niteliğindeydiler. Antik Romalıların “Panem et circenses”ten (ekmek ve sirk oyunları) Fransız devriminin “giyotin” gösterilerine veya Ortaçağ’daki bol ve coşkulu seyircili, işkence ile karışık, idamları. Özetle, şiddetin, acının ve dökülen kanların, yakılanların, doğrananların seyircisi her zaman bol olmuştur, her insanın içinde bir canavarın gizli olduğundan. (1996: 357) Günümüz Türkiye’sinde de durum farklı değildir.

Peki, günlük hayatımız eril zorbalıkla böylesine dolup taşıyorken şiddeti sevimlileştirerek daha da çoğaltmaya ihtiyacımız var mı? Hatta söz konusu Kötü Kedi Şerafettin olduğunda, şiddetin ötesinde mağdurun aşağılanması da filmin söyleminde kendine yer buluyor. Filmde, Şerafettin ile bir arkadaşının tecavüz girişimi sırasında hayatını kaybeden dişi kedinin sahibi olan çizer, bu olanlara isyan edip intikam almak istediğinde Şerafettin tarafından öldürülür ve sonrasında zombiye dönüşür. Zombi çizerin artık filmin anlatısındaki tek işlevi Şerafettin’in hayatında engeller çıkarmaktır. Her engel çıkardığında ise önce Şerafettin’in (tecavüzcü), sonra polisin (devlet) ve en sonunda da mahallelinin (toplum) şiddetine maruz kalır. Böylece tecavüz mağdurları, başlarına geleni kabullenip sessizce köşelerinde oturmamaları durumda bertaraf edilmeleri gereken bireyler olarak filmde konumlandırılmış olur.

Kötü Kedi Şerafettin böylesi bir şiddeti seyirciye sunarken, güncel ulusal siyaseti “Hırsız var, katil var” argümanlarıyla eleştiren sinema entelektüellerinin bu hırsız, katil ve tacizci kediyi gülerek seyretmeleri gizliden gizliye içselleştirdikleri egemen ideolojiyi dışa vurmalarını sağlıyor aslında. Bu noktada, şiddet ve iktidar arasındaki ilişki, bu içselleştirmeyi daha da belirgin hale getirmektedir. “[Ş]iddete maruz kalanlara, onların iradesi ve istemleri dışında zor kullanarak, yine kendi doğal istemleri dışında bir şeyler yapılıyor ve/ya yaptırılıyor… Böylece belirli gruplar ya da bireyler, şiddet kullanarak ya da daha dolaylı yollardan, sadece şiddet kullanma olanaklarının varlığını hissettirerek diğer bazı insanların yaşamlarını şekillendiriyor. Bu bakımdan, şiddeti iktidar kurmanın bir aracı olarak görmek gerekiyor. (Bozok, 2013: 41) Sinema dünyasında, siyasetteki iktidar tutkusunun nasıl içselleştirildiğini de sinefillik kavramını kendi tekeline almak isteyen ve bu konuda bir karar mercii olma çabası sergileyen Arka Pencere örneğinde kısa süre önce görmüştük zaten.

Kısacası Kötü Kedi Şerafettin, körüklediği şiddet kültürüne rağmen sinema eleştirmenlerinden aldığı övgüler sayesinde Türkiye entelektüellerinin zihinsel haritasını bize başarıyla sunan bir film. Şiddet aracılığıyla iktidar seviciliği yapan bu filmi, Şerafettin’in rakı-balık aktivitesini politik eleştiriye yorarak öven Uğur Vardan’ın (2016) aşırı politize olmaktan karışmış kafası da bu haritanın merkez noktasını oluşturuyor. Filmin iktidara göz kırptığını ıskalamanın ötesinde, onu iktidar eleştirisi yapmak marifetiyle donatan bu zihin Türkiye entelektüellerinin tam bir prototipi niteliğindedir.

Bu noktada taraf olunması gereken ise, filmin şiddet ve küfür dolu olması nedeniyle +13 değil, +15 ibaresiyle gösterime girmesi gerektiğini söyleyen Atilla Dorsay (2016) muhafazakârlığı asla değildir. Eğer amaç bir fotoğraf çekmekse, şiddet, küfür, tecavüz, cinayet, hırsızlık seyirciyi rahatsız edecek derecede yoğun kullanılabilir tabii ki, ama olması gereken bu ahlak dışı zorbalığı sevimlileştirmemektir. Bu bakımdan Kötü Kedi Şerafettin’in sorunu şiddeti yoğun olarak barındırması değil, şiddetin yanında saf tutmasıdır. Yine de filmin, bir yandan eril zorbalığı alabildiğine oryantalist bakış açısıyla cılkını çıkarana kadar sömüren ve tam da bu abartılı hali nedeniyle samimiyetsizleşen Mustang‘i, diğer yandan ise aynı olguyu sonuna kadar olumlayan Şerafettin’i öven entelektüel zihinlerin içinde bulunduğu çelişkiyi ortaya koyduğunu tekrarlamak gerek. Ne de olsa Şerafettin’in asıl başarısı eril zorbalığın toplumun her katmanında nasıl da kültürleştiğini entelektüellerin tutarsız zihinleri üzerinden bir kez daha bize göstermesi.

Kaynakça:

1) Adanır, Oğuz (2015), “Öykülü Film ve Toplumsal Zihniyet”, Sinema Neyi Anlatır, der. Ayşen Oluk Ersümer, İstanbul: Hayalperest.
2) Akça, Kerem (2016), “Daha İyisi Yapılana Kadar En İyisi Bu”, Habertürk, http://www.haberturk.com/yazarlar/kerem-akca/1190622-daha-iyisi-yapilana-kadar-en-iyisi-bu.
3) Bozok, Mehmet (2013 Ocak-Şubat), “Erkeklerin Şiddeti, Şiddetin Erkekleri”, FelsefeYazın, 41-45.
4) Cebenoyan Cüneyt (2016), “Kötü Kedi Şerafettin: Bir Zamanlar Cihangir Mahallesinde”, BirGün, http://www.birgun.net/haber-detay/kotu-kedi-serafettin-bir-zamanlar-cihangir-mahallesinde-102949.html.
5) Connell, Robert (2013 Ocak-Şubat) “Erkekler ve Şiddet Üzerine”, FelsefeYazın, çev. Ezgi Demir Oralgül, 49-51.
6) Dorsay, Atilla (2016), “Kötü Kedi Şerafettin: Alanında Bir Zirve… Ama, Ah O Şiddet!…” T24, http://t24.com.tr/yazarlar/atilla-dorsay/kotu-kedi-serafettin-alaninda-bir-zirve-ama-ah-o-siddet,13823.
7) Maktav, Hilmi (2015), “Türkiye Sinemasında Kahramandan Anti-Kahramana Metropol İnsanı”, Sinema Neyi Anlatır, der. Ayşen Oluk Ersümer, İstanbul: Hayalperest.
8) Scognamillo, Giovanni (1996), “Şiddet, Toplum, Birey ve Kan”, Cogito, sayı: 6-7, 357-361.
9) Ünsal, Artun (1996), “Genişletilmiş Bir Şiddet Tipolojisi”, Cogito, sayı: 6-7, 29-36.
10) Vardan, Uğur (2016), “Rakı-Balık Burcundan Olanlara Gelsin”, Hürriyet, http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ugur-vardan_426/raki-balik-burcundan-olanlara-gelsin_40050110.

Sosyoloji bölümü mezunu. Birkaç sinema filminin prodüksiyon aşamasında yer aldıktan sonra 2013 yılında Sinema Kafası’nı kurdu. Yazılarına Cineritüel’de devam etmekte, sinema doktorası yapmakta ve çevirmen olarak çalışmaktadır.

, , , , , , , , , , ,

5 comments

  1. Analog Paralysis

    Kaynakça’yı ne kadar kalabalık tutarsam, yazdığım yazı o kadar “esaslı” olur diye düşündünüz sanıyorum. Üzgünüm ama o işler öyle olmuyor. En azından yazınız filmden daha komik, bu açıdan okunmalı.

  2. Fırat Çakkalkurt

    Yazıda bahsedilen entelektüellerin zihinsel haritasına “kaynakça kullanımına karşı çıkarak kitap okumamayı ve fikir hırsızlığı yapmayı teşvik etme” maddesinin de eklenmesi gerektiğini yorumlarınızla hatırlatmış oldunuz. Bu fikir alışverişine istemeden yaptığınız katkılar için teşekkürler.

    1. Analog Paralysis

      “Malum şahıs”? Haddinizi bilin. Ben yazdığınız “yazı” ile ilgili yorum yaptım. Ama isterseniz direkt “siz” ile ilgili yorumlara başlayabilirim. Buna hazır olabilecek misiniz?

      Emin olun sizden çok daha hassasım şiddete ve bunun getirilerine karşı.. Kaynakça’yı da Çin Seddi kadar uzatabilirsiniz, derdim Kaynakça ile mi sizce? Kitap da okuyormuşsunuz, aferin.. Türkiye’nin “sinema kafaları” işte. Kitap okur, hırsızlık yapmaz ama yazısı ile ilgili yorum yapanlara “içinizdeki malum şahıs açığa çıkmış” der. Siz kitap okumayın, hiçbir şeye yaramadığı çok açık.

      Yazınızdaki düşünce yapısı sınırlamalar ve kısıtlamalar getirir. Şiddeti olumlayan ya da şiddetin yanında saf tutmuş yüzlerce film sayılabilir. Adı üzerinde “film”, bir “kurgu” yani.. Kötü Kedi Şerafettin, bir “belgesel” falan mı? Gerçekleri mi ortaya koyacak? Bu yüzden taraf seçme durumunda mı? Ki belgesel olsa bile şiddetin yanında olabilir. Ha o zaman işler değişebilirdi. “Bu bir belgesel ve ortaya çıkan ürün yanlış yolda” diyebilirdiniz. Karikatür serisinden uyarlama bir üründen toplumsal gerçeklere parmak basmaya çalışmak abesle iştigal. Araya da Mustang gibi yine kurgu ürünü bir filmi sokuşturarak hem de.. Ha yine yazılır, yazmışsınız da zaten, ama “yazı”yı kaale alan olur mu, bilemem.. Çünkü, “zorlama” görünüyor. Ikınarak “okuma” çıkartma gibi.

      Sinema; özgürdür.. Sınırlamaları ortadan kaldırır. Günümüz örneklerinden “Srpski film” ya da “The Human Centipede” üzerine de yazsanıza siz. Bu filmler neyin yanındaymış bi görelim. İçimizdeki malum şahıs merak içinde..

      1. Analog Paralysis

        Şimdi dediğim anlaşılmayacak, o yüzden ekleme yapayım: Bir film elbette toplumla ve gerçekleri ile bağlantılı olabilir. Bu konularla ilgili çekilmiş birçok başyapıt var. Her şey konu edilebilir ve bunun üzerinden okumalar yapılabilir. Ama bazı filmler temelde “eğlendirme” amaçlıdır. Yine politik ya da toplumsal konulardan bahseder belki ama sahip olduğu hafif örtü nedeniyle bunlar sorgulanmaz, yeri gelir sallanmaz.. Çünkü “eğlendirme” amacı ile çekilmiştir.

        Kötü Kedi Şerafettin gibi daha çok eğlendirme amacı güden bir filmden Türkiye siyasi ve toplumsal gerçeklerine uzanmaya çalışmak bu yüzden abes. Bir Zamanlar Anadolu’da filmini izleyip sabahtan akşama kadar şiddet/bürokrasi/toplum yapısı üzerine konuşun ya da yazın, size kimse bir şey demeyecektir. Filmin tonu ve yaratmak istediği bellidir çünkü.

        Sizin yaptığınız “Recep İvedik filmi öküz erkekleri, barzoları normalleştiriyor, toplum tehlike altında” demek gibi bir şey.

        Eğlenmenize bakın yahu. “Okuma” yapacağım, “analiz” kasacağım diye olur olmaz filmler üzerinden Türkiye haritası falan çıkartmaya çalışmayın.

        Üstüne yetmezmiş gibi tanımadığınız (bu halde tanıma şansınız da yok) insanlara “içinizdeki malum şahıs” demeyi hak görüyorsunuz. Ortada sadece yazı için yazılmış bir cümle üzerinden karşınızdaki insana hak etmediği şeyleri söylemek en büyük şiddetlerden biridir. Önce kendinizi sorgulayın, filmleri değil..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.